Şiir ve bellek
Kendi hikayemiz bildiğimiz en gerçek hikâye mi emin değilim bundan Maurice Halbwachs bireysel bir bellek olmadığından her türlü hatırlamanın kolektif olduğundan söz eder. Başkalarının katılımıyla hatırlarız. Birisi bize bir hatırasını anlattığında kafamızda onun filmini görür, onu görselleştiririz ve bellek bunu kaydeder. Sonra bir başkasına bir anlatı sunarken montaj odasına bu görüntüler de girer. Bağlama uydukları için bir yanılsamayla kendi hatıralarımız gibi onları da katarız anlatıya. Ayrıca içine doğduğumuz dil çerçeveyi ve sınırları çizer, dolayısıyla anlatımıza kendi ideolojisi ile biçim verir. İşte şiir bu tutsaklığın kırıldığı yerdir. Şiir dili altüst eder ve hatırayı masumiyetine kavuşturur. Otobiyografik ya da sadık kalınmış bir anlatı iddiası yoktur. Kurgusal olduğunu, dili ters yüz ettiğini itiraf etmiştir.
Şiirin anlatının, düşüncenin, dilin sınırlarını ihlal ettiğini teslim etmişizdir zaten. Okuduğumuzun kanıt sunmaya çalışan, gerçekçilik iddiasında bir metin olmadığını biliriz. Şiir gerçeği tahrif ederek paradoksal biçimde hakikatin kalbine ulaşır diğer yandan da. Şiirin otobiyografik anlatının en masum halini hedeflediğini söyleyebiliriz. Bu anlatıyı çerçeveleyen, tahrif eden bir bellek aktarımı yapmaz çünkü. Bellekteki kayıtları fragmanlar halinde verirken anlatı kurucunun kesinlik taşıyan tavrını reddeder. Fragmanlar bir bağlam içinde sunulan seçici bir bellekten daha masumdurlar. Şiir dilin olanaklarını da zorladığı için onun referanslarla yüklü, ideolojik kimlik edinmiş kelimelerinden arıtmıştır kendini. Şair yeniden yarattığı çıplaklaşmış bir dil ile anlatmaya çalışır derdini.
Günümüzde masum ve sahici bir otobiyografiden nasıl söz edebiliriz. Bu dijital çağda bellek çılgın bir kayıt mesaisinde öncelikle. Kısa videolar halinde önümüzden kayıp giden bir hayat var. Bu hayat sürekli yeni kelimeler talep ediyor ve sözlükler genişliyor. Bir Z kuşağı ( Gen Z) sözlüğünden söz ediliyor örneğin. Görsel tanıklığın bu dayanılmaz hızı bir bellek yorgunluğu oluşturuyor bana kalırsa. Hatırlamak için unuturuz, böyle çalışır bellek. Hiçbir kayıt silinmez ama geriye itilip silikleşir. Şiir biraz da geriye itilmiş, tahammül edilmez olanı zorlar.
Otobiyografik anlatı özelin kamusala çıkışıdır. Kamusal figürlerin özel hayatı ıskalayan sosyal, politik içerikli anlatılarından da söz edebiliriz elbette. Yakın tarihe dair bazı olayların ardındaki detayları öğrenmek bizi şaşırtır. Sorun şu ki hiçbir anlatı masum değildir. Aynı ortamda bulunan üç kişinin her biri farklı bir tanıklık sunabilir.
İnsanlar kendi hikayelerini paylaşmak isterler. Paylaşmak bizi hikâyenin ağırlığından kurtarır çünkü. En çok da canımızı acıtanı anlatmak isteriz. Bu hikâyede biz kurban rolündeyizdir genelde. Kimi anlatılar bir zalimi deşifre etmek için kurulur. Zalim, Kurban ve Kurtarıcı rollerini içeren drama üçgenine baktığımızda bu rollerin sorgulanabilir olduğunu fark ederiz genellikle. Başrolde kim varsa anlatı onun üzerine inşa edilir. Bazı hikayelerde kahramanımız hem kurban hem de zalim olabilir. Hikâyede iki ya da daha fazla kurban olabilir. Kimi zaman da insan kendini kurbanlaştıran yani kendinin zalimidir. Çok katmanlı anlatıları en çok da edebiyat oluşturabilir. Bir insanı bize tanıtan kendisiyle ilgili anlatının ötesindeki şeylerdir. Benim için kurgusallık içeren anlatıdan çok bazı fragmanlar önemlidir. Kendisinin kurup bana verdiği anlatıdan çok kendimin oluşturduğu anlatıya dayanırım. İkisi de problemlidir ama.
Bir başkasını en çok da kendi deneyimlerimiz üzerinden tanır, bazı davranışları böyle anlamlandırırız. Bazı kötülükleri kolay göremeyiz çünkü kendi dünyamıza ait değildir onlar.
Çeşitli anlatılar dolanır ortalıkta; bize dair, başkalarına dair. Başkalarının aynasına yansıyan kendimize hayret ederiz bazen. Kimilerinin aynası kirlidir ama. Kendini anlatmak temel bir ihtiyaçtır. Şairlerin bu konuda daha şanslı olduğunu düşünüyorum. Kendini anladın mı ki anlatacaksın diyebilirsiniz. Anlatmaya çabalıyoruz en azından.






