İdeal ile Siyasi İstismar Arasına Sıkışan Nesiller
Eğitim sistemleri, en temelde bir toplumun geleceğe bırakmak istediklerinin atölyesidir.
Sınıf kapısından içeri giren her çocuğa demokrasi, hukukun üstünlüğü, etik değerler, doğru bilgi, doğru haber alma gibi evrensel değerler ve bilimsel ilkeler öğretilir. Ancak çocuk, okulun kapısından dışarı adım attığı anda yaşadığı ülkedeki yönetim anlayışı derecesine göre bambaşka bir gerçeklikle çarpışır.
Öğrencinin; siyasi istismar, adam kayırma, haksız çıkar elde etme gibi yapısal yozlaşmalarla yüzleştiği o ilk an, modern eğitim felsefesinin en büyük trajedisidir. Bu çarpışma, sadece bireysel bir hayal kırıklığı değil, bir eğitim sistemimiz kırılma anıdır.
Pedagoji, çocuğa emeğin kutsallığını ve başarının çalışarak elde edileceğini öğretir. Fakat çürümüş bir anlayışla yönetilen toplumsal alana gözünü çevirdiğinde gördüğü manzara bambaşkadır: Liyakatin yerini “adam kayırmacılığı”, yeteneğin yerini “torpilin”, gerçeğin yerini ise siyasi manipülasyonun aldığı bir düzen..
Bu durum, genç zihinlerde derin bir bilişsel çelişki yaratır. Kitapların yazdığı dünya ile sokaktaki dünya arasındaki uçurum büyüdükçe, öğrenci şu tehlikeli açmazın ortasına düşer:
"Eğer okulda öğrendiklerim beni başarıya ulaştırmıyorsa ve hile yapanlar, kayırılanlar öne geçiyorsa, ben neden kurallara uymaya devam edeyim?"
Bu soru, toplumsal çürümenin başladığı kırılma noktasıdır.
Eğitimle verilmeye çalışılan etik değerler, pratik hayatta birer "enayi yükü" gibi algılanmaya başlandığında, okul işlevini yitirir. Öğrenci ya sisteme boyun eğip yozlaşmanın bir parçası olmayı seçer ya da derin bir yabancılaşma yaşayarak ülkesine, toplumuna ve geleceğine olan inancını kaybeder. Genç beyin göçlerinin arkasında yatan temel motivasyon, sadece ekonomik yetersizlikler değil, bu adalet ve ahlak açmazıdır.
Öğrenciler, yetişkinlerin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakar. Öğretmenin, liyakatle değil, siyasi bir ilişkiler ağı ile oraya geldiğini sezen bir öğrenciye ilkesel eğitim yapmanız pek mümkün olmaz.
Sonuç; otoriteye, kurumlara ve bilginin kendisine karşı gelişen devasa bir güven krizidir.
Eğitim, toplumsal adalet mekanizmalarıyla senkronize çalışmak zorundadır. Sınıfta demokrasinin erdemini anlatan bir ülkenin, sokakta da hukukun üstünlüğünü kararlılıkla uygulaması gerekir.
Bir eğitim sistemi, yetiştirdiği insan özeliklerinin toplumda karşılık bulmadığını gördüğü an çöker.
Eğer adil, dürüst ve sorgulayan bireyler sistemin dışına itiliyor; biat eden ve çıkar gözeten karakterler ödüllendiriliyorsa, eğitim artık bir "toplumsal kalkınma" aracı olmaktan çıkmış demektir. O noktada okul, sadece hiçbir işe yaramayan diploma dağıtma kurumuna dönmüş demektir.

Anlayana Gülmece
Bekçi
Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak bir bekçi işe almaya kara verir. Bir süre sonra düşünülür ; “Peki talimatlar olmadan bekçi işini nasıl yapacak.” Bir planlama birimi kurulur ve planlamayı yapmak üzere iki kişi işe alınır. Bir süre sonra ; “İşleri yapıp-yapmadıklarını nasıl kontrol edeceğiz” diye düşünülerek İki denetmen işe alınır, biri denetim yapar diğeri raporları yazar. Daha sonra; “Bunların maaşları nasıl hesaplanıp ödenecek” diye tartışılır ve bir muhasebe şefi, bir katip, bir de istatistikçi işe alınır. Derken; “Peki bunlardan kim sorumlu olacak” diye düşünülür ve bir müdür ve iki de müdür yardımcısı işe alınır.
Bir süre sonra, ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları kısmak için bekçi işten çıkartılır…
Okumuş muydunuz?
Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı bir sonuç beklemek aptallıktır.
Anonim.






