Çağıl Günalp

Çağıl Günalp

Henüz söyleyemediklerimiz…

A+A-

Kıbrıs’ın kuzeyi yıllardır kültürel saldırı altındadır. Yıllar içerisinde bu saldırının biçimi, araçları değişse de özü aynıdır. Ada’nın kuzeyinin demografik yapısı değiştirilmiş, adalının yıllar boyunca ürettiği manevi değerler aşağılanmıştır. Yaşanan kültürel saldırı karşısında ise Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanlar, ürettikleri manevi değerleri koruyabilmek için değişik tavırlar, araçlar geliştirmiştir. Bu araçlardan biri de Kıbrıs diyalektidir.

Kültür denen kavram, en basit tabirle belirli bir coğrafyada yaşayan insanların ürettiği maddi-manevi değerler bütünüdür. Kültür, tıpkı dil gibi canlı bir organizmadır. Dil de kültür de başka dillerden, kültürlerden beslenirken, başka dilleri ve kültürleri beslerler.

İnkâr etmiyorum, dil kültürün en önemli öğelerinden biridir. Belirli bir coğrafyada yaşayan insan grubunun toplum olabilmesi için en önemli unsurdur aynı zamanda. Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıs diyalektinin bir başka önemi daha vardır; yazımın girişinde bahsettiğim gibi Kıbrıs’ın kuzeyinde yıllardır yaşanan kültürel saldırı karşısında Kıbrıs ağzı bir mevziiye dönüşmüş, Ada’nın kuzeyinde yaşayan ve bu duruma tavır geliştiren birçok insanın sırtını dayadığı yegâne direnç noktasına evirilmiştir. Lakin adına “Kıbrıs Kültürü” dediğimiz kavramı muhafaza etmek için dili veya ağzı kullanmanın ne rasyonel bir zemini ne de mümkünatı vardır. Herşeyden önce kültür muhafaza edilecek statik birşey değildir. İkincisi kültür yok olmaz, evirilir, dönüşür.

Altını çiziyorum; Kıbrıs ağzı yok olmalıdır, korunmamalıdır demiyorum. Söylediğim; bugün yaşanan kültürel saldırı karşısında tek direnç noktasını bir diyalekte dayamanın bir sonuç vermeyeceğidir ve vermediğidir.
Evet, Kıbrıs’ın kuzeyi bir sömürge kolonisi gibi yönetilmektedir. Yılladır insanı, değerleri, siyasileri aşağılanmakta, insanların iradesi hiçe sayılmaktadır. Sömüren ve sömürülen arasındaki ilişkide dilin ayrı bir önemi vardır. Kıbrıs diyalekti, yıllar yılı sömüren tarafından bir aşağılama unsuru olarak görüldü. Kıbrıs diyalektinin birçok Kıbrıslı Türk tarafından bu kadar fetişleştirilmesinin bir sebebi de kuşkusuz bu aşağılamalardır. Oysa sömüren tarafından bir milliyetçilik unsuru olarak kullanılan dile aşırı anlam yüklemek, onun üzerinden bir reaksiyon geliştirmek de dili bir milliyetçilik aygıtına dönüştürür... Ve maalesef Ada’nın kuzeyinde kendisini solcu, yurtsever olarak tanımlayan birçok insan tarafından bu diyalekt üzerinden mikro milliyetçilik yapıldığına sıklıkla şahit olunuyor.

Evet diyalekt; kimlik, tarih, coğrafya ile ilgilidir. Bugün Kıbrıs’ta hem çok kültürlülüğü savunup hem de dili mikro milliyetçilik aygıtı olarak kullanmak büyük bir çelişkidir...
Buna ek olarak Kıbrıs’ın kuzeyinde oldukça berraktır ki dilin düşünceyi, düşüncenin dili beslemesi noktasında birçok zafiyet vardır. Dil ediniminde, kullanımında yaşanan zafiyet, dilde zengin kazanım sağlayacak bir ortam oluşmasını engellerken, bu durum bildiğini anlatamayan, anlattığını bilemeyen bir kuşak oluşmasını tetikliyor.

Dildeki sıkıntı, düşünce üretimini sınırlarken, düşünsel anlamda yaşanan kabızlığa son vermeden yaşadığımız kolektif travmanın son bulmasını umuyoruz.
Dilden düşünceye nasıl sıçradığımı düşünebilirsiniz bu satırları okurken... Evet, düşüncelerimizi somutlaştıran en önemli araç dilimizdir. Düşünce, dil ile en işlevsel şekilde aktarılır. Düşünce üretiminde dilin etkisini kavramak için bahsetmekte fayda var: toplumlar, dillerinin izin verdiği ölçüde nesneleri, nesnelerin insan ile olan ilişkisini, insanın insan ile olan ilişkisini algılayabilir. Dilde karşılığı olmayan bir nesnenin, olayın düşüncede de karşılığı olamaz.

Bugün, Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıs ağzı ile ideoloji yaratılıyor. Nepotizm hayatın her alanına sirayet etmişken, ahlaki yozlaşma ile tüm etik değerler gün geçtikçe daha da felç edilirken, nesnel zekâdan yoksun bir topluluk olma yolunda emin adımlar ile ilerlerken, kamusal alanlar kaderine terk edilmiş, kamu kurumları acınacak haldeyken dil üzerinden bir ideoloji geliştirmek; saçma olduğu kadar kolaycılıktır da. Eğer ki bu topraklarda özne olmak temel gaile ise, dile sarılmadan önce düşünsel anlamda, toprakta, insan ilişkilerinde nitelikli bir üretim kaygısı geliştirilmelidir. Alman Filozof Martin Heidegger’in altını çizdiği gibi ‘dil, düşüncenin, varlığın evidir’. Üretim ise varlığı sürdürebilmenin mutlak gereği...

Bu yazı toplam 1876 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar