1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “2025: Doğu Akdeniz’de kan, sessizlik ve kaybedilen fırsatların değerlendirmesi…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“2025: Doğu Akdeniz’de kan, sessizlik ve kaybedilen fırsatların değerlendirmesi…”

A+A-

Andreas Paraskos/FİLELEFTHEROS

(Kıbrıslırum gazeteci Andreas Paraskos, 2025 yılında Doğu Akdeniz’de yaşananları ve kaybedilen fırsatları ele alıyor… Yazısını iktibas ediyoruz… S.U.)

 

2025, Doğu Akdeniz’de bir kazanan olmadan sona eriyor. Sadece yorgun halklar, yaralı toplumlar ve barışa köprü olmak yerine jeopolitik bir çatışma katalizörü olarak işlevini sürdüren bir bölge var. Diplomatik haritalarda ‘denge’ ve ‘istikrar’ arayanlar, önce enkazları, mezarlıkları, elektriği olmayan hastaneleri ve bu yıl insansız hava araçlarının sesiyle büyüyen çocuklara bakmalıdır.

Gazze ve güney İsrail’den Lübnan ve Suriye’ye, Kızıldeniz’den Kıbrıs ve Ege’ye kadar Doğu Akdeniz sadece gerginliklerle dolu bir yıl yaşamadı. Şiddetin normalleşmesini de deneyimledi. Ve bu normalleşme, 2025 yılının en rahatsız edici siyasi gerçeğidir. Gazze’deki savaş, bu kan kaybının merkezinde yer aldı. Sadece binlerce sivil, çocuk ve kadının ölümünden dolayı değil, aynı zamanda bölgenin siyasi bir çözüm olmadan Filistin meselesini ‘yönetebileceği’ yanılsamasını kesin olarak ortadan kaldırmasından dolayı da. İsrail, mutlak askeri hakimiyet mantığıyla ve ABD’nin sarsılmaz siyasi desteğiyle hareket ederek, sahada gerçekleri dayatabileceğini kanıtladı—ancak barışı değil. Hamas ise halkı işgal ve fanatizm arasında sıkıştırarak Filistinlilerin trajedisini derinleştirdi. Lübnan, tüm yılı çöküşün eşiğinde geçirdi. Hizbullah ve İsrail saldırıları ülkeyi sürekli alarm durumunda tutarken, ekonomik ve siyasi çözülme sessizce devam etti. Suriye, bölgenin ‘unutulmuş cephesi’ olarak kaldı: artık manşetlere taşınmayan, ancak pratikte hala ölümlere, yerinden edilmeler ve istikrarsızlığa sebep olan bir savaş. Ticari gemilere yönelik saldırılar ve militarizasyonuyla Kızıldeniz, Doğu Akdeniz’in izole bir sistem olmadığını hatırlattı. Burası enerji, ticaret ve stratejik güç gibi dinamikleri içeren küresel akışların merkezi. Bölgedeki her kıvılcım, tedarik zincirlerini, ekonomileri ve uluslararası dengeleri etkiliyor.

 

Birer oyuncu olarak ABD ve Rusya

Bu bağlamda, büyük güçlerin rolü belirleyiciydi ve büyük ölçüde hayal kırıklığı yarattı. ABD, hakim askeri güç olmaya devam etti, ancak barışı sağlayan hegemonik bir güç olamadı. ABD’nin politikası, seçici bir duyarlılıkla tanımlandı: İsrail’e mutlak destek, ‘kısıtlama’ çağrısı ve siyasi bir çözüm için anlamlı bir baskı uygulamanın yokluğu. Washington, bir kez daha krizi çözmek yerine yönetmeyi tercih etti. Ukrayna’daki savaşla zayıflayan Rusya, varlığını sürdürdü ancak inisiyatifi kaybetti. Suriye’de hala bir aktör olarak varlığını sürdürüyor, ancak gelişmeleri şekillendiren bir güçten çok dengeleri yöneten bir aktör olarak. Moskova, Batı’nın çelişkilerini kullandı ancak istikrar için alternatif bir vizyon sunmadı. 2025’te Doğu Akdeniz’deki etkisi yaratıcı değil, savunmacıydı. Avrupa Birliği, bir yıl daha en büyük eksiklik olarak kaldı. Doğu Akdeniz AB’nin yakın komşusu olmasına, ve mülteci akınları, enerji bağımlılığı ile güvenlik endişelerine rağmen, AB ilkesel beyanlar vermekle yetindi. Jeopolitik bir aktör olarak işlev görmeyi bir yana bırakın, yekpare bir ses çıkarmayı dahi başaramadı ya da istemedi. Ortaklaşabilmiş bir dış politika eksikliği, AB’yi kıyılarından sadece birkaç kilometre uzaklıkta yanan bir bölgede seyirci konumuna düşürdü. Bu ortamda bölgenin—aralarında Kıbrıs’ın da bulunduğu—daha küçük ülkeleri kendilerini savunmasız bir durumda buldular. Doğu Akdeniz genellikle bir ‘enerji cenneti’ olarak sunulurdu, ancak 2025 yılı, güvenlik ve siyasi çözümler olmadan boru hatları ile yatakların istikrar getirmediğini kanıtladı. Aksine, bunlar genellikle rekabeti yoğunlaştırıyor.

 

Savaş alanı olarak Doğu Akdeniz

Öyleyse kritik soru, barış için umut var mı? Dürüst cevap, 2025 yılında böyle bir umut doğmadığıdır. Bunun nedeni, insanların barış istememesi değil, güçlülerin barışın peşine düşmemesi. Barış, siyasi bedel, iç kamuoyuyla çatışma ve ideolojik dogmalarla yüzleşme gerektirir. Ve bunların arzı kısıtlıdır. Yine de karanlığın içinden süzülen bir ışık vardır. Toplumların yorgunluğu, insani felakete yönelik uluslararası öfke ve askeri bir ‘nihai çözümün’ imkansızlığı, nesnel anlamda siyasi bir yeniden başlangıç için uygun koşulları yaratır. Otomatik olarak değil, kısa sürede değil, ama kaçınılmaz olarak. Doğu Akdeniz’in daha fazla ‘vitrin girişimine’ ihtiyacı yok. Uluslararası hukuk ile halklara saygıya dayalı yeni bir güvenlik mimarisine ihtiyacı var—etki alanlarına değil. Ayrıca Avrupa’nın ekonomik bir dev ve siyasi bir cüce olarak kalıp kalmayacağına karar vermesi gerekiyor. 2025’in değerlenirmesi ağır fakat kaçınılmaz. Bölgenin tarihi, siyasetin harabelerden dahi doğabileceğini gösteriyor. Soru, 2026’da Doğu Akdeniz’de daha az silah ve daha fazla iradenin bulunup bulunmayacağıdır. Veya kurbanları saymaya devam edip, ataleti ‘gerçekçilik’ olarak adlandıracak mıyız? Çünkü sonuçta kan kaybeden sadece bölge değil. Barışın mümkün olduğu fikri de kan kaybediyor. Ve bu, belki de en tehlikeli yara.

 

Gazze’de rekor sayıda ölüm

Bu değerlendirme sürdürülürken, jeopolitik analizlerde genellikle önemsenmeyen bir boyuta da değinmek gerekir: Uzun süreli çatışmanın geride bıraktığı derin sosyal ve psikolojik hasar. 2025 yılı sadece ölü ve yaralı sayılarını kaydetmekle kalmadı; bir neslin ufka sahip olmaksızın büyümesini de kaydetti. Gazze, Güney Lübnan, Suriye ve mültecileri barındıran komşu ülkelerde günlük yaşam güvensizlik, kayıp ve şiddetin normalleşmesi ile şekilleniyor. Sosyal dokunun bu şekilde erozyona uğraması, savaşın en dirençli ‘silahıdır’: silahlar sustuktan sonra dahi etkisini sürdürür. 2025 yılı aynı zamanda uluslararası toplumun çifte standardını acımasız bir şekilde ortaya çıkardı. Uluslararası hukuk seçici bir şekilde uygulanıyor; insani ilkeler jeopolitik müzakerelerin konusu haline geliyor, ve insan hakları, politika için bir pusula olmaktan ziyade retorik çatışmanın bir aracına dönüşüyor. Bu ikiyüzlülük, bölge halkları tarafından fark edilmiyor değil. Aksine, sinizmi besliyor, aşırıcı sesleri güçlendiriyor ve birlikte yaşama konusunu dillendiren her türlü ılımlı siyasi öneriyi zayıflatıyor. Bölgesel güçlerin rolünün artması da önemlidir. Türkiye, İran ve Arap Körfezi monarşileri, 2025 yılı boyunca büyük aktörlerin yarattığı boşluk ve çelişkileri kullanarak artan bir özgüvenle hareket ettiler. Bazen arabulucu, bazen ise kışkırtıcı veya finansör olarak, yerel cephelerin daha geniş stratejik hedeflerle doğrudan bağlantılı olduğu çok katmanlı bir rekabetin şekillenmesine katkıda bulundular. Böylece Doğu Akdeniz, halkların genellikle en zayıf piyonlar konumuna düştüğü, çok oyunculu bir satranç tahtasına dönüştü.

Bu ortamda barış kavramı, sadece ‘genel bir savaş olmama haline’ indirgenme riskiyle karşı karşıya. Ancak adalet, siyasi çözüm ve onurlu bir yaşam umudundan yoksun bir barış, kırılgan bir ateşkesten başka bir şey değildir. 2025 yılı, askeri çözümlerin sorunları gidermediğini, aksine yeniden ürettiğini gösterdi. Her yeni operasyon, her ‘cerrahi saldırı’, bir sonraki patlamanın tohumlarını ekiyor. Geçtiğimiz yıldan çıkarılacak bir ders varsa, o da Doğu Akdeniz’in siyasetin ertelenmesini bir kez daha kaldıramayacağıdır. Barış, düşmanların yorgunluğundan değil, toplumların savaştan bıkmasından doğacaktır. Gelecek için bahis, sadece gerginlik odaklarının azalacağı değil, birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair inancın geri kazanılıp kazanılmayacağıdır. Bu inanç olmadan, en büyük özenle tasarlanmış diplomatik girişimler bile boş bir mektup olarak kalacaktır. Ve o zaman Doğu Akdeniz, sadece savaşların yarasından değil, umudun yokluğundan da kan kaybetmeye devam edecektir.

(FİLELEFTHEROS’ta 4.1.2026’da yayımlanan Andreas Paraskos’un yazısı PENNA tarafından Türkçeleştirildi…)

onceliklisayfa-17-resm-2-a.jpg


***  BASINDAN GÜNCEL…

Latin Amerika’da direnişin sloganı bir kez daha: “Yankee, go home!”

Esra Akgemci/T24

ABD özel güçlerinin, tüm dünyanın gözü önünde, bir devlet başkanını kaçırması, akıllara öncelikle şu soruyu getiriyor: bundan sonra ne olacak, sırada kim var? Bu sorunun yanıtı, sadece ABD’nin yaptıkları ve yapabilecekleri ile ilişkili değil. ABD’ye karşı geliştirilen direniş mekanizmalarının kapasitesi de önümüzdeki sürecin dinamiklerini belirleyen bir unsur olacak…

 

Latin Amerika solundan ilk tepkiler

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasının ardından uluslararası kamuoyundan gelen ilk tepkiler genellikle uluslararası hukukun temel ilkelerine, özellikle de BM Şartı’nda yer alan güç kullanma yasağına ve toprak bütünlüğüne saygıya işaret eder nitelikteydi.

Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika ve Uruguay liderleriyle birlikte İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ABD müdahalesine karşı ortak pozisyon alan bir açıklama yayımladılar. Açıklamada “Bu eylemler barış ve bölgesel güvenlik açısından tehlikeli bir emsal oluşturmakta ve sivil nüfus için risk teşkil etmektedir,” ifadesi kullanıldı ve Venezuela’daki durumun, dış müdahale olmaksızın, diyalog yoluyla ve Venezuelalıların iradesine uygun biçimde, uluslararası hukuka bağlı kalınarak çözülmesi gerektiği vurgulandı.

… ABD’ye yönelik en sert suçlamalar ise Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’dan geldi. “Dünya tarihinde bunun gibi bir şey yapılmadı: ne Hitler ne Franco ne Salazar ne de Netanyahu bunu yaptı” diyen Petro, BM Güvenlik Konseyi’ni derhal toplantıya çağırdı.

Diğer yandan Şili Cumhurbaşkanı Gabriel Boric’in de net bir şekilde tavrını koyması önemliydi. Zira Boric, Latin Amerikalı solcu liderler arasında Maduro ile arasına en çok mesafe koyandı. “Siyasal solun bir üyesi olarak size söylüyorum: Nicolás Maduro’nun yönetimi bir diktatörlüktür” diyen Boric, Maduro’nun solcu olduğunu kabul etmiyor ve onu bir diktatör olarak tanımlıyordu.

Ne var ki Maduro’nun yakalanmasının ardından Boric, dayanışmacı bir tavır sergileyerek ABD müdahalesini amasız fakatsız kınadı ve “Bugün Venezuela, uyuşturucu-terörizm bahanesi ve kaynakları kontrol etme niyetiyle hedef alınıyor. Yarın ise başka bir ülke, başka bir bahane ile hedef olabilir” diyerek uyarıda bulundu…

 

CELAC: Stratejik birliğin zemini olabilir mi?

Latin Amerika’da ABD’ye karşı bölgesel bir iş birliğinin geliştirilmesi yönünde öne çıkan en etkin platformlardan biri kuşkusuz CELAC (Comunidad de Estados Latinoamericanos y Caribeños / Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu).

Batı yarımkürede ABD ve Kanada’yı dışarıda bırakan ilk kapsayıcı bölgesel siyasal forum olan CELAC, 3 Aralık 2011’de, Caracas’ta düzenlenen zirveyle resmen kuruldu.  32 ülkeyi bir araya getiren topluluk, diyalog ve siyasal uzlaşıya yönelik hükümetler arası bir mekanizma olarak geliştirildi ve kurulduğu günden bu yana sosyal kalkınma, eğitim, nükleer silahsızlanma, tarım, kültür, finans, enerji ve çevre gibi alanlarda bölge ülkeleri arasında iş birliğinin geliştirilmesini sağladı.

CELAC, 650 milyonluk bir Latin Amerika ve Karayipler nüfusunu kapsıyor ve bölgesel bütünleşme, birlik ve dayanışmanın kademeli biçimde ilerletilmesini hedefliyor. Bu yönde atılan en kritik adımlardan biri kuşkusuz 2021’deki VI. CELAC Zirvesinde bir araya gelen Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinin başkanlarının imzaladığı tarihi 44 maddelik ortak deklarasyon oldu. Zirveye katılan 31 ülke lideri, aralarındaki siyasi farklılıklara rağmen ortak bir deklarasyonu oybirliğiyle kabul etmişti.

Bu deklarasyon, bölgesel iş birliğini ve egemenlik temelinde ortak politikaları güçlendirme yönünde önemli bir adım olarak kayda geçti. İdeolojik çeşitliliğe rağmen atılabilen bu adım, bölgesel uzlaşı için önemli bir sinyaldi.

Deklarasyon ayrıca, tek taraflı yaptırımlar gibi uluslararası baskılara ve Küba ile Venezuela’ya uygulanan ablukalara karşı net bir tavır almıştı. Bu, bölge ülkelerinin dış müdahalelere karşı birlikte ses çıkardığı bir diplomatik başarı olmuştu. Ne var ki bugün benzer bir duruş sergilenemedi.

Caracas’ın bombalanmasının hemen ardından CELAC, bakanlar düzeyinde acil bir toplantı yaptı. Bu toplantı, Kolombiya’nın dönem başkanlığında, video-konferansla gerçekleştirildi. Ancak üye devletler arasında ciddi görüş ayrılıkları vardı ve konferanstan ortak bir deklarasyon çıkmadı.

CELAC’ın dönem başkanlığını üstelenen Gustavo Petro’nun hedefi, Washington’un Caracas’a müdahalesini oybirliğiyle kınayan bir açıklama yapmaktı. Ancak aşırı sağcı Javier Milei’nin yönetimindeki Arjantin buna karşı çıktı ve sürecin tek bir sesle sonuçlanmasını engelledi. Arjantin Dışişleri Bakanı Pablo Quirno, Paraguay, Peru, Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, El Salvador, Panama, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago ile birlikte, kınamaya karşı çıkan grup içinde en güçlü seslerden biri oldu.

Görüldüğü gibi CELAC’ın ABD’ye karşı etkin bir direniş platformu olabilmesi, Latin Amerika solunun gücüne ve kapasitesine bağlı. 2025, Latin Amerika solunun ivme kaybettiği ve sağcıların art arda seçim zaferi kazandığı bir yıl oldu. Venezuela açısından en büyük talihsizliklerden biri de kuşkusuz “pembe dalga” olarak anılan sürecin etkisinin son dönemde zayıflamış olması.

 

Latin Amerika solunu bölen Maduro, bundan sonra solu birleştirebilir mi?

Bölgesel birliğin yanı sıra solun kendi içinde stratejik iş birliği mekanizmaları kurması da elbette bir diğer ihtimal. Fakat bu noktada belirtmek gerekir ki son dönemde Latin Amerika solunu birleştirmeye yönelik çabaların önündeki en büyük engellerden biri Maduro’nun bizzat kendisiydi.

2000’li yılların başlarında Latin Amerika solunun simge isimlerinden biri haline gelen Brezilya lideri Lula da Silva, 2023’te iktidara dönmesinin hemen ardından bölgesel kalkınma ve iş birliği arayışı için kolları sıvamıştı. Lula, bu amaçla 30 Mayıs 2023’te Brezilya’nın başkenti Brasilia’da Güney Amerika Zirvesinin düzenlenmesine öncülük etti.

Bu zirvede Lula, Güney Amerika’nın 12 ülkesine, bölgeyi bölen ideolojik farklılıkların üstesinden gelme ve daha fazla ekonomik, kültürel ve sosyal entegrasyon için çabaları birleştirme çağrısında bulundu. Ne var ki zirvede Venezuela konusunda farklı görüşler su yüzüne çıktı. Maduro’nun meşruiyetiyle ilgili tartışmalar, sadece solcu liderlerle muhafazakâr liderleri değil solu da kendi içinde bölen bir hat yarattı.

Bu zirvede Lula, Maduro’ya sahip çıkarak “her ülkenin kendi siyasi rejimine ve iç işlerine karar verme konusunda egemen olduğunu” savunmuştu. Lula ayrıca Venezuela’ya karşı “çok büyük bir ön yargı” olduğunu ve “anti-demokratik Venezuela imajının”, ağır yaptırımlar uygulayan Batılı ülkeler tarafından desteklenen bir “anlatı” olduğunu söylemişti.

Şili’nin solcu Başkanı Gabriel Boric ise Lula’nın açıklamalarına katılmadığını belirtmiş, “Bu bir anlatı kurgusu değil. Bu bir gerçeklik ve ciddi bir durumdur,” diyerek insan haklarına saygının Şili için “temel ve önemli” olduğunu ifade etmişti.

Bütün bu tartışmaların Maduro’nun 2024’teki başkanlık seçiminde ıslak imzalı oy pusulalarını gizlemesinden önce yaşandığını da belirtelim. Bu şaibeli seçimin ardından Lula bile Maduro’yu tutanakları kamuoyuyla paylaşmaya davet etmişti. Maduro, böylece bölgede giderek yalnızlaşmış oldu.

Bugün ise Maduro’nun kaçırılması (Boric’in bile tepkisini çektiğine göre) Latin Amerika solunu birleştirecek yeni bir tetikleyici unsur olabilir. Burada belirleyici olan, aşağıdan yukarı mobilize olan toplumsal hareketlerin gücü ve kapasitesi olacaktır.

 

Yankee, go home!

Bugün Latin Amerika sokakları, bölgede ABD emperyalizmine karşı defalarca yükselmiş olan eski bir haykırışla yeniden inliyor: Yankee, evine dön!

Latin Amerika, 1823’te ilan edilen ve günümüze kadar birçok aşamadan geçerek hâlâ etkisini koruyan Monroe Doktrininden bu yana ABD’nin sayısız doğrudan müdahalesine maruz kaldı. Baskı ve şiddet koşulları dayatan ve bölge ülkelerinin bağımsızlığını tehdit eden bu müdahaleler, her zaman Latin Amerika halklarının güçlü direnişiyle karşılaştı.

Latin Amerika halklarının örgütlülük düzeyi ve sürekli mücadele kapasitesi elbette tesadüf değil. Üç yüzyıldan uzun süren İspanyol ve Portekiz sömürgeciliği, yerli halkları ve Afrikalı köleleri sistematik biçimde dışlayarak direnişi istisna değil norm haline getirdi. Bugün hâlâ güçlü olan yerli örgütlenmeleri, toprak mücadeleleri ve anti-emperyalist refleksler büyük ölçüde bu tarihsel damardan besleniyor.

…  Latin Amerika solunu, romantize etmeden, tarihsel ve toplumsal koşulları içinde anlayabilmemiz için, bugün bölgede öne çıkan toplumsal hareketlerin kurumsallaşmış, süreklilik arz eden yapılara bakmamız yeterli. “Pembe dalga” olarak anılan süreç de esasında toplumsal hareketlerin bir ürünü. O yüzden belki de kulak vermemiz gereken, liderlerden ziyade sokaklardan yükselen sesler olmalı.

Maduro’nun kaçırılmasının ardından, sokak protestoları bölge genelinde devam ediyor. Anti-emperyalist kolektifler, halk örgütleri ve sendikalar eylemler düzenliyor, bildiri ve deklarasyonlar yayımlıyorlar. Ancak mücadele kolay olmayacak. Latin Amerika’yı baskı ve zor dolu bir sene daha bekliyor.

Yazının tümü için link:

https://t24.com.tr/yazarlar/esra-akgemci-america-invertida/latin-amerikada-direnisin-slogani-bir-kez-daha-yankee-go-home,53273

(T24 - Esra Akgemci – 11.1.2026)

oncelik-sayfa-16.jpg

Bu yazı toplam 515 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar