1. YAZARLAR

  2. Sinan Dirlik

  3. TEK MİLLET…
Sinan Dirlik

Sinan Dirlik

Yazarın Tüm Yazıları >

TEK MİLLET…

A+A-


Almanya Parlamentosunun tarihi bir karar vererek 1915’te Ermenilere yönelik işlenen suçları “soykırım” olarak tanımasıyla birlikte dünya üzerinde soykırımı tanıyan ülke sayısı 29’a ulaştı. İslamcı faşistlerle milliyetçi faşistlerin bir ağızdan “siyasi bir karar” almakla suçladıkları soykırımı tanıyan ülke sayısının yakın dönemde hızla yayılacağı anlaşılıyor.

Almanya’nın soykırımı tanıma kararı Avrupa’daki diğer örneklere benzemiyor tabii. Sadece dış ticaretin lokomotifi niteliğiyle değil, Avrupa’nın patronu kimliğiyle de önem taşıyan Almanya’nın soykırımı tanıması, Türkiye AB ilişkilerinde son dönemde iyice gerilen ilişkileri kopma noktasına getirecek kadar büyük önem taşıyor. Avrupa artık ufuk çizgisinin de ötesine doğru uzaklaşan bir hayal Türkiye için. Ne yazık ki bunun bedelini sadece İslamofaşist AKP ödemeyecek. Otoriterleşmenin, tek tipleşmenin cenderesi daha da sıkılaşacak. Avrupa’dan uzaklaşan Türkiye için demokrasi de bir ütopya artık, on yıllardır kangrenleşen iç ve dış politik sorunların çözümü de…

Ermeni soykırımını tanımak da, tanınmasına karşı çıkmak kadar siyasi bir tutum elbette. Günün sonunda “1915’te ne olup bittiğine tarihçiler karar versin” denilip çıkılıyorsa da hesap ortada: 20. Yüzyılın başında Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfus artık yok. Murat Bardakçı’nın hazırladığı “Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi” kitabına da baksanız, Kilise kayıtlarına da baksanız, Osmanlı nüfus/ vergi kayıtlarına da baksanız, 20. Yüzyılın başından sonuna kadar geçen dönemde 2 milyondan fazla Ermeni “buharlaşmış” görünüyor. 1915’ten yakasını sıyırabilmiş Ermeniler Cumhuriyet döneminde üçer beşer pılıyı pırtıyı toplayıp ata topraklarını terk etmek durumunda bırakıldılar. Bugün Türkiye’de kala kala 100 bin Ermeni, 20 bin Yahudi ve ne acı ki 3-4 bin kadar Rum yaşıyor artık bu kadim topraklarda. Komşularımız geriye alıcı kuşlar gibi çöreklendiğimiz mallarını mülklerini, yok ettiğimiz mimari eserlerini, unutmaya başladığımız kültürlerini bırakarak sessiz sedasız terk etti sokaklarımızı. Türkiye Türklerin çok uzun zamandır… Tam da istedikleri gibi: Tek millet!

Bugün soykırımın ve gayrimüslim azınlığa karşı işlenen suçların üstünün örtülmesi için en canhıraş mücadeleyi verenlerin ilginç biçimde azınlık mallarının üzerine çöreklenenler olduğunu bilen biliyor.

Milliyetçiliği kazıdığınızda altından cinayet ve hırsızlık çıktığı için bu telaş. Ama çare yok, Türkiye er ya da geç geçen yüzyıl boyunca işlenen ve yüzleşilmediği için de işlenmeye devam eden suçlarla gerçek bir hesaplaşmayı yaşamak zorunda. İttihat ve Terakki’nin ve onun takipçilerinin sürdürdüğü, şimdi İslamofaşistlerin seve seve devralıp fütursuzca omuzlarımıza yüklediği kanlı mirastan kurtulmadıkça çağdaş, demokratik bir ülkenin yolunu açamayacağız.

* * *

TEK ADAY…

Her geçen gün İslamofaşist kimliği biraz daha belirginleşen AKP, önceki hafta gerçekleştirilen Olağanüstü Kongre’ye tek aday ile girdi. Trajik biçimde “demokrasi şöleni” olarak lanse edilen kongrenin tek adaylı olarak gerçekleştirilmesi, kavramların içinin nasıl boşaltıldığına ve ortalama vatandaşın zekâsıyla nasıl dalga geçildiğine dair çarpıcı bir örnek oluşturdu.

Her şeyden önce eşit ve adil koşullarda, şeffaf bir ortamda yaşanması gereken bir yarıştır demokrasi. Kapalı kapılar ardında birinin ya da birilerinin belirlediği “tek aday” ile gerçekleştirilen bir organizasyona “seçim” diyebilmenin imkânı yokken, ülkenin demokratik unsurlarından biri olan ve hele ki ülkeyi yöneten bir siyasi partinin, tabanın önüne “tek aday” sürmesi af buyurun tüm toplumla tatlı tatlı kafa bulmaktan başka bir şey değil.

Parti kamuoyunun önüne tek adayla çıkmak AKP gibi İslamofaşist organizmalara veya totaliter rejimlerdeki tek parti diktatoryalarına özgü bir durum. Demokratik bir örgütlenmede, hangi saikle olursa olsun “yarışın önünü baştan kesmek” düşünülebilecek bir şey değil. Kongre adı altındaki çadır tiyatrosunda, önceden belirlenmiş “tek aday” çıkacak, parti tabanına da el kaldırıp indirerek “kapalı kapılar ardında zaten seçilmiş olan adayı” onaylamak kalacak… Bunun adı parti içi demokrasi mi? Kendi içerisinde demokrasiye, demokratik çoğulculuğa ve yarışa tahammül edemeyen bir partinin, topluma demokrasi vaat etmesi, vaat etse bile inandırıcı olması mümkün mü?

Kapalı kapılar ardında, alengirli mutabakatlarla belirlenip, parti kamuoyunun önüne sürülen ve onaylatılan Binali Bey’in ne partiyi ne ülkeyi yönetmesi beklenmiyor. Olsa olsa, kendisini partinin “gerçek sahibi” olarak gören zat veya zatların resmen partinin başına geçeceği güne kadar “tekkeyi beklemesi” öngörülüyor. Bir siyasetçi, kendisine biçilen böyle bir rolü içine sindirerek kabul edebilir mi? Edebildiğini Ahmet Davutoğlu deneyiminden sonra Binali Yıldırım deneyimiyle görmüş olduk. Sağcıların sindirebildiği bu yüz kızartıcı geleneğe özgürlükçü sol örgütlenmelerde rastlamıyor olmamız hâlâ elimizde kalan az sayıdaki sevindirici hasletten biri… Tamam, sol adına fazla bir şey kalmadı elimizde ama… Neyse ki demokratik yarışın önünü kesen örgütlenmelerin solla, solculukla ilgisi olmadığını yüksek sesle söyleyebiliyoruz şimdilik…

 

Bu yazı toplam 2770 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar