1. YAZARLAR

  2. Hakkı Yücel

  3. Söz ne yana düşer, hayat ne yana!?
Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel

Söz ne yana düşer, hayat ne yana!?

A+A-

“Sarayda yaşayan” başka, “kulübede yaşayan” başka düşünür:

Yaşanmakta olan sancılı sürecin vahametinin ne kertede olduğunu ortaya koymak bakımından çok çarpıcı, bir o kadar da hazin bir tabloydu. Kısmen de olsa, yazılı ve görsel medyada yer aldı, üzerine yazıldı, konuşuldu. İstanbul’da ekmek fiyatı 3.5tl olunca, 1.5 liraya satış yapan bir semt fırınının önünde insanlar yağmur çamur demeden ve de orada görünür olmanın utancına aldırış etmeden, uzun kuyruklar oluşturdu. Konuşma cesareti gösterenlerin söyledikleri, ağırlaşan yaşam koşulları karşısında duyulan çaresizlik/endişe halini bir kez daha açığa çıkarken, aynı günlerde ‘Saray’dan yapılan bir açıklama dikkat çekiyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, her açıklandığında yaşanmakta olan krizi daha da derinleştiren, ortak ekonomik aklın mahkûm ettiği, baş müsebbibi kendisinin olduğu -ama faiz lobisidir, dış güçlerdir, parlak geleceğimize doğru dört nala giderken yolumuza  takoz koymak isteyenlerdir, hainlerdir diyerek hep başkalarını suçlamaktan da geri kalmadığı- faiz politikası/ekonomi politikası ile ilgili AKP meclis grubu toplantısında konuşurken şunları söylüyordu: “…..Bu görevde olduğum sürece, kusura bakmayın faizle mücadelemi sonuna kadar, enflasyonla mücadelemi sonuna kadar sürdüreceğim. (...) Şunu bilmemiz lazım, bu konuda nas ortada. Nas ortada olduğuna göre sana- bana ne oluyor? Biz değerler silsilemiz içerisinde olaya buradan niye bakmıyoruz? Olaya buradan bakacağız, ona göre de adımımızı atacağız.”

Erdoğan’ın bu açıklamasından yola çıkarak Kuran’ı referans göstermek suretiyle (Nâs Suresi), özellikle dindar kesimlerin kalbine dokunma gayreti içinde olduğu, kutsal olanla korkutarak toplumsal öfkeleri/tepkileri yatıştırmaya çalıştığı biçiminde ona yönelik yapılan eleştiriler, her ne kadar yandaşları tarafından, seküler kesimlere mal edilen, “nas” kelimesi ile “Nâs Suresi”nin karıştırılma cehaleti olarak geçiştirilmeye çalışılsa da, bu sözler -öncesi de fazlasıyla var- tarihsel bir gerçekliği ortaya koyması bakımından da dikkat çekiciydi.  O da şuydu:  Her vesileyle çocukluğunda sokaklarda simit sattığını, benzer koşullarda yaşadığından yoksulların dünyasını, o dünyaya ait dertleri, ruh hallerini çok iyi bildiğini söyleyen -Kasımpaşalılığını da, bunun somut göstergesi olarak özellikle belirten- Cumhurbaşkanı Erdoğan, artık o dünyada, o dünya(sın)daki ‘kulübede’ değil, yeni dünyasındaki  ‘sarayda’ yaşayan Erdoğan’dı ve istediği kadar yoksulların temsilcisi olduğunu ve onların haklarını gözettiğini söylesin, bunu görüntüleyen fotoğraf karelerinde yer alsındı -uygulamada hayatı onlara zehir eden tercihlerde bulunması ve bunların yakıcı sonuçları, iddialarını fazlasıyla yalanlıyor, hem “sana-bana ne oluyor” derken, evet, ona ve koltuğu altına aldıklarına/yukardakilere bir şey olmuyordu ama yoksulların, altta kalanların canı çıkıyordu-, o bir ‘saraylı’ olarak düşünüp bir ‘saraylı’ olarak konuşuyordu.  

Büyük öğretisi “Marksizm”de tarihi bir “sınıflar savaşı” olarak özetleyen Marks, bu durumu, neden-sonuç ilişkileri üzerinden, açıklıkla ortaya koyuyordu. Sınıflar arasında yaşanan gerilim ve bunun mahiyetini açıklamak bakımından üretim ilişkilerini ve de buradaki mülkiyet biçimini öne çıkarırken; insanın varoluşsal konumunu, bütün boyutlarıyla,  içinde bulunduğu koşulların belirlediğine de özellikle vurgu yapıyordu. Buradan hareketle insanların düşündükleri gibi yaşamadıklarına, yaşadıkları gibi düşündüklerine ayrıca dikkat çekiyor (bunu ters çevirmek imkânsızdır demek şüphesiz ki abartılı bir iddiadır;  ancak bu gerçekleşecekse, burada güçlü ve ödün vermez iradî bir tavra, vicdanî/ahlâkî duyarlılığa gereksinim duyulduğu da aşikârdır -bilgelerin çok az oluşu da bu yüzden olsa gerektir-), bu söylemini somutlaştırmak ve derdini anlatabilmek adına, “saray-kulübe” metaforuna baş vurarak, şu çıkarımda bulunuyordu: “Bir kulübede bir saraydakinden farklı düşünülür”. (Bunun tersi de doğrudur: Bir sarayda, bir kulübedekinden farklı düşünülür) Marks’ta kapitalizmin ekonomi- politik çözümlemesi olarak açığa çıkan ve son kertede “Sömürenler-sömürülenler”/ “ezenler-ezilenler” saflaşması ve mücadelesi olarak hayatiyet kazanan bu ilişkide, buradan yansıyacak ve bireyde karşılığı gözlenecek düşünme biçiminin, öncelikle aidiyetinin hangi tarafta olmasıyla doğrudan ilintili olacağı da aşikârdır. Nitekim Erdoğan’da gözlemlenen işte tam da budur; sınıf değişimi (sınıf atlaması) sonuçta onu, intisap ettiği o yeni sınıfın, yani zenginler sınıfının, hem yeni zengini olmak bakımından bir parçası, hem de (politik) sözcüsü (nüans farkını belirterek, burada bir düzeltme yapalım ve “zenginler tanımlamasının yerine “Müslüman zenginler” diyelim) konumuna getirmiştir. 

Sözün ağırlığı:

Olan biten apaçık meydandadır:  Türkiye’de ve onun arka bahçesi KKTC’de, öyle zamanlardan geçiliyor ki, bu durumdan rahatsız olan, ahlâk/vicdan sahibi, bireysel/toplumsal, siyasetten sivil alana kamusal rolü/karşılığı olan bütün kesimler tarafından, hangi saikle dile getirilirse getirilsin ya da yazıya dökülürse dökülsün kullanılacak her sözün ağırlığı/sorumluluğu daha da artmaktadır. Misal, kerameti kendinden menkul iyimserlik pompası işlevine soyunanlar hakikatin üzerini örterek aptallaştırmakta; salt öfke yüklü olanlar aksiyoner olmaktan çok reaksiyoner bir mahiyet kazanarak akla galebe çalmakta; neyin sağduyusu olduğunu anlatmaktan aciz evelemeler/gevelemeler, son kertede zalimin zulmüne destek olmaktan öteye geçememektedir. Beri yandan böylesi ağır bir tabloya bigane de kalınamayacağından –kalınmaması gerektiğinden-, ekmek, neredeyse dilim hesabı yapılmak mertebesinde, sofradan her gün biraz daha eksilirken; keza yarın ne olacak endişesi geleceği karartırken, sarf edilecek her sözün, kullanılacak dilin, bu dertleri esas alacak, çözümlemelerden çözümlere (en azından somut önermelere) varacak, bir ayarı olmak zorunluluğu olduğu aşikârdır. Bir başka ifadeyle serdedilecek her sözün hayata dokunmak, henüz kurulamamış daha adil, daha eşitlikçi, daha paylaşımcı ve dayanışmacı dünyanın oluşmasına katkı yapacak fikrî ve fiilî işlevi olmak gerekmektedir.

Yeni bir yılın arifesindeyiz. Ömrün geride kalan yıllarını bir daha artırmak ve gelecekte yaşanacakları bir daha eksiltmek dışında, her ne kadar “iki kış günü olarak 31 Aralık ile 1 Ocak fazlasıyla birbirine benziyor, birbirlerinden ayırt etmek güç; ikisi de 24 saat ya da 1440 dakika ve birbirini takip eden iki başka günden tek bir farkları yok”sa da, (Bauman) , yeni bir başlangıcı ima ediyor olmak bakımından olduğundan fazla anlam yüklenen bu eşikte, geleceğe yönelik yeni kararlar almak, iyi dileklerde bulunmak bir alışkanlık. Ancak şu da var ki dünyanın ve de ülkenin hâl-i pür melâli, daha iyi bir gelecek kurabilmenin yolunun, alışkanlıkların tekrarından çok daha fazlasını yerine getirmekten geçtiğini de göstermektedir.

Bu vesileyle herkesin yeni yılını iyilikler ve güzelliklerle dolu geçmesi dileğiyle kutlarken, son ve özel maruzatım ise şudur:  Yurt dışında yaşayan, hasretini buradaki torunumla gidermeye çalıştığım küçük torunum da yılbaşı tatili nedeniyle yanımızda. Şimdilerde -en azından burada kalacakları süre boyunca- bir kucağıma bir torunumu, diğer kucağıma öteki torunumu alarak, onların varlığında, yeryüzünde kaybolmaya yüz tutan merhametin, şefkatin ve masumiyetin kokusunu içime çekmek, onlarla vakit geçirmek istiyorum. Bu nedenle ‘cumartesi yazılarına” bir süre için ara veriyorum.

 

 

 

 

 

Bu yazı toplam 609 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar