Tamer Öncül

Tamer Öncül

Yazarın Tüm Yazıları >

SANDIKLAR

A+A-

 

 

Gizemin, merakın, erotizmin, geçmişin vb. saklandığı SANDIKLAR’ın yaşamdaki önemini hiç düşündünüz mü?..

Bu güne dek aklınıza bile gelmediyse, hemen oturup;  düşünmeye başlayın…

Dünya/insanoğlu bugünlere geldiyse; bunda en büyük pay belki de SANDIKLAR’ındır…

AŞK onda saklıdır… Geçmiş, gelecek, sırlar, düşler, en değer verilen şeyler ve hatta (hattası yok; ilk sandık kötülüklerin hapsedildiği Pandora’nın sandığıdır) tüm kötülüklerimiz, hep onda saklanır…

Batı Mitolojisi’nde önemli bir yeri vardır Pandora’nın Sandığı’nın…

Bizim de ünlü bir “Dava Mitolojimiz” var bilirsiniz… (Kitabı okudukça bu “mitoloji” ve “sandıklar”a ait masalları bolca bulabilirsiniz.) Dava Mitoloji’sinde de SANDIKLAR’ın yeri bir başkadır…

Uluşef’in sandıklarında, en çok da silahlar, patlayıcılar, şiddet,  kan ve ölüm saklıdır…

Kara abanoz tahtadan (içi de dışı gibi kara) yapılmış olan bu sandıklarda hala o kadar kötülük saklıdır ki; Pandora’nın sandığı masum kalır yanında!..

Her türlü silah ve mühimmatın yanında, süslü püslü entrikalar; “Şef düşmanları” hakkında düzülmüş istihbarat dosyaları; provokasyon planları; muhaliflere atılmak üzere hazırlanmış çirkefli çamur torbaları; “resmi tarih” oluşturmak üzere dosyalanmış “yalan manzumeleri”, sahte oy pusulaları; yandaş satın almak için saklanan kirli paralar ve daha aklınızın ucundan geçmeyecek nesneler saklanırdı o sandıklarda…

Bu sandıklarda, “Çeyiz Sandıkları”nın aksine motif bulunmaz; kalın asma kilitlerle yetinmeyip; karanlık arka odalarda hatta yeraltında saklanırdı bunlar…

Oysa insanların geçmişte bildiği tek sandık, Çeyiz Sandığıydı…

Ninelerin, annelerin, genç kızların el emeğini, göz nurunu akıttığı; sevginin dayanışmanın biçimlendirdiği/ördüğü el işleriyle dolardı o sandıklar…

İçi gibi dışı da aşkın, sevginin ışığıyla parlardı…

Ön yüzünde kuşların uçuştuğu; yaseminlerin tüttüğü; kolların birbirini kucakladığı; kapıların ardına kadar dostluğa açıldığı motifler oynaşıp dururdu…

Şimdiki gibi ne içindeki zarfları kaybolan “İHALE SANDIKLARI” vardı; ne de parayla kirletilmiş oylarla dolu “SEÇİM SANDIKLARI”…

Onların üstünde; çelikten  (isteyenin çaktırmadan açıp içindekileri boşaltmasına engel olamayan) şifreli kilitler yoktu; ama o sandıklardan bir şey çalan da olmazdı… O sandıklardan bir şey eksilmez; aksine artardı…

Aşk, sevgi, dostluk, güven, emek, özveri; kısacası insanlık biriktirirdi o sandıklar…

Her eve lazım!...

2010 yılında ben de aldım bu sandıklardan bir tane…

Hem de kim yaptı biliyor musunuz?

O günlerde 98 (yanlışlık olmasın, doksan sekiz) yaşında olan büyük amcam Halil İbrahim; namı diğer Müslüman”!...) 

Dedesi (Horoz Ali d. 1825) 88 yaşında iken yaşama merhaba diyen büyük amcam Halil İbrahim Boran'ın (Müslüman) hala hayatta…

Horoz Ali'nin 5 oğlundan (bir de kızı vardı) biri olan büyük dedemiz Emir Ahmet Ali Horoz’un (Onun da babası gibi 5 oğlu bir kızı vardı) oğludur Müslüman…

Bir asrı devirmiş; hayatı roman!.. İlk anıları “Alaman Harbı” dediği birinci dünya savaşından… Delikanlılığında, kendi deyimiyle boyuna posuna bakmadan bir Ermeni’yi bıçaklamış (çapkınlık meselesinden)… Sonra Atalasa’daki cezaevi’nde geçirdiği “ıslah günleri”nin anıları…  Ardından Lefke Madeni anıları; Tavanı çöken Gönyeli Sinemasından ve trafik kazalarından nasıl sağ çıktığı ve daha neler neler…

Yoklukların, savaşların burgacında geçen bu “anıların” tümünün ortak özelliği KOMİK! Olmalarıdır… Daha doğrusu, O hep öyle anlatır anılarını…

Hayatla barışık; hoşgörülü, sevecen, dürüst, karakteriyle ilgilidir elbette bu yaklaşımı da… “Müslüman” lakabı da bu yüzden takılmıştı O’na. (en küçük oğlu Sedat’la ilkokula gittiğimizde hayretle öğrenmiştim gerçekte adının Halil İbrahim olduğunu T.Ö)…  

“Beni sevmeyen yoktur; köpekler bile beni sever…” der, herkesin AHBABI Müslüman… Yıllarca önce kaybettiği eşi Huvsiye teyzemin (dedemin baldızıyla evlendiği için hem yengemiz hem de teyzemizdi,  Ortaköy’ün otoriter Huvsiyabası) “üstüne gül koklamam” der ama; platonik aşklarından da vazgeçmez…

Onu hayata bağlayan üç şey vardır zaten: platonik aşkları, bisikleti ve kişiliğini oluşturan insani değerler…

Kardeşleri arasında, kişilikleri, hayata bakışları en çok örtüşen abisinin (dedem Hüseyin Ekinci) baldızıyla evlenmesi de bu ortak değerlerinden olsa gerek… Dedemin, sempatik kardeşinin aksine oldukça sert(!) görünmesi bu gerçeği değiştirmiyor elbette…

Onlar, bu insani değerleri (hoşgörülü, sevecen, dürüst, mert, yardımsever, vb) hiç kuşkusuz ki dedeleri Horoz Ali’den miras almışlardı…

Şimdi ikisi de hayatta değil; evdeki sandığa (ve gannebaya) baktıkça anımsıyorum onları.

 

  • Sekiz yıl önce yazmıştım bu yazıyı. Nerden mi aklıma geldi ? Nisan ayı Müslüman amcamızı (2 yıl önce) kaybettiğimiz ay…

 

 

 

Bu yazı toplam 911 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar