"Bir anneannenin vefatı: Pervin Çolak, örnek bir insandı…”
Petek Erk UĞURAL
(Petek Erk Uğural, geçtiğimiz gün kaybettiği sevgili anneannesi Pervin Çolak’ın ardından, yürekten gelen yazısıyla herkesi duygulandırdı… Petek Erk Uğural’ın bu vefa dolu değerli yazısını iktibas ederken, onun ve ailesinin acısını paylaşır, başsağlığı dileriz… S.U.)
Ölüm sırasının adaletsizliği net. İtiraf etmesi zor olan, bunu sevdiğini kaybedince teselli olarak kullanmanın imkansızlığı.
Anneanneciğim Pervin Çolak örnek bir insandı.
İnancına kendi şartlarında bağlı, modern, düşünen, kendi değer yargıları ve mantığıyla yaşayan ve her koşulda doğrularının izinde giden bir çizgisi vardı.
Özgür ruhluydu.
“KARIŞTIĞI HERKESE ANALIK YAPARDI…”
Anaçtı; sadece ailesine değil, tanıştığı/karşılaştığı, kendi deyimiyle "karıştığı" herkese analık yapardı. Sadece aile değil, hastanede oda arkadaşı olan insanlardan uçakta yan yana oturduğu insanlara, bankadaki veznedarlardan 60 sene önceki komşularına kadar herkes mutlaka ziyaretine gelir, bayramın ilk günü sabah 8'de başlayan ziyaretçiler bayram bittikten sonraki günlerde bile devam ederdi. Hepsini teker teker dinler, muhtemelen kendi konuşmasıyla biraz fazla bastırır ama hal hatırlarını öğrenmeyi çok önemserdi.
Çalışkan, zeki, başına buyruk, kıvrak ve pratik zekalı, yoktan var eden, aklına yatmayan birşeyi hayatta yapmayan, inatçı, düşünceli, disiplinli, sert ama sevecendi.
"E domuz damarım var be Petek, basmasınlar".
Dağ gibi kadındı.
Hükümet kadındı.
Hem korkunç bir cadıydı, hem de güvenli bir liman.
"Ha, doğruya doğru, yannışısam söyle..."
Bir göz devirmesiyle herkesi hizaya getirip dünyayı yönetebilecek kapasitesi, bir çift sözüyle karşısındakinin hayatının yönünü değişecek kudreti vardı.
Herkese samimi yaklaşırdı ama çizgisine dokunan ters bir durumda gözünün yaşına bakmadan birini tamamen silebilirdi.
KENDİ NESLİNİN MODERN KADINIYDI…
Kadınların çalışmamasına, araba sürmemesine, bağımsızca gelir sahibi olmamasına tahammül edemezdi, anlamazdı, kızardı. Kendi nesilinin örnek ve modern kadınıydı.
Söze "Siz okumuş insansınız annem, ben cahil kadınım, ama..." diye başlayıp ilkokul eğitimiyle öyle bir yorum/tespit söylerdi ki, en okumuşu bile cebinden çıkarırdı.
AynI anda on işi çekip çevirirdi.
Çok zor şartlardan geçip, umudunu hiç kırmayıp, dedemle birlikte canlarını dişlerine takarak çalışıp yoktan hayat var etmişlerdi. Resmen küllerinden yeniden doğmuşlardı- hem kendileri, hem çocukları hem de biz torunları için.
"Helal olsun annem..."
HATIRLI OLMAK YAŞAM BİÇİMİYDİ…
Etrafında pervane 3 çocuk, 8 torun, 9 torun çocuğu gördü.
"Çocuk güzel, torun daha da güzel, ama torun çocuğunun güzelliğini anlatmam mümkün değil annem, Allah size da kısmet etsin..."
Sosyal insandı, atılıp marketten yoğurt alacağını söylediğinde bilirdik ki en az iki iş daha halledecek, mutlaka birilerine "bir laaaasecik uğrayıp" bir de kahvecik içecekti. Hatırlı olmak yaşam biçimiydi.
HERŞEYİ UNUTTU, İYİ İNSAN OLDUĞUNU UNUTMADI…
Covid sebebiyle sosyal hayatını kaybetti önce.
Sonra dedeciğimi kaybettik.
Sonra ehliyetini sakladık (arada (bildiğimiz kadarıyla bir kere) arabayı kaçırdı, çarptı, anahtarı sakladık).
Sonra düştü.
Sonra Alzheimer oldu ve bir insanın resmen nasıl aklının başından alınabileceğini gün gün yaşadık. En istemediği şekilde geçirdi son yıllarını- sürekli birilerinin bakımına muhtaç, bağımsız ve sosyal hayatcığından millerce uzak, kimseyi bilmez ve tanımaz, kendi deyimiyle "işe yaramaz" halde.
"Yük olmayım be Petek, çekmeyim, size da çekdirtmeyim".
Alzheimer'in tüm semptomlarıyla tanıştık tek tek. Herşeyi unuttu, ama iyi bir insan olduğunu unutmadı, sevgisini ve ne kadar müteşekkir olduğunu hiç unutmadı.
Son anına kadar teşekkür etti, her yanına yaklaştığımızda bizi son enerji kırıntıcıklarını kullanarak uzanıp öptü. İki yanaktan da.
"Hatırlamadım ama buracığımdasınız annem, hissederim, galbimin tam içindesiniz" derdi tanımakta zorlandığı zamanlarda bile.
Benim için hep bir anneydi, kraliçeydi, güvenlik sabitiydi... ve insan sevdiğinin ölümüne ne kadar hazırlıklı olursa olsun, yine de hazırlıksız yakalanıyor...
Hoşçakal Hanım. Toprağın bol olsun, artık huzurun olsun.
Verdiğin terbiye, kültür, yemek tarifleri ve giydirdiğin tüm lafların bizde yaşamaya devam edecek...

Petek Erk Uğural sevgili anneannesi Pervin Çolak'la...

Pervin Çolak, eşi Mustafa Çolak'la, gençlik yıllarında...

Pervin Çolak'ın eşi Mustafa Çolak'la mor salkımların önünde çekilmiş bir fotoğrafı...
*** BASINDAN GÜNCEL…
“Dünün ayak izlerinden yarının vizyonuna…”
Andreas Paraskos/POLİTİS
Kısa bir süre önce rüyamda gördüm—aslında daha çok bir kabustu—Larnaka’daki mezarlığın karşısındaki Aziz George Kontos çam korusunda düzenlenen bir hayvan pazarında, sanki bir malmış gibi Temmuz ayını satmaya çalışıyordum. Burası, ben küçükken dedemin her Aziz George gününde satılmak üzere oraya getirilen hayvanları izlemem için beni götürdüğü yerdi.
Ter içinde uyandım. Fakat sanki o ter, arındıran bir yağmur gibiydi: zihnimi tamamen temizlemişti. Artık atacağım sonraki adımlardan emindim.
Her gün bir darbe gerçekleştirmeliyim. Birilerini devirmeliyim. Solun dilini tercih ediyorsanız, bir devrime ihtiyaç var.
Neden mi? Basitçe, bu sefil ülkede hâlâ aynı utanç verici üçlü kombinasyon hüküm sürüyor: hesap verebilirliğin yokluğu, cezasızlık ve kanunsuzluk. Kaosa neden olan kombinasyon. Etrafımızı saran liyakatsizliğin karanlığıyla, bizi çıkmaza sokan yolsuzluk bataklığıyla ve çocuklarımızın hak ettiği baharı ipotek altına alan pis kokuyla sizi kapsayan kombinasyon.
“DARBE SIRASINDA LARNAKA KARAKOLUNU SAVUNMAYA GİTTİM”
Bu rüyayı, 28.03.2026 tarihinde konuşmacı olarak davet edildiğim okulum, Larnaka Amerikan Akademisi’nde gerçekleşen bir etkinlik tetikledi. Etkinliğin başlığı “Dünün ayak izlerinden yarının vizyonuna” idi ve okulun genç öğretmenleri tarafından düzenlenmişti.
1974 yılında okul tarihimizin belki de en trajik dönemi hakkında konuşacaktım çünkü aramızda 11 Kıbrıslıtürk erkek ve iki Kıbrıslıtürk kız sınıf arkadaşımız da vardı, ve epey yaralı bir ergenlik dönemi yaşamıştık. Bu nedenle, o zamanlar Larnaka’nın Piyale Paşa semtinde, bugün ise Girne’de yaşayan sevgili sınıf arkadaşım Ahmet Kani Ergüven’i de yanımda götürdüm.
Elli iki yıl sonra, takvimde 15 ve 20 Temmuz’u her gördüğümde—zihin ne garip bir şey! — tüm o şok edici trajik anlar bir araya geliyor ve duyularımı ele geçiriyor. Ben de 15 Temmuz’da son derece travmatik bir deneyim yaşadım çünkü darbe sırasında diğer demokratik vatandaşlarla birlikte Larnaka karakolunu savunmaya gittim ve oradan ayrılırken, dört gencin öldürüldüğü bir saldırıya kurban düştük; bu gençlerden üçü, karpuz yüklü küçük bir kamyonetin arkasında benimle birlikteydi.
“KİMSE TUTUKLANMADI…”
O günden beri kalbimin bir köşesi öyle bir şiddetle yanıyor ki, sanki kötü niyetli bir yangınla tutuşturulmuş bir meyve bahçesine benziyor. Neden mi? Çünkü katilleri bilmemize rağmen kimse tutuklanmadı, kimse yargılanmadı ve kimse bu suçtan dolayı hesap vermedi. Giysilerim ve tenimde kuruyan kanın kokusu, ölümün iğrenç kokusunu yayarak bugün bile midemi bulandırıyor çünkü ruhumda korkunç bir duvar resmi gibi kalakaldı.
“SINIF ARKADAŞLARIM, SAVAŞ ESİRİYDİ…”
Bir hafta bile geçmemişti ki Kıbrıslı türk sınıf arkadaşlarımdan sekizi, bugün Droşa Lisesi olarak bilinen Türk Lisesi’nde kendilerini savaş esiri olarak buldular. Lisenin önünden geçerken, beni adımla çağırdıklarını duydum. Onlar, dikenli tellerin ardında esir tutulan sınıf arkadaşlarımdı. Yaklaştığımda, yaşı daha büyük olan esirler bana para attılar; ben de gidip bu parayla süt ve bisküvi aldım çünkü onların ‘gözaltına alınmasından’ ‘sorumlu’ olan EOKA B mensupları onlara yiyecek hiçbir şey vermiyorlardı.
“GECELERİ SAHTE İNFAZLARA MARUZ KALDILAR…”
Nitekim, 2003 yılında Pile’de ilk kez bir araya geldiğimizde, Kıbrıslı Türk sınıf arkadaşlarımız bize Droşa Lisesi’nde geceleri sahte infazlara maruz kaldıklarını anlattılar. 1974 yılının Temmuz ayında Kıbrıslıtürk sınıf arkadaşlarıma yiyecek yardımı yapan tek kişinin ben olduğumu sanıyordum. Ancak Ahmet trajik anılarını ardıardına paylaşmaya başladığında, okulumuzun “To grow and to serve” (Büyü ve Hizmet Et) sloganının 1908’den bugüne değin öğrencilerinin DNA’sına kök saldığını fark ettim.
O günlerde Droşa Lisesi’nde görev yapan öğretmenler arasında Pampos Pavlas, Panayiotis Pieris, Maro Pampou, yaşlı Amerikalı öğretmen Bay Huchinson, ve o zamanki sınıf arkadaşlarımızdan Aradipli Nikos Anastasiu ile Aşşalı Yannos Kleitu vardı; Yannos Klitu, bugünkü Stavrovuni Manastırı’nın başrahibi Dionisios’tan başkası değildir.
Dünün ayak izlerinden yarının vizyonuna doğru — ve bu, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesinden başka bir şey olamaz.
Mutlu Paskalyalar.”
(Andreas Paraskos’un yazısı 11 Nisan 2026’da POLİTİS gazetesinde yayımlandı, PENNA tarafından Türkçeleştirildi…)
“Lübnan’da her beş kişiden biri yerinden edildi…”
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Sözcüsü Eujin Byun, “Daha önce güvenli kabul edilen bölgeler vuruldu. Bu durum da paniğe yol açtı ve insanları ikinci veya üçüncü kez kaçmaya zorladı. Lübnan’da her beş kişiden biri yerinden edildi” dedi.
Pakistan arabuluculuğunda ABD ile İran arasında 8 Nisan’da ilan edilen ve “Lübnan ile diğer bölgeleri” de kapsadığı belirtilen iki haftalık ateşkese rağmen, İsrail ordusunun Lübnan’a yönelik saldırıları sürüyor.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Sözcüsü Eujin Byun, BM Cenevre Ofisi’nin haftalık basın toplantısında İsrail’in yoğun saldırıları altında bulunan Lübnan’daki duruma ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Byun, İsrail'in son saldırılarında Lübnan'da daha önce güvenli kabul edilen bölgeleri bombaladığını belirtti ve ülkedeki her beş kişiden birinin yerinden edilmiş olduğunu hatırlattı.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre, İsrail’in 8 Nisan’da Lübnan’da gerçekleştirdiği ve mevcut çatışmanın en büyük ve en yıkıcı saldırılarının ülkeyi sarstığını kaydeden Byun, halihazırda yerinden edilmiş 1 milyondan fazla kişi dahil, tüm sivillerin her zaman korunması çağrısında bulundu.
Lübnan Sağlık Bakanlığı, 9 Nisan’da yaptığı açıklamaya göre, 2 Mart’tan bu yana İsrail saldırılarında 1888 kişi hayatını kaybetti. Lübnan hükümeti de ülkede yerinden edilenlerin sayısının 1 milyon 162 bini geçtiğini açıkladı.
BMMYK Sözcüsü, şu ifadeleri kullandı:
“Beyrut’ta halihazırda binlerce yerinden edilmiş insanı barındıran yoğun nüfuslu mahalleler de dahil 10 dakika içinde yaklaşık 100 nokta uyarı yapılmadan vuruldu. Lübnan Sağlığı Bakanlığına göre, 9 Nisan itibarıyla son saldırılarda 300’den fazla kişi öldü ve 1150’den fazla kişi yaralandı. Arama kurtarma operasyonları devam ederken kayıpların artması bekleniyor.”
Saldırıların artmasının büyük can kayıplarının yanı sıra ev ve mal kayıplarının daha da derinleşmesine yol açtığını kaydeden Byun, daha önce yerinden edilmiş ailelerin bir kez aynı durumu yaşadığını söyledi.
“Güvenli kabul edilen bölgeler vuruldu”
Byun, İsrail'in son saldırılarında Lübnan'da daha önce güvenli kabul edilen bölgeleri bombaladığını belirterek “Bu durum da paniğe yol açtı ve insanları ikinci veya üçüncü kez kaçmaya zorladı. Birçoğu, Beyrut’un ana çıkış yollarındaki trafik sıkışıklığı arasında çocuklarını ve eşyalarını yaya olarak taşıyarak veya arabayla kaçmaya çalışırken görüldü” diye konuştu.
Ülkede birçok köprünün yıkılmasının, Lübnan’ın güneyi ile kuzeyi arasında hareket etmeyi çok daha zorlaştırdığını söyleyen Byun, ülkedeki insani ihtiyaçların hızla arttığını belirtti.
Byun, “Etkilenen insanlara erişim giderek kısıtlanıyor. Yaklaşık 140 bin yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan 680’den fazla barınak aşırı kalabalık. Lübnan’daki kamu okullarının neredeyse yarısı artık barınak olarak işlev görüyor. Bu da çocukları tekrar okul dışında bırakıyor ve onların korku, endişe ve tekrarlanan yer değiştirmeyle boğuşmalarına neden oluyor” değerlendirmesinde bulundu.
Lübnan’da her beş kişiden birinin yerinden edilmiş olduğunu hatırlatan Byun, BMMYK’nin ülkedeki operasyonlarının sadece yüzde 20’sinin finanse edildiğini kaydetti.
Byun, “Çatışmaların kalıcı olarak sona ermesi artık hayati önem taşıyor” ifadelerini kullandı.
(BİANET.ORG - 17.4.2026).






