1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Yaşlı Kıbrıslılar’ın geçmişe dair anlattığı canlı hatıralar…” (2)
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Yaşlı Kıbrıslılar’ın geçmişe dair anlattığı canlı hatıralar…” (2)

A+A-

Avustralya’dan çok değerli arkadaşımız, araştırmacı-yazar, grafik sanatçısı, akademisyen, “Tales of Cyprus” yani “Kıbrıs’tan Hikayeler” internet sayfasının kurucusu Konstantinos Emmanuelle, yaşlı Kıbrıslılar’ın kendisine “Tales of Cyprus” için anlattığı öykülerden seçmeler yaptı… “Tales of Cyprus” kurucusu Konstantinos Emmanuelle’in “Yaşlı Kıbrıslılar’ın geçmişe dair anlattığı canlı hatıralar”a dair yazısını okurlarımız için derleyip Türkçeleştirdik. İkinci bölümde, Konstantinos Emmanuelle özetle şöyle yazıyor:

 

***  Geçen bölümde de bahsetmiş olduğum gibi, George Michael öykü anlatmada tam bir ustaydı. 99 yaşında olduğu halde geçmiş hayatına dair hafızası, tek kelimeyle muhteşemdi. Şöyle diyordu: “1948’de Avustralya’ya gitmek üzere Kıbrıs’tan ayrıldım… Avustralya’ya giderken uçağımız Bombay’de durunca uçaktaki tüm Kıbrıslılar, yakınlardaki bir Hint lokantasına gitmeye karar verdiydi. Bu ne büyük bir hataydı. Baflı yolcular tamamen çıldırmış vaziyetteydiler. Lokantadaki eşyaları oraya buraya çekiştiriyor ve garsonlara bağırarak bira ve viski ile bol bol yiyecek sipariş ediyorlardı. Çok utandırıcı bir görüntüydü. Zavallı Hintli garsonlar da yalınayak vaziyette bu Baflılar’a hizmet etmek üzere koşturuyorlardı. Arkadaşım Andreas Hangudis’le birlikte bir köşeciğe oturduk. Ona, “Bunlar daha fazla bela açmadan gel kaçalım buradan” dedim. Biz tam dışarı çıktık ki polis geldi ve lokantanın kapılarını kilitledi. Anlaşılan oydu ki lokanta sahibi kaba saba Baflıların gürültüsünden o kadar korktuydu ki polis çağırdıydı. Her neyse, polis, herkes hesabını ödemeden lokantadan ayrılmalarına izin vermedi. Tam bir rezillikti!”

***  Baf’ın Strumbi köyünden Agathi Konstantinu da gelecekteki eşi Hrisantos’un kendisine nasıl tutulduğunu ve babasından evlenme izni isteyecek cesareti toplayıncaya kadar aradan aylar geçmiş olduğunu anlattıydı. “Hala ergen bir kızdım ve Hrisantos da köyümüzün genç ve yakışıklı berberiydi. Berber dükkanının karşısında hayvanları suvarmak için bir yalak vardı. Ne zaman eşeğimi bu yalaktan su içmeye götürsem, Hrisantos hep bir fırsatını bulup bana bakardı. Benim de ona baktığımı itiraf etmeliyim… Böylece eşeğimi sık sık o yalaktan su içmeye götürür olduydum. Annem hiçbir şeyden şüphelenmedi fakat eşeğimizin neden bu kadar sık susadığını merak ediyordu. Bir gün yalağa yaklaşırken durdum ve eğilip çoraplarımı düzeltmeye başladım, böylece bacaklarım göründü. Hrisantos da kapının içinde durup izlemekteydi herşeyi. Dükkana geri dönüp elleriyle başına vurdu ve “Öleceğim! Öleceğim! Bu kız beni deli ediyor! Onunla evlenmeliyim, mutlaka evlenmeliyim onunla!” dediydi. Uzaktan uzağa bakışarak birbirimize aşık olmuştuk…”

***  Agathi sonraları Hrisantos’un avlusunun evlerine bitişik olan avludan onun kendisini gözetlediğini keşfedecekti. “Berber dükkanından eve dönünce bir odun yığınına tırmanıyordu, onların avusunun arkasındaydı bu, avludaki kerpiç bir fırının yanında. Bu odun yığınının üstünden bizim evin balkonunu görebiliyordu. Ben balkonda oturup nakış işlerken beni izliyordu. Karnının üstüne yatıp izliyordu beni ki bakarsam onu göremeyeyim diye…”

***  Jimmi Çindos ise bana annesi İrini ve dört kızkardeşini sevecenlikle anlattıydı. Tümü de Leymosun’un Vasa köyünde dünyaya gelmişti 1904 ile 1912 yılları arasında… “Dedem Tukididis Zahariadis 1922’de bir düğünde öldürüldüğü zaman, nenem Eleni dul kalmıştı bir gecede, büyütmesi gereken beş kızı ve bir oğlu vardı. Teyzelerim Olga, Popi ve Antigoni, ninem Eleni gibi öğretmen olacaklardı. Annem İrini babam Harilaos Çindos ile 1937’de evlendi fakat kardeşim Mihalis 1940’ta dünyaya geldikten hemen sonra trajik biçimde vefat etti. Henüz 28 yaşındaydı. Olga teyzem, Laptalı Agathangelos Lapityotis’le evledi ve ikisi beraber Lefkoşa’da bir taverna açtılar. Olga teyzem sofistike, aristokrat bir kadındı, Fotini diye bir hizmetkarı vardı. Antigone teyzem, Mihalis Kitromilidis adlı bir hükümet görevlisiyle evlendi. Çok iyi Fransızca konuşuyor ve roman okumayı seviyordu. Popi teyzem Niko Yuannidis adlı bir kitapçıyla evlendi. Hayatının sonuna doğru artık göremiyordu ve 1990’lı yılların ortalarında vefat etti. Popi teyzem servetinin büyük bölümünü Görmezler Enstitüsü’ne bağışladı, askere ve desteklediği siyasi partiye. Teyzem İsmini ise, Leymosun’daki ilk kadın eczacı olacaktı. Leymosun’da araba süren ilk kadındı aynı zamanda. Çok popüler bir kadındı, sosyetik hayatı seviyor ve çok aktif bir sosyal hayata sahipti. 1960’lı yıllarda Karnaval Kraliçesi seçilmişti. İsmini teyze Leymosun’un gece hayatını çok seviyor, kahvede kağıt oynamaya bayılıyordu. Ne yazık ki bu hayat tarzındaki zengin yiyecekler, kumar ve alkol, mali olarak onu mahvedecekti. O kadar kilo aldı ki artık yürüyemiyordu. Onu en son 1980’lerde gördüğümde peynir ekmekle idare ediyordu. Evet, sadece peynir ekmek… Çok üzgündü ve yapayalnızdı…”

***  Maria Frangu ise gerçek bir Kıbrıslı savaşçıydı ve bana göre tam bir süper kadındı. Kelimelerin ardına saklanmıyor, ailesi ve hayatıyla ilgili kişisel ayrıntıları dümdüz anlatıyordu. “Zavallı anacığım Dimitra’nın hayatı çok zordu” diyordu. “1902’de Skarinu’da dünyaya geldi, 15 yaşına gelince ailesi onu korkunç bir adamla evlenmeye zorladı – bu adam, annemin yaşının iki katı yaştaydı. O adamın elinden neler çekti… Annemi dövüyor, onu eve kilitliyor, sadece zeytin ekmek yemeye mahkum ediyordu. Eğer bu adam iki sene sonra ölmemiş olsaydı, annem açlıktan ölecekti. Çok şükür benim babam Yorgos Frangu’yla tanıştı ve 1919’da evlendiler…”

***  Maria’nın kendi evliliği de zor ve trajikti… “Komşumuzun oğluyla evlenmeye zorlanmıştım ki bana çok kötü davranıyordu. Annem Dimitra’nın ilk kocasının elinden çektiklerinden ötürü bana karşı daha sempatik olacağını sanıyordum ancak annem de bana karşı zalimdi. Bana kocamın emirlerine itaat etmem ve o ne isterse yapmamı söyledi. Bana söylediklerine inanamıyordum. Evlendikten bir ay sonra eşim beni bırakıp Avustralya’ya gitti. Annesinin evinde esir gibi kilitli kaldım. Kaynanam da gardiyanımdı. Temiz hava almak için balkona çıkmama bile izin yoktu. Çok korkunçtu. Eşim pek az mektup yazardı. Onun Kıbrıs’a mı döneceği yoksa benim ona katılmak üzere Avustralya’ya mı gideceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Köyde altı yıl kilit altında tutuldum, en nihayet Avustralya’ya gidip ona katılmam için düzenleme yaptı. 1957’de Avustralya’ya vardığımda hatırladığımdan daha da korkunç olduğunu gördüm. Bana çok kötü davranıyordu. Üç çocuğumuz dünyaya geldikten sonra dahi onun eşi olarak ızdıraplar içindeydim. Sonra bir gün bir ilişkisi olduğunu keşfettim. Avustralyalı bir kadınla meğer yıllardır birlikteydi. Bu da son damlaydı. Onu evden kovdum…”

***  Andreas Prastitis dokuz yaşındayken, okuldan kaçmıştı… “Bitli bir öğrenci vardı” diye anlattıydı bana… “Sınıfta yanımda oturuyordu. Kafasındaki bitleri görebiliyordum. Mahsus yanıma oturuyordu. Onu ittiğim halde üstüme geliyordu. Öğretmen onu ittiğimi görünce gelip gömleğimden kavradı beni ve bana vurmaya başladı. Kaçmayı başardım, sınıf penceresinden atlayıp kaçtım. O günden sonra bir daha da okula geri dönmedim…”

***  Nina Hristu ise babasının kendisini çocuğu olmayan bir çifte verdiği günü anlatırken ağlıyordu… “Henüz dokuz yaşındaydım” diyordu gözyaşları içinde. “İnanabilir misin? Annemle babamı ya da kardeşlerimi o günden sonra bir daha görmedim…Ne olup bittiğini de bilmezdim. Annemle babam bana hiçbir şey söylemedi. Köyüm Pedulla’dan ayrılırken annem bana küçük bir valiz hazırladıydı ve babamın beni küçük bir seyahate çıkaracağını söylediydi. Veda falan yoktu. Bir öpücük, bir kucaklama bile yoktu. İlk otobüs yolculuğuma çıkacağım için çok heyecanlıydım. Babam otobüste yanımda oturdu ve tek kelam etmedi. Saatlerce dağlarda yol aldıktan sonra Lefkara köyünde bir eve geldik. Tam bir kabustu. Çocuğu olmayan bir çift bizi karşıladı. Adam, babamı tanıyordu. Kadın yemem için bana bir portokal verdi. Hayatımda ilk defa portokal yiyordum. Merhametli bir çifte benziyorlardı. Gece bu hoş çiftle birlikte kaldık. Ertesi sabah babam yoktu, bu çift de bana artık kendileriyle kalacağımı söyledi. Bugüne kadar annemle babamın neden beni evlatlık verdiğini hala bilmem. Daha küçük kardeşlerim vardı, örneğin henüz bebek olan küçük kardeşimi neden vermeyip de beni seçtiler vermek için? Hala bilmiyorum… Tüm bu seneler sonrasında hala bu sorunun yanıtını bilmemek işkencedir benim için. Neden bunu bana yaptılar? Neden beni verdiler? Bunun yanıtını bilmiyor olmaktır acı veren en çok. Şanslıydım, çok şanslıydım ki beni evlatlık edinen insanlar çok iyi insanlardı ve bana karşı naziktiler…”

***  Vasilis Yeorgiu ise, Leymosun’un Monagrulli köyünün dışında bir kuyu kazarken babasının nasıl vefat ettiğini anlattıydı bana… “Fandakis adlı bir adam, mülkü içerisindeki bir yere büyük bir kuyu kazması için babamı tutmuştu. Babam Yorgos, bu arazinin dengesiz olduğunu biliyordu. Köyden kimse bu kuyuyu o noktada kazmaya yanaşmamıştı ancak Fandakis buraya kuyu kazmanın bir tehlikesi olmadığında ısarlıydı – böylece babam ve Humbis adlı bir adam bu işi yapmayı isteksizce kabul etti. Önce 25 ayak derinliğinde bir çukur kazdılar ve duvarlarına Fandakis’in sağladığı keresteleri dayadılar. Babamın bu kerestelerin kalitesinden şikayet ettiğini hatırlarım. Babamın öldüğü gün oradaydım. 12 yaşındaydım. Beni delikten aşağı indiriyor, kuyunun duvarlarını incelememi istiyordu. Deliklerden su sızdığını ve bu yapının dengesiz olduğunu görebiliyordum. Delikten çıkınca babam bana “Oğlum ne söyleycen? Durum nedir?” diyordu. Ne diyebilirdim. “Çok tehlikelidir baba, güvenli değil” dediydim. Bunun üzerine babam işi bırakmak istedi ancak Fandakis izin vermedi. Sonrasında babam ve Humbis adlı adam kuyuya inerek durumu incelemeye başladıkları zaman büyük bir gürültü koptu ve kuyunun duvarları çöktü. Humbis, merdivenle kuyudan çıkmayı başardı ancak zavallı babamın ayağı kaydı merdivende ve düştü. Üstüne büyük bir kereste, kayalar, çamur ve kalıntılar çöktü. On oradan çıkaramadık. Çok çaba harcadık ama boşunaydı. Düştüğü yerde birkaç saat içerisinde vefat etti…”

*** Vasilis bana bu öyküyü anlattığında, son derece duygusallaşarak ağladıydı. Bu trajik olayın üstünden geçen 78 seneye rağmen, Vasilis hala üzgündü ve babasının ölümü onu travmatize etmiş vaziyetteydi. Yanında oturmakta olan eşi Eleni ise kolunu usulca okşadı ve gözleri yaşlı, bana baktı. “Hepimiz bu hayatta acı çektik” dedi bana. “Benim için de bebeğimi kaybetmek, hayatımın en zor anıydı. Adı Hristakis’ti ve henüz 11 aylıktı. Bir sabah kalkıp ona biberonunu verdiğimde, yalnızca birkaç damla süt içti. Birşeyler tamam değildi. Yüzü kararmıştı. Sonra ansızın “mama” (“anne”) dedi, sarfettiği ilk sözcüktü bu bebeğimin. Hemen onu bir battaniyaya sarıp evden dışarı fırladım, en yakın doktora götürmeye. Otobüs durağına vardığımda, bebeğim kollarımda ölmüştü…” Eleni gözyaşlarını sildi ve “O günü hiç atlatamadım. Hristakis bebeğim hep benimledir. O benim meleğimdir” dedi…

***  Hristoforos Kiriaku, hiçbir zaman anne tarafından dedesiyle tanışamadıydı. “Annem henüz küçük bir çocukken bir ilişkisi olmuş dedemin. Bu 1900’lerde olmalıydı, annem dört yaşlarındayken. Bir gün dedem ortadan kayboldu ve hiç kimse de ona ne olduğunu bulamadı. Bir gemide tanışmış olduğu bir Rus kadınla bir ilişkisi olduğu yönünde bir söylenti vardı. Kimse ne olduğunu bilmiyordu. Zavallı nenem annem dahil beş çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kaldıydı. O kadar fakirdiler ki annemin kızkardeşlerinden ikisi çocuk hizmetkar olarak Lefkoşa’da işlemeye gönderilecekti. Başlarına daha da kötü şeyler geldi. Annemin erkek kardeşi köyleri Ağros’ta kötü bir kadın tarafından öldürülecekti – ağaçtan bir erik çalmaya çalışırken bu kadına yakalandı çocuk ve bir değnekle onu döve döve öldürdüydü bu kadın…”

***  Hirostoforos bana ayrıca abisi Yorgos’un 1932 yılında kızamığa yakalandığını ve henüz altı yaşındayken öldüğünü anlattı. “Abim öldüğünde ben üç yaşındaydım. O günlerde çocuklar erken yaşta ölüyordu. Ablam 1924’te dünyaya geldğinde o kadar cansız görünüyormuş ki Doktor Fekos onu alıp karlara savurmuş. Çok şükür etrafta köpek falan yokmuş. Babam hala şoktaymış ve dışarıya çıkıp ablamın küçük bedenini almış. O zaman ağzının etrafındaki baloncukları farketmiş. “Çabuk olun!” diye bağırmış, “bu bebek hayattadır hala…” Yakınlardaki bir kadına derhal bir şişe zivaniya getirmesini söylemiş, bebeğin ağzını zivaniyayla silince, ablam canlanmış. Doktor Fekos’un onu öldü diye savurup atmasına rağmen kızkardeşim 90 yaşına kadar yaşadı…”

(İkinci bölümün sonu…)

(Bu sayfadaki tüm fotoğraflar, TALES OF CYPRUS sayfasından alınmıştır.)

(TALES OF CYPRUS’ta Konstantinos Emmanuelle’in yazısını özetle derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN).

ncelikli-sayfanin-ustune-saga-s-16-hristoforos-sagda-kardesi-andrea-ve-kizkardesi-evgeni-ile-agrosta.jpg

Hristoforos sağda, kardeşi Andrea ve kızkardeşi Evgeni ile Ağros'ta...

sayfa-17-resim-2-006.jpg

Bu yazı toplam 261 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar