1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Azınlık içinde azınlık: Hatay Rum Ortodoks Cemaati…” 1
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Azınlık içinde azınlık: Hatay Rum Ortodoks Cemaati…” 1

A+A-

AGOS

Aleksia Kotam

    Hatay Rum Ortodoks Cemaatini, doğrudan mensubu olan gençlerin tanıklığında tarihi ve bugünüyle tanıtmak istedik.
Bugün Türkiye’deki Rum Ortodoks Hıristiyanlardan bahsedildiğinde akla İstanbul’da yaşayan ve Rumca konuşan bireyler gelir. Oysa yaygın olan algının aksine Rum Ortodoks Hristiyanlara sadece İstanbul’da değil, İmroz, Tenedos ve Antakya civarında yaşayanlar da dahil. Günümüzde Antakya kökenli Rum Ortodoks Hıristiyanların sayısı Hatay ve Mersin’de yaşayanlarla birlikte sekiz bin kişi civarında. Etnik kökenleri konusunda farklı fikirlerin olduğu bu cemaat kimi zaman İstanbullu Rumlarla bir sayılır, kimi zamansa onlar için Arap Hıristiyan adlandırılması kullanılır. Tartışmasız tek gerçekse Antakya Rum Ortodoksların, İstanbullu Rum Ortodokslarla Lozan Antlaşması kapsamında aynı statüde yer alıyor oluşu. Bu bakış açısı dolayısıyla  ‘Rumlar homojen bir grup olarak ele alınırken, azınlıklar içerisindeki coğrafi farklılıklar yok sayılıyor.  Bu vesileyle Hatay Rum Ortodoks Cemaatini, doğrudan mensubu olan gençlerin tanıklığında tarihi ve bugünüyle tanıtmak istedik.

Hatay ve Mersin bölgelerinde yaşayan Rumların ilk göçü 1910’lu yıllarda 1. Dünya Savaşı zamanında çekilen yokluk ve sıkıntılar yüzünden Güney Amerika ülkelerine verilmiş. Bu göç dalgaları bütün 20. yüzyıl boyunca devam etmiş ve bölgeden ADB, Avrupa ve İstanbul’a olmak üzere toplu göçler yaşanmış.

Gayrimüslim vakıflarının temel belgesi olma niteliği taşıyan 1936 Beyannamesi, Hatay ilinin 1939’da Türkiye’ye katılması dolayısıyla orada bulunan vakıfları kapsamadığından, bu durum Antakya Rum Cemaatinin dinsel ve kültürel mirasını korumasına engel teşkil etti. Antakyalı Rumların İstanbul’da oluşturduğu tek kuruluş olan Antakya Altinözü Tokaçlı Köyü Derneği, bu sorun da başta olmak üzere ortak bir mirasın korunması için mücadele eden tek kurum olma özelliğinde.

Tokaçlı Derneği

2004 yılında kurulan Antakya Altinözü Tokaçlı Köyü Derneği’nin kuruluş amacı; İstanbul’a göç eden Antakyalı Rumların entegrasyon, dil ve ekonomik problemleriyle ilgilenmek. Günümüzde daha sosyal ve eğitimsel çalışmalara ağırlık vermiş durumda.

Geçtiğimiz yıl ‘Sivil Düşün’ adlı Avrupa Birliği Program’ından 15 bin liralık bir fon almayı başaran dernek, bölge sakinleri için bir Cneydo festivali düzenledi. Köyün ilk Arapça adı olan Cneydo, cennet anlamını taşıyor.

Festivalin asıl amacı mesafeler yüzünden kopukluk yaşayan Tokaçlı Köyü sakinleriyle uzakta olan akrabalarını kaynaştırmak, yaşadıkları bölgeyi daha iyi tanımalarını sağlamaktı. Bunun yanı sıra çocuklar için de el becerilerini geliştiren etkinlikler yapıldı. Büyük bir şenlik olarak kutlanan Meryem Ana Günü’ndeyse proje kapsamında  köye ilk defa açık hava sineması kuruldu. Ancak dernek, hem maddi yetersizlikten hem de bürokratik sorunlardan dolayı bu yaz festivale ara vermek zorunda kalmış.

Dernek üyelerinden Rudi Yumurta, Tokaçlı Köyü Derneği’nin projelerini anlatırken, “O yaşlı insanların yüzündeki gülümseme, bazılarındaki göz yaşı, bizi tatmin eden asıl nokta oldu. En azından onlar için bir şeyler yapabildik” diyor. Sohbetimizin ilk durağı da kendisi oluyor.

Rudi Yumurta: ‘Bu düzen içerisinde Antakyalı olmak sözünün daha az dinlenmesi anlamına geliyor’

***  Bize biraz kendinden ve ailenden bahseder misin?
1988 yılında Ürdün’de doğdum. Biz üç kardeşiz, İstanbul’da yaşayan bir abim ve altı yıl önce evlenip Almanya’ya göç eden bir ablam var. Ailem 1994’te Antakya’nın Altınözü ilçesi Tokaçlı Köyü’nden İstanbul’a göç etti. İstanbul’a gelmemizin asıl nedeni, babamın orada bizlere iyi bir eğitim verememe kaygısıydı.

Buradaki Rum Cemaati’nin aileme kucak açmasıyla babam bir Rum kurumunda çalışmaya başladı. Annem de 22 yıldır başka bir Rum kurumunda çalışıyor. Ben Zoğrafyon Lisesi’ni bitirdim. Lisans ve yüksek lisans eğitimimi Kadir Has Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra reklamcılık ve turizm alanında çalıştım. Ardından dijital pazarlama alanında kendi şirketimin temellerini attım. Lizbon’u kendimize merkez olarak seçtik. Bu hafta içinde de eşimle Türkiye’den ayrılıyoruz. Çocuğumun benim yaşadıklarımı yaşamasını istemiyorum. Nereli olduğunu birine anlatmak zorunda kalmak kadar itici ve üzücü bir durum yok. Avrupa’da bunun çok kimsenin umurunda olduğunu düşünmüyorum.

***  Anadilin Arapçaydı. Anadilde eğitimi önemli buluyor musun?
Anadilin kişinin kimliğini ve kültürünü yaşatabilmesi için çok hayati bir önem taşıdığını düşünüyorum. Benim için yeni bir dil öğrenmek zorlayıcı bir süreçti, ama üstesinden geldim. Antakya Rumları Arapçayı gündelik dil olarak konuşsa da, bu dilde okuma ve yazma kabiliyetleri yoktur. Ayrıca bu dilin tarihsel süreçte Antakya’da konuşulmasının temel nedeni Osmanlı’nın Antakya’yı işgali. Antakya Patrikhanesi’nin Suriye’ye bağlanmasından sonra ‘Klasik’ Grek, Greko-Makedon ve Greko-Suriyeli olarak bilinen Helen kültürünü taşıyan Hristiyanların seküler bir yapıyı benimsemesiyle Kilikya bölgesinde (günümüz güney Türkiye’si) konuşulan Yunanca olan Koini de asimile olmuş. Bu süreçte Greko-Suriyeli okulların varlığı da tarihi kaynaklarda yer alıyor. İstanbul’da yaşayan ve kendi tarihinden bihaber olan kişilerin Antakya Rumlarına Arap yakıştırması yapmasını da bu konudaki cahilliklerine bağlıyorum.

***  Bir Rum Lisesi’ni bitirdin, anadilinde eğitim alamamak zor bir süreç miydi?
Feriköy Rum ilkokulu mezunuyum, oradaki hocam benimle dersler bittikten sonra iki üç saat özel olarak çalışırdı. Rumcaya hakim olmamı sağlayan tek hocamdı. İlkokul zamanlarında ayrımı yoğun bir şekilde hissediyordum, zira o dönemde çocuklar ailelerinden duydukları lafları çekinmeden söylerlerdi. Bunlardan kafamda yer eden bazıları, ‘pis Arap’, ‘köylü’ gibi söylemlerdi. Başka bir dil öğrenmek tabii ki zor bir süreçti ama üstesinden geldim. Daha sonra eğitimime Zoğrafyon Rum Lisesi’nde devam ettim. Sınıfımda başka Hataylı Rum yoktu, okul içinde vardı. Benim için arkadaş olabilmenin kıstası aynı yerden gelmekten geçmiyordu. 

***  Sana verilen eğitimden memnun kaldın mı? Neler farklı olsa daha iyi olabilirdi?
Şimdi düşününce eğitim kalitesinin ne kadar yetersiz olduğunu daha iyi anlayabiliyorum. Şöyle bir anekdot paylaşmak isterim. Öğretmenlerimden biri babama şöyle demiş: “Bu çocuktan adam olmaz, sen bunu bir tornacıya falan ver, en azından meslek öğrensin.” Oysa ben üniversite bölümümü birincilikle bitirdim. Öncelikle ölçme ve değerlendirmeye tâbi tutulmayan eğitimci kadrosunun eğitimdeki başarı seviyesinde doğrudan rolü olduğunu düşünüyorum. Son 10 yılda, ilk 100’de, 1000’de, 10000’de kaç öğrencimiz var? Bir süre önce çok değer verdiğim bir eğitimcimizin eğitimdeki başarının düşüşünü Antakyalı çocukların varlığı ile açıklaması soruna çözüm değil, günah keçisi arandığını ve bu konuda yapılan tespitin ne kadar farazi olduğunu gözler önüne serdi. Fakat şu an olduğum kişi olmamı sağlayan okulumun da hakkını yok sayamam. 

***  Herhangi bir Rum vakfına veya derneğine üye misin? Hataylı Rumların yeterince temsil edildiğini düşünüyor musun?
Rumvader’e üyeyim ve seçimlerine katılıp oy veriyorum. Ancak İstanbul Rumlarından bir kesimin Antakya Rumlarını vakıf malları için bir tehdit olarak görmesi de beni bu işlerden soğuttu. 3000 kişilik bir cemaat içinde 600 kişiden bahsediyoruz. Böyle bir paranoyaklık ve komplo teorileri dönüyor.
Açıkçası vakıflarımızın çok demokratik yapılar olduğunu da düşünmüyorum. Tüm kararların bir ağızdan çıktığı bir düzenden bahsediyoruz. Gidip orada fikrimi söylesem, doğrudan çöpe atılacağını bildiğim için zaman kaybetmek istemiyorum.
Ayrıca 16 milyonluk bir şehirde 81 ilden insan birlikte bir şekilde yaşayabiliyorsa, biz 3000 kişi yaşayamıyorsak, durup bir daha düşünmemizin vaktinin geldiğini düşünüyorum. Bu düzen içerisinde Antakyalı olmak sözünün daha az dinlenmesi anlamına geliyor. O yüzden zaten katılmıyorum cemaat işlerine.

***  ‘Azınlık içinde azınlık olmak’ tanımı hakkında ne düşünüyorsun?
Kesinlikle katılıyorum. Bunu ‘Azınlık Vatandaşları – Eşit Vatandaşlar’ Avrupa Birliği projesi kapsamında Antakyalı Rum bir papaz olan Yorgo Kasapoğlu çok güzel açıklamıştı. Ben bu durumu çıkar ilişkisi olarak değerlendiriyorum.  İstanbul Rumlarının çıkarına olan bir konuda Antakya Rumları var ama İstanbul Rumlarının çıkarına olmayan bir konuda Antakya Rumları yok sayılıyor. Antakya Rum Cemaati İstanbul’a göç ettiğinde, bu insanlara ortak dinden dolayı Rumlar tarafından iş verildi. Asgari ücretin altında daha cüzi bir miktara çalıştırılanlar da oldu. Ve maalesef bugünlerde “Benim masamı hazırlayan benimle nasıl aynı masaya oturur” mentalitesi geliştirdi Rum cemaatinin bir kısmı. Bir üstten bakma var. Biz kimsenin ne kültürel mirasını, ne de maddi mirasını tehdit etmeye geldik. Bu noktada eğer gerçekten üç bin kişilik bir cemaatin yok olmaması için çalışacaksak hep beraber çalışmalıyız, aksi takdirde yüz yıllık projeksiyonlar bin kişiden de az kalacağımızı ön görüyor.

 

 

DEVAM EDECEK

 

Bu yazı toplam 877 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar