Yönetilmeyen sağlık sisteminde günah keçisi arayışı
Sağlık sistemi bir ülkenin en temel kamusal güvencelerinden biridir. Çünkü sağlık, yalnızca bir tedavi hizmeti değil; yaşam hakkının, insan onurunun ve sosyal devlet ilkesinin doğrudan yansımasıdır.
Bugün, Kıbrıs’ın kuzeyinde sağlık hizmetine yönelik yürütülen tartışma, sağlık sisteminin nasıl güçlendirileceği üzerinden değil; Sağlık Bakanlığı ile kamu doktorları arasında tırmandırılan bir gerilim üzerinden şekillendiriliyor.
Oysa asıl sorulması gereken soru çok daha basit: Sağlık sistemi gerçekten yönetiliyor mu?
Uzun süredir hastanelerde altyapı eksiklikleri, ilaç ve cihaz yetersizliği, personel açığı, randevu krizleri ve organizasyon sorunları konuşulurken; sağlık hizmetinin niteliğini yükseltecek bütünlüklü ve sürdürülebilir bir reform planı ortaya konulmuş değil.
Sağlık politikası üretmeyen, planlama yapmayan ve ihtiyaçları karşılamayan bir yönetim anlayışı varken; tartışmanın odağının doktorlara kaydırılması tesadüf değildir. Tam da bu noktada, sağlık sisteminin yapısal sorunlarını çözmek yerine kamu doktorlarını hedef alan adımlar atılması, yalnızca yönetsel bir tercih değil; açık bir siyasi strateji olarak karşımıza çıkıyor.
Çünkü yönetilemeyen bir sistemde sorumluluğu üstlenmek yerine, sorumluluğu çalışanlara yüklemek her zaman daha kolaydır. Kamu doktorlarının dile getirdiği itirazlar yalnızca özlük haklarına ilişkin değildir. “Mesaiye gelmiyoruz” ithamına karşı verdikleri yanıtın önemi de burada ortaya çıkıyor: Sorun çalışmamak değil; yönetilmeyen bir sistem içinde nitelikli hizmet üretmeye zorlanmaktır.
Sağlık çalışanlarının görev yaparken, sistemden kaynaklı eksikliklerden dolayı sıkıntılar yaşadığı, hastanelerin artan nüfus karşısında kapasitesinin zorlandığı, hastaların hizmete erişimde güçlük çektiği ve ihmallerin arttığı bir ortamda; yapılması gereken, sorumluluğu çalışanlara yıkmak değil, sağlık sistemini planlı ve rasyonel biçimde yeniden kurmaktır.
Ancak bunun yerine, doktorları hedef gösteren açıklamalar ve adımlar üzerinden bir siyasi başarı hikâyesi yazılmaya çalışıldığı görülüyor. Sağlık sistemindeki yapısal eksiklikleri görünmez kılan, sorunu bireyselleştiren ve kamuoyunu “çalışmayan doktor” algısı üzerinden yönlendirmeye çalışan bu siyasi strateji, sağlık hakkını güçlendirmiyor; tam tersine zayıflatıyor.
Toplumun sağlık sistemine ilişkin haklı öfkesini, yönetimsel sorumluluk yerine sağlık çalışanlarına yönlendirmek kısa vadede siyasi puan getirebilir. Ancak uzun vadede bu yaklaşım, zaten kırılgan olan sağlık sistemini daha da zayıflatır ve kamusal güveni aşındırır.
Çünkü insan onuruna yaraşır bir sağlık sistemi: Sağlık çalışanlarını hedef göstererek değil, onları sistemin öznesi kabul ederek, eksikleri ve ihtiyaçları şeffaf biçimde tespit ederek kurulur.
Sağlığı yönetemeyen bir idari yapı varlığını korurken, sorunu yalnızca “mesai” tartışmasına indirgemek; hem toplumun sağlık hakkını hem de sağlık çalışanlarının emeğini görünmez kılar.
Unutulmamalıdır ki: Sağlık hakkı ile sağlık çalışanlarının çalışma koşulları birbirinden ayrı değildir. Birinin zayıfladığı yerde diğeri de çöker.
Bugün ihtiyaç duyulan şey gerilim değil; sağlık politikası, planlama ve hesap verebilirliktir.
Çünkü sağlık sistemi bir siyasi manevra alanı değil, doğrudan doğruya toplumun yaşam güvencesidir.







