1. YAZARLAR

  2. Hasan Yıkıcı

  3. Bir kucaklaşma hikayesi
Hasan Yıkıcı

Hasan Yıkıcı

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir kucaklaşma hikayesi

A+A-

hasan-004.jpg

 

Tarihe, belleğe ve hafızaya, iktidarların söylemleri hakim oldukça, dilsizleştik.

Ne düşüneceğimiz, neyi hatırlayacağımız, nasıl anımsayacağımız; yani olduğu gibi tüm geçmiş doz doz belleklerimize salındı.

Milliyetçi ve düşmanlık  kokan tarih anlayışı, ta ilkokuldan itibaren zihinlerimize dolduruldu. Bellek iktidarlar tarafından aslında bir inşa süreci olarak kurgulandı hep. Bir ulusu, bir halkı, bir devleti inşa ederken üzerine yaslanılacak bir yapı gibi.

Dolayısıyla geçmişi hatırlamak, hafıza ve bellek sadece geçmişle ilgili değil, tam da bugünle de ilgili bir mesele olarak karşımıza çıkmakta.

Neyi hatırlamamız, nasıl anımsamamız gerektiği bizlere söylendikçe; dilsizleştik.

Çünkü geçmiş ile yüzleşme ve saklı kalmış hikayeleri ortaya çıkarma çabasına girişilmediği, iktidarın diline uyum sağlandığı her an kendi dilimizi de yaratma fırsatından mahrum kaldık. Belki de en çok ganimet düzeni içerisinde herkes bir köşe bucak tutarken, yeni kurulan düzenin ayrıcalıklarından nemalanırken ve sahte zenginlikler içinde yalandan yaşamlar örerken hakikat arayışına sırt döndük. Bizim için devletlerin tasarladığı kimlikleri, geçmişi ve dili benimsemek de, bir nevi geçmiş ile ilgili dilsizleşmeyi ve bugünle ilgili kimliksizleşmeyi getirdi.

 

***

Fakat resmi hattın dışına çıkıp, sıradan insanların dostluk ve dayanışma hikayelerini anlatmaları, dilsizleşmenin de kimliksizleşmenin de panzehiri olabiliyor. Çünkü hatırlamak, sadece geçmişle ilgili değil, aynı zamanda da bugünle de ilgili bir eylem. 

Bu ülkede yeniden yakınlaşma ve barış kültürü büyük büyük siyasi sloganlar veya teknik süreçlerle değil, sıradan insanların konuşmaya başlaması, diyaloğa geçmesi, hatırlaması, anlatması, teşekkür etmesi ve özür dilemesi ile gelişecek. En önemlisi de her şeye rağmen yeniden kucaklaşabilme ile.  

 

***

Geçtiğimiz Pazar YENİDÜZEN'de yayınlanan “56 yıl sonra kucaklaşma” haberi de aslında tam da böyle bir hatırlama ve anlatma eylemi.*

Hikaye nenemin ve amcamın ve ikisinin de hayatlarını kurtararak yaşamasını sağlayan Dr. Mihalis Psiloinis'in hikayesi. 63 olaylarının gölgesinde, 64'ün Ocak ayında toplumlar arasında şiddetin başladığı bir dönemde, gözleri dolduran bir insanlık ve yaşama hakkına duyulan sarsılmaz inancın hikayesi.

Mihalis doktorun kendi cümlelerini burada tekrar etmekte fayda var: “Benim görevim canlıyı yaşatmak. Tıp okulun bitirdiğimizde öğrendiğimiz şey bize gelen canlı, ister hristiyan, ister müslüman, ister erkek, ister kadın olsun, sadece bir candır. Ve biz onu kurtarmakla görevliyiz”

***

Mihalis'i Poli'den Bozdağ'a götüren ve biri Rum diğeri Türk iki barikattan geçip iki insanın hayatını kurtarmak içi kendi hayatını riske atması işte tam da kendi ifadelerindeki insanlık aşkından ve yaşama hakkına duyduğu inançtan geliyor. Nenem, babamı doğurduktan sonra pek çok kez düşük yapar. Amcam da düşüklerin ardından yaşayabilen ilk çocuk olur. Doktor Mihalis'in sayesinde.

***

Doktor yola çıktığında, Rumlar iki Erenköylü iki Türkü esir almışlardı. Türkler ise buna karşılık 13 Rum'u esir almışlardı. Doktor 13 Rum'un esir alındığını biliyordu fakat esir alınan Türkler'den haberi yoktu.

Hayatını kurtardığı nenemi ve doğumunu sağladığı amcamı geri Bozdağ'a bıraktığında, Türkler'den esirleri geri vermesini rica eder. Rumlar tarafından esir alınan iki Türk'ü de araştıracağını söz vererek 13 esir Rum'u kendi arabasına alır ve kurtarır.

Nenem ve amcam ile buluştukları gün Doktor, gözleri yaşlı ve mahcup bir şekilde esir alınan iki Türk için çok uğraştığını ve araştırdığını fakat onlardan hiç haber alamadığını söyler. Bu an da hem doktora hem de buluşmadaki diğer insanlara salondakilere eksik kalmış tarafımız olarak ağırlığını hissettirir.

***

Hikayenin yayınlanmasının ardından peki bunca seneden sonra nasıl buluştular diye çok soran oldu.

Hikaye bir tesadüfe dayanıyor. Dipkarpaz'daki Apostolos Andreas kilisesinin restorasyonunda görevli mühendislerin biri Mihalis doktorun tanıdığı idi. Doktor, o mühendise savaş zamanı bir çocuk doğurttuğunu, o kişinin hayatta olup olmadığını, yaşıyorsa da Karpaz bölgesinde olabileceğini söyler ve kendisinden yardımcı olmasını rica eder. Mühendis de Karpaz'daki bildiği insanlara bu olaydan bahseder. Bir gün haberi yayan kişilerden biri amcama “Rum bir doktor 1964'de savaş sırasında doğan bir çocuğu arıyor, böyle birini tanıyor musun?” diye sorar. Amcam da “O kişi benim” der. Ve böylece kilisenin restorasyonunda görev yapan Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların aracı olması ile 56 yıl sonra bu kucaklaşa yaşanır. Burada da önemli olan doktorun aradan 56 yıl geçmiş olmasına rağmen hatırlamaktan ve geçmişin getirdiği insani sorumluluktan vazgeçmemesi, unutmaması. Hala içindeki insan sevgisi ve yaşamaya-yaşatmaya duyduğu aşkın sönmemiş olması. 

***

56 yıl sonra bu hikaye paylaşan Mihalis doktor, nenem ve amcam aslında sadece geçmişe dair değil bugüne dair de konuşuyorlar. Çünkü hatırlamak ve anlatmak, bugün kaybettiğimiz veya kaçırdığımız insani değerleri, dostluğu ve yaşama aşkını yeniden uyandırmakta, geçmişin iktidarların anlattığı gibi düşmanlıklarla değil, aynı zamanda fedakarlık, kardeşlik ve yaşama sevinciyle de yüklü olduğunu göstermekte. 56 yıl sonra nenem doktora, “O benim her şeyi, kardeşim” derken, doktor da nenemin elini öperek, “O da benim kız kardeşim” diyor. Amcam ise kendisine yaşam veren doktorun karşısına tüm canlıların yaşam hakkını koruyan bir vegan olarak çıkıyor.

***

Buluşmada beni en çok etkileyen anlardan biri ise, tüm görüşme boyunca Rumca’dan Türkçe’ye çeviri yapan halam Betül Yıkıcı'nın, Yeni Erenköy'e (Yalusa) göç ettikleri zaman, ganimete çıkmadıklarını, ne aldılarsa para ile satın aldıklarını söylemesi idi. O an doktorun da eşinin de suratında mahcubiyetle karışık bir saygı ifadesi belirir, gözleri dolar ve memnuniyet ifadesi duyduklarını sessizce belirtirler.

***

Sıradan insanların hikayeleri, kendi anlamlarından çok daha fazlasını ifade eder. Bu hikayede olduğu gibi. Ve en önemlisi bu ülkede yeniden yakınlaşma ve barış kültürü büyük büyük siyasi sloganlar veya teknik süreçlerle değil, sıradan insanların konuşmaya başlaması, diyaloğa geçmesi, hatırlaması, anlatması, teşekkür etmesi ve özür dilemesi ile gelişecek. En önemlisi de her şeye rağmen yeniden kucaklaşabilme ile.    

***

Bu ülkede huzurlu bir yaşam öfkenin, kinin ve düşmanlıkların, stratejik çıkarların kitabıyla değil, kucaklaşmanın kitabı ile mümkün olacaktır.

 

*Haber aynı zamanda Haberci gazetesinde Bahar Sancar imzası ile ve Havadis gazetelerinde de yayınlandı.

Bu yazı toplam 1319 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar