1. YAZARLAR

  2. Hakkı Yücel

  3. “İnsan Kirli Akan Bir Nehir” (mi)..!?
Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel

“İnsan Kirli Akan Bir Nehir” (mi)..!?

A+A-

Tolstoy’un o çok yalın “Doğacaksın, yaşayacaksın, öleceksin ve mezarında otlar bitecek” cümlesi hayata dair bilindik mutlak gerçekliği -insanın bu dünyada geçici olduğu gerçekliğini- hatırlatan veciz cümlelerden sadece bir tanesi. Daha fazla söze gerek var mı, insan teki olarak hepimizin bu dünyadaki hikâyesi, aç parantez kapa parantez genişliğinde, belirli bir süre devam eden ölçülebilir bir zamanla sınırlı. Kendi başına ‘biyolojik yaşam’ olarak ifade edilebilecek olan bu geçici sürenin geniş kesimlerde karşılık bulan belli rutinlerle seyreden biçimi, adı hayat olan madalyonun bir yüzü. Ancak bir de madalyonun diğer yüzü vardır ki burada, en azından potansiyel olarak, o hayatın/o hayata dâhil zamanın mahiyetini değiştirebilecek, ona anlam ve amaç katabilecek bir başka yaşam biçimi söz konusudur. Burada zaman, hem bize ait ve bizim de parçası olduğumuz, hem de bizim dışımızda ve sürekli olan, bir ölçüde müdahil olabildiğimiz (sosyal-kültürel-siyasal-ekonomik vb..) ve nihayet sonsuzluğa tekabül eden çok daha kuşatıcı ‘kozmik’ bir genişlik ve bütünlük taşır. İnsanın kendi varoluşu da bütün bu zamanlar içinde ve arasında ve de geçmiş-şimdi-gelecek kapsamında kurduğu dinamik ilişkilerin kendindeki doğrudan yansımalarıyla nitelik kazanır. Bu bağlamda insanın iradi gücü zamanı tümüyle denetlemeye ve yönlendirmeye (yönetmeye) belki yetmez ama ona müdahale etmekten de geri kalmaz. İnsanlık adına tarihe kayıt düşülen ve uygarlığa dönüşen bu ilişkide insan(lık) kazanır da kaybeder de. Son kertede bu dinamik serüven, hem sınırlı hayatlarımıza o sınırların çok ötesinde ve onu çoğaltan bir genişlik, zenginlik ve anlam kazandırır ve hem de bize kaçınılmaz bir sona (ölümle) mahkûm olduğumuzu, kendi gücümüzün ve hayatlarımızın sınırları olduğunu hatırlatır.

Biz hayat olarak yaşadığımız zamanla böylesine hemhal olarak süremizi geçirirken durduğumuz yere, baktığımız göze,  inançlarımıza, bilincimizin yüküne ve de algılama gücüne, kurduğumuz ilişkilere göre o sınırlı hayatlarımıza anlam ve değer katarız ya da anlamdan ve değerden yoksun kılarız. Seçenekler muhtelif olsa da özü itibarıyla zamanın/hayatın bize sunduğu imkânları daha iyiden, daha güzelden, doğrudan, haktan adaletten yana zorlarız (ya da olduğu kadarına kader der boyun eğeriz); o hayatı ve zamanı ahlâkî değerler ve idealler bütünü olarak yaşamaya gayret ederiz (veya zamanı salt paraya -vakit nakittir- ve hayatı da o parayı daha çok kazanma ve harcama yolunda tüketiriz); o hayatın ve zamanın etkin öznesi oluruz (ya da edilgen nesnesi olup sürükleniriz).

Ancak şu da var ki, ‘nasıl’ ve ‘ne’ yaparsak yapalım sınırsız hayallerimizle sınırlı ömürlerimiz arasında sıkışıp kalmaktan ve bu nedenle de hep bir şeyler için eksik ya da yarım kalmış olmaktan, pişmanlık duymaktan, ahlar-vahlar çekmekten, keşkeler içinde sızlanmaktan da geri durmayız. Öyle yaparız çünkü zamanın ve hayatın durdurulamayan akışı içinden gelen birikimler ve deneyimler toplamı,  yaşadığımız sürece yaptığımız hataları, ya da karar verip de gerçekleştiremediğimiz şeyleri, eksikliklerimizi, aksaklıklarımızı, pişmanlıklarımızı bize bu geniş kapsamlı akışkanlık içinde gösterir ya da görmemizi sağlar, ama onları gidermek ya da düzeltmek için o kaybettiğimiz zamanı ve hayatı bize geri vermez;  sadece geriye kalan zaman ve hayat içinde bunlarla hesaplaşmamıza, ders çıkarmamıza ve eğer becerebilirsek onları aşmamıza fırsat ve imkân tanır. Bizler bu değişmez gerçekliği, aklımızla hareket ederek kaldığımız yerden yola devam etsek ya da inanç ve itikatlarımıza sığınarak kader deyip boyun eğsek de geriye kalan zaman ve hayat o yarım kalmışlık, gecikmişlik, pişmanlık halleri duymamızı çoğunlukla sonlandırmaya yetmeyecek kadar kısadır artık..

Belki bu yüzden zamanın geçmişten bugüne akışı içinde ‘gelecek’ ayrı bir önem taşır. İnsan için gelecek ne kadar süreceği meçhul olsa da

-belki tam da bu yüzden- “bir gün mutlaka” tesellisiyle onu avutacak, şimdinin azabından kurtaracak bir sığınaktır. Öyledir çünkü bugün itibarıyla içinde yaşanılan bütün sıkıntıların aşılacağı; geç kalmışlıkların, pişmanlıkların, iflah olmaz hataların giderileceği; söylemek istenip de söylenemeyenlerin korkusuzca dile getirileceği, yapmak istenip de yapılamayanların hayat bulacağı; çatışmaların ve düşmanlıkların ortadan kalkacağı, o büyük özlemlerin, yüce ideallerin, rafine düşüncelerin gerçekleşeceği, ya da öyle olmasının umut edildiği, düşlendiği yerdir gelecek. En azından potansiyel olarak bu fırsatları ve imkânları içkindir. Ne var ki geleceğin -ona yönelik öngörülerde bulunmaktan geri durmasak da- bilinmezliğinde saklı olan ya da bizim ona bu nedenle atfettiğimiz büyük güç, kurtuluşumuz olduğu kadar, içinde yaşadığımız anı elden kaçırmamıza yol açabilecek tehlikeli yanılgımız ve asıl kendimizden ve yaşamdan yabancılaşmamızın/uzaklaşmamızın sebebi de olabilir aynı zamanda. Oysa bütün o eksikliklerimize, pişmanlıklarımıza ve çaresizliklerimize rağmen, zaman ve hayat, nasıl ve ne biçimde olacağına kendimizin karar verdiği biçimde ona dâhil ve de müdahil olabildiğimiz oranda, onu geçmişten gelen akışkanlığı içinde daha iyi olandan yana dönüştürebildiğimiz ve bugünde yeniden üretebildiğimiz ve nihayet geleceğe buradan bakabildiğimiz sürece anlam kazanan çok boyutlu bir serüvendir. Ne ömrümüzün ve gücümüzün sınırlı olması bu gerçeği değiştirmektedir, ne de bu sınırlılık halinin çıkmazlarını ve çaresizliklerini aşmak dürtüsü ya da sınırları zorlayan (hatta ütopyalara varacak kertede zorlayan) talepler doğrultusunda geleceğe yüklediğimiz anlamı ve beklentileri geçersiz kılmaktadır..

Sözü nereye mi getirmeye çalışıyorum? Şuraya:  Son günlerde Türkiye’de bir mafya liderinin iddialarını içeren açıklamaları vesilesiyle, etkisi buralara kadar uzanan, tanık olduğumuz olaylar

-üzerine o kadar çok konuşulup yazılıyor ki bu konuları yeniden dillendirmek tekrarın da tekrarı olacak- çok kirli bir dönemden geçtiğimizi apaçık ortaya koyuyor. Son kertede bir sistem krizini işaret eden bu süreçte ‘siyaset-devlet-medya’nın kurumlar, aktörler ve ilişkiler bütünü olarak göründüğünden ne kadar farklı, nasıl yalan ve rezillikler yumağından ibaret olduğu gerçeğinin ayan beyan açığa çıkması, her bakımdan ibretlik bir tablo. Her yeni açıklamayla bu kurumlar ve de aktörler kapsamında bir başka çirkinliğin boy göstermesi (neler yok ki, en tepeden başlayarak uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlarından bol keseden maaşa bağlananlara ve de iş bitirmek için milyonlarca dolar talep edenlerine varana kadar) sürecin ‘arkası yarın’ kıvamında ve acaba bundan sonra sıra kimde merakı ile izlenmesine yol açarken; din, iman, bayrak, millet vurgulu her türlü hamasetin, sahte demokratlığın, sorumlu gazetecilik uydurmacasının gizlediği bin bir pisliğe bulaşmış kirli kimlikler de ardı sıra gün yüzüne çıkıyor.

Bu süreç nereye evrilir, bu kirlenme hali yerini sıklıkla dillendirilen (işte bir başka yalan) ‘temiz toplum-temiz siyaset’ yolunda ciddi adımların atılmasına bırakır mı ya da bu ne oranda mümkün olabilir?

Yetkili ve sorumlu makamların (siyaset ve hukuk) bu konudaki suskunluklarının ve kayıtsızlıklarının - sorunun sebebi olanın o sorunun çözeni olması ne kadar mümkün olabilir ki-  devam ediyor olması umuda ve umutlu olmaya izin vermiyorsa da, ‘kirli’ olanın kirinden arındırılması ve de gerçekten de ‘temiz topluma ve temiz siyasete ulaşmanın vazgeçilmez bir talep olmasının ve de bunun hakikate dönüşmesinin yolunun, siyasi ya da sivil, örgütlü ya da örgütsüz bu taleplerde ısrarcı olan ‘temiz insanların’, sürecin seyircisi olmaktan öteye, dönüştürücü etkin katılımcıları olmaktan geçmektedir.  Başka türlüsü bu kirlenmenin onanması ve bir parçası olmak demektir.

Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche “İnsan kirlenmiş bir nehirdir. Kirli bir nehri ondan hiçbir şekilde etkilenmeden kabul etmek için bir deniz olmak gerekir.” diyordu. Şimdi bütün mesele o kirden arınmayı sağlayacak berrak ve temiz deniz olabilmekte, bu bağlamda hayatı yeniden kurabilmekte.                                                                                                

 

 

 

   

       

 

Bu yazı toplam 643 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar