1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Kendini Tanımak ve Kendine Karşı Dürüst Olmak!
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

Kendini Tanımak ve Kendine Karşı Dürüst Olmak!

A+A-

Hamlet’te Polorious Paris’e gitmeye hazırlanan oğluna şu nasihatte bulunuyordu:

“Ve en önemlisi kendine karşı dürüst olmandır
O zaman, gündüzün geceyi izlediği gibi,
Kesinlikle hiç kimseye karşı riyakar davranmazsın”.
Burada söylenmek istenen, yaygın biçimde bilinen bir şeydir aslında. Kendine karşı dürüst olmadan başkalarına karşı dürüst olunamaz!
Böyle bir şeyi söylemek için Sheakspeare olmaya gerek yoktur elbette. Ancak kimin tarafından söylenirse söylensin, kulağa ve mantığa hoş gelen bu deyişi açmaya kalktığımız zaman son derece karmaşık ve zor bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlarız.
Öncelikle şu soruyla karşılaşırız: “Kendini Tanımak”, “Kendini Bilmek” kolay mı?
Eski Yunan felsefesinde “Auto Gnosia”, yani kendini bilmek, kendini tanımak konusu tartışmaların odak noktasında yer alıyordu. Platon Diyalog’ta Alkibiadis ile Sokrates’i konuştururken kendini tanımak konusuna özellikle önem veriyordu: “kendinin ne olduğunu bilmek bilge olmak demektir” diyen Sokrates, “erdemli” olmadan insanın kendini tanıyamayacağını söylüyor, bundan da kamusal meselelerle ilgilenmeyi anlıyordu. İnsanın sırf kendisiyle ve sadece kendine ait şeylerle ilgilenip şehrin sorunlarına sırt çevirmesi halinde erdemli olamayacağını ve dolayısıyla da kendini tanıyamayacağını ileri süren Sokrates şöyle diyordu: “eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlık ve kötülüğü yönelir. Karanlıkta ve aynı zamanda kendin hakkında cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki yapacağın iş de kötülük olur”.
Eski Yunan’da kamusal alanla ilgilenmeyen kişiye “İdiodis” deniyordu. Batı Avrupa felsefesinde bu sözcük, “İdiot”, yani “Aptal” olarak yeniden yorumlandı. Örneğin, Karl Marks “kırsal yaşamın aptallığından” söz edereken, toplumsal yaşama karşı ilgisizliği kast ediyor ve buna “aptallık” adını veriyordu.
Eski Yunan’da erdem sayılan kamusal sorunlarla ilgilenmek, Jean Paul Sartre’da entelektüelin tanımına denk düşer. Sartre, entelektüeli doğrudan kendini ilgilendirmeyen meselelerle ilgilendiren kişi olarak betimler. Fakat kamusal işlerle ilgilenmenin kişinin kendini tanıması için yeterli olamayacağını Psikanaliz açık biçimde ortaya koydu. Hatta Sigmund Freud’un Psikanalizi kurmasından yaklaşık otuz yıl önce Mathew Arnold bir şiirinde şöyle diyordu:
“Ne hissettiğimizi söylediğimiz o yüzeysel görünüşün ardında
Ne hissettiğimizi zannettiğimiz o fırtınanın arkasında
Sessiz, karanlık ve derin bir ırmak akmaktadır
Aslında esas hissettiğimiz odur.”
Gerçekten de “sessiz, karanlık ve derinden akan o ırmakla” yüzleşmeden kişinin kendini tanıması mümkün değil. Böyle olunca da, başkalarına karşı dürüst davranmak daha da zorlaşır. En iyi durumda, toplumsal veya dini bir görev olarak dürüst olmaya çalışılabilinir ama bunun da kendini tanımakla bir ilgisi yok. Oysa birey sadece toplumsal rollerle yetinemez. Kendi gerçekliği, içsel alanları ve içsel sesiyle de yaşar.
Sonuç olarak, Eski Yunan’da söylendiği gibi, “erdem” sahibi olmadan, yani aktif yurttaş olmadan fakat en önemlisi, Psikanaliz’in ortaya koyduğu gibi, “karanlık” tarafımızla yüzleşmeden, ne kendimize karşı, ne de başkalarına karşı dürüst olabiliriz. Kendi bilgisine ermeyen bir bireyin dürüstlüğü, olsa olsa “toplum veya Tanrı acaba ne der” korkusuyla yerine getirilen bir görev olarak kalır. Bu da, sırf cehennem korkusuyla Tanrıyı sevmeye benzer. Burada nasıl “inanç” ve “imandan” söz edilemezse, toplumsal bir görev olarak yerine getirilen “dürüstlükten” de “dürüstlük” olarak söz edilemez…

Bu yazı toplam 5336 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar