1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Alper Susuzlu ve Baf’tan Mağusa/Maraş’a…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Alper Susuzlu ve Baf’tan Mağusa/Maraş’a…”

A+A-

Ulus IRKAD

(Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz değerli sanatçımız Alper Susuzlu’yla ilgili Ulus Irkad, ortak anılarını kaleme aldı ve onu vefa dolu bir yazıyla andı… Bu değerli yazıyı iktibas ederken, Alper Susuzlu’nun ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileriz… S.U.)

Alper Susuzlu’yu Baf’tan tanıyordum. 1964 yılında üç sene kaldığımız mahallemizde komşuluk da yapmıştık. Ben ilkokul üçüncü sınıf olduğumda, o ve arkadaşları altıncıydılar ve birlikte mahallede birçok etkinliklerimiz olduğunu da hatırlıyorum. Zayıf ve çelimsiz vücuduna rağmen son derece atik, yüksek derecede havaya zıplayan, ele avuca sığmayan bir çocuktu. Baf denizinde birlikte kum üzerinde yüksek atlama çalışmaları yaptığımızı çok iyi hatırlıyorum. Baf’a Ali Atakan gelmeden önce de resimleri, çok güzel ve uyumlu çizgileri olup İlkokul’da da çizimleri beğeni toplayan bir öğrenciydi. 1967 yılında Ali Atakan’ın Baf Kurtuluş Lisesi’ne gelişiyle resim yapması, çizgileri, yağlı boya ile resimler yaparken renklerdeki uyumlu çalışmaları, fırça ustalığı, oldukça göze çarpmaya ve Ali Atakan ile sadece Baf içinde değil, onun öğrencileri arasında Lefkoşa veya Lefkoşa’da ABD elçiliğinde bile sergiler açmış bir öğrenciydi. Küçük yaşlardan itibaren sanata ve tiyatroya eğilimi vardı ama tiyatroyu resim, karikatür yanında seçmesi 1974 sonrasında Aşağı Maraş’ta Maraş Emek Tiyatrosu’nu arkadaşlarıyla kurmasıyla oldu. Kendi gibi Baf’tan ve Kıbrıs’ın çoğunlukla Güneyi’nden ve tabii ki Mağusa’dan arkadaşlarıyla bu tiyatro sanatına da el attı.

 

ULUSLARARASI ÖDÜLLÜ SANATÇI

Alper Susuzlu Karikatür alanında uluslararası ödüller ve mansiyonlar kazanırken, resim sergileri ve resimlerine de devam etti. Tiyatroda 1980’li yıllardan sonra daha fazla Direklerarası mizah tiyatrosuna yöneldi. Ona göre, halkı bu tip tiyatroya çekmenin en büyük etkisinin  bu olacağına inanıyordu ki, zaten Susuzlu bu tip yerlere sanatını yönelteceğinde muhakkak çevresinde bizim gibi arkadaşlarla  da tartışır ve ondan sonra yöneleceği sahayı bir karara bağlardı.

 

AKREP DERGİSİNE YÖNLENDİRME

Beni Akrep Dergisi’nde mizah öyküleri yazmaya o yöneltti ve bu arada Hüseyin Çakmak arkadaşımız da beni Kıbrıs Türk Karikatürcüler Derneği’ne üye yapmıştı. Mizah Öyküleriyle dergiye katkıda bulunanlar; rahmetlik Kutlu Adalı, Zeki Erkut ve ben Ulus Irkad’dı. Akrep’in her sayısında öykülerimiz yayımlandı. Bu arada derneğin Dış ilişkiler sorumluluğu bana verildi ve Dünya Karikatürcüler Üyeliği’ni yazışmalarımla kazandık (FECO). Tabi ki Alper’in de katkılarını unutamam. Bu dönemde Alper’le “Ah Şu Kıbrıslılar!” ve “Salise’nin Bendoları” adlı oyunlarını da birlikte yazdık. Zalihe Susuzlu’nun bu iki oyunda çok değerli katkıları unutulamaz.  Gene bu dönemde “3572 Milkare” adlı yaklaşık 11 metrelik uzun tablo’yu (Kıbrıs’ın 9000 yıllık tarihini anlatıyordu) Alper Susuzlu ve Mehmet Ulubatlı yaptılar ve bu uzun tablonun BM’ye törenle verilişinde ben de görev aldım. Pek tabi ki Mehmet Ulubatlı ve Alper Susuzlu ikilisinin Kıbrıs sanatına, mizahına, karikatür ve tiyatro sanatına bazı zamanlar birlikte katkılarını da burada anmam gerekir. Her iki sanatçımız da bu alanlarda unutulmayacak eserler ürettiler.

 

ULUSLARARASI ALANDA TEMSİLİYET

Alper Susuzlu dış ülkelerde de sergiler açtı ve ülkemizi ve toplumumuzu bu ülkelerde tanıttı. Ta Japonya-Tokyo’ya giderek orada hem karikatür, hem de resim sergisi açtı ve orada da büyük beğeni kazandı Japonya’da günlük gazetelerde hakkında yazılar çıktı. Bazı sergilerinde benim de yazışmalarında onurlandığım katkılarım olmuştur. 1989 yılında geceleyin bir karanlık vakitte Baf’a yaptığımız ziyaret herhalde öykülere geçmeli ve de çok zor bir ziyaret olmuştu. O zamanlar barikatlar daha açılmamıştı. Gene 1990 yılında Londra’ya giderek orada ikimizin yazdığımız bir oyunda birlikte olmamız da unutulamaz ve benim için değerli anılarla doludur.

 

ÇOK BÜYÜK BİR SANATÇI

Alper sanat hayatına Baf’tan başladı. Ona Ali Atakan, öğretmenliği ile yön verenler arasındaydı ama Alper resimde de, karikatürde de kendi karakterini buldu ve uluslararası bir üne de kavuştu. Toplumunun adını da uluslararası alanlarda duyurttu.

3572 Mil kare adlı BM’ye Ulubatlı ile birlikte verdikleri eser adeta bir emek ürünü ve en evrensel eserlerden biridir.

Son zamanlarda ona Mağusa’da alışverişlerde rastlardım. Uzun zamandır onu görememiştim…Bir arkadaş onu ziyaret etmemizi çünkü çok hasta olduğunu söylemişti. Gecikmişim… Beni affetsin… Birlikte, çocukluk, komşuluk, aynı okulda birliktelik, birçok anı ve sanatta da yollarımızın pekiştiği ortak etkinliklerimiz oldu.

Hep aydınlıklar içinde kal sevgili Alper. Senin gibi sanatçılar ne kolay gelir ne de ebediyyen unutulur.

Sanatınla ve seni alkışlayarak, hep aydınlıklar içinde kal…

sayfa-17-alper-susuzlunun-cok-begenilen-cemal-dayi-solina-adli-tek-kisilik-oyununun-2011deki-afisi.jpg

Alper Susuzlu'nun çok beğenilen Cemal Dayı Solina adlı tek kişilik oyununun 2011'deki afişi...

sayfanin-altina-sola-s-17-alper-susuzlu-bir-tiyatro-oyununda-sahnede.jpg

Alper Susuzlu, bir tiyatro oyununda sahnede...


***  BASINDAN GÜNCEL…

“Lefkoşa’ya ulaşamayan Ankara mesajı…”

Pambos Haralambus/ALİTHİA

Ankara’da gerçekleşen Mitsotakis-Erdoğan görüşmesi, tarihi bir atılım sağlamadı ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki köklü ve derin farklılıkları ortadan kaldırmadı. Açıklanan anlaşmalar, ekonomi, enerji, afet yönetimi ve iletişim kanallarının güçlendirilmesi gibi alanlarda işbirliği gibi, sözde ‘ikinci dereceden siyaset’ klasmanına giriyor. Deniz sınırlarının belirlenmesi ve Kıbrıs sorunu gibi büyük meselelerde ise her iki taraf da yerleşik pozisyonlarını korudu.

 

ÖNEMLİ OLAN ATMOSFER

Ancak bu koşullar altında önemli olan anlaşmaların metni değil. Önemli olan atmosfer. Tonlama. Yunan ve Türk liderlerin kullandığı dil. Ve her şeyden önce, sergilenen siyasi irade. Siyasi irade önemsiz bir şey değildir. Liderlerin, hemen siyasi kazanç sağlamayacağını bilseler bile diyaloğa yatırım yapma konusundaki bilinçli tercihidir. Kışkırtıcı söylemlere kapılmadan, iç kamuoyunu dürüstlük ve sağduyu ile yönetme kararıdır. Sonuçların kolay elde edilemediği durumlarda sürece ısrarla devam etmektir.

 

BU İRADE ÇOK ÖNEMLİ…

Yunanistan-Türkiye ilişkilerinde böyle bir irade son derece önemlidir. Farklılıklar karmaşık, tarihsel olarak yüklü ve hukuki açıdan komplike. Hiçbir toplantı, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bunları otomatik veya kolay bir şekilde çözemez. Yine de işbirliği, iyi komşuluk, hatta dostluk için bir yol çizmek, krizleri önlemek için gerekli koşulları yaratır ve krizleri önleyerek çözüm için gerekli koşulların olgunlaşmasını sağlar.

Verilen mesaj iki yönlüdür. Her iki ülkenin iç kamuoyuna: Barış içinde bir arada yaşamak zayıflığın değil, stratejik olgunluğun işaretidir. Uluslararası topluma ise şu mesaj verilir: Atina ve Ankara, istikrarsız bölgemizde istikrarı sağlama sorumluluğunu kabul ediyor.

 

ÇÖZÜMÜ KOLAYLAŞTIRAN ÖNERİLER GEREKİR…

Biz Kıbrıslılar için bu mesajın özel bir önemi var. Açık ve derin farklılıkları olan iki anavatan (çoğu kişi bu terimi sevmese de) siyasi çerçeve olarak işbirliğini seçebiliyorsa, ortak vatanımız hakkında acilen bir anlayışa varmak için yollara ihtiyaç duyan Kıbrıslırumlar ve Kıbrıslıtürkler olarak bizler bunu daha da fazla yapmalıyız.

Kıbrıs’taki siyasi irade, beyanatlar ve büyük sloganlarla tükenemez. Eylem gerektirir. Yeni engeller oluşturmak yerine çözümü kolaylaştıran öneriler gerektirir. Süreci geriye götürmek yerine ilerleten şartlar gerektirir. Zaten üzerinde anlaşmaya varılmış olanları sorgulamak ve yeniden müzakere etmek yerine bunları korumayı gerektirir.

 

KIBRIS’A ULAŞAMADI…

Ankara toplantısı sorunları çözmedi. Ancak belki de aynı derecede önemli bir şeyi vurguladı: diyaloğu seçmek ve uzlaşma aramak siyasi sorumluluk gerektiren bir eylemdir. Ve sabır, azim ve gerçekçilikle çalışma kararlılığı, herhangi bir uygulanabilir çözümün önkoşuludur. Görünüşe göre, Kıbrıs’a henüz temas etmemiş bir konu.

(ALİTHİA gazetesinde 13.2.2026’da yayımlanan Pambos Haralambus’un yazısı, PENNA tarafından Türkçeleştirildi…)


“Hoşçakal eski dünya…”

Hristalla Hacıdimitriu/FİLELEFTHEROS

Yirmi yıl önce, Stathis Çakurusianos, artık var olmayan bir dünyanın kalıntıları gibi görünen insanlarla yaptığı sohbetleri içeren kitabına bu başlığı seçti.

Bu başlık, Kanada Başbakanı’nın geçen hafta Davos’ta yaptığı konuşmaya mükemmel bir şekilde uyuyor. “Biliyoruz,” dedi açıkça, “eski düzen geri gelmeyecek. Onun yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Ancak, bu kırılmadan daha büyük, daha iyi, daha güçlü ve daha adil bir şey inşa edebileceğimize inanıyoruz.”

Mark Carney’nin konuşması haklı olarak dünya çapında haber oldu ve şimdi tarihi olarak nitelendiriliyor. Bu kadar çalkantılı bir dünyada, bir politikacı—bir entelektüel değil—bunu mutlak bir düşünce netliği ile, gerçekçi bir şekilde, duygusallığa kapılmadan, sahte umutlar satmadan ve de en önemlisi, dünyanın sonunu vaaz etmeden anlatmayı başaran biri vardı. Bunun yerine, bir öneride bulundu.

Gerçekliği şekil alırken görmemizi, durduğumuz yeri belirtmemizi ve işbirliği yoluyla katkı koymamızı önerdi.

“Bu, orta güce sahip olanların görevidir; kalelerden oluşan bir dünyada en çok kaybedecek ve gerçek işbirliğinden en çok kazanacak olan ülkeler. Güçlüler güce sahiptir. Fakat, bizim de sahip olduğumuz bir şey var: rol yapmayı bırakma, gerçekliğin adını koyma, kendi içimizde gücümüzü inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesi,” diye vurguladı ve Kanada gibi orta güce sahip ülkeleri ortak bir cephe oluşturmaya çağırdı.

Bankacılık sektöründen bir ekonomist olan Mark Carney, konuşmasına Václav Havel’in “Güçsüzlerin Gücü” adlı denemesinde komünist rejimin nasıl bu denli uzun bir süre ayakta kalabildiğini anlattığı bölüme canlı bir atıfla başladı.

Çekoslovakya’nın dağılmasından önceki son cumhurbaşkanı Havel, her sabah dükkanının vitrinine “Dünyanın tüm işçileri, birleşin!” yazılı pankart asan bir manavdan bahsetmişti.

Manav buna inanmıyordu, ancak rejimi memnun etmek ve sorun yaşamamak için bunu yapıyordu. Herkes aynı şeyi yapıyordu. “Ve her sokaktaki her dükkan sahibi aynı şeyi yaptığı için sistem sadece şiddetle değil, sıradan insanların özel olarak yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılmasıyla da ayakta kalıyor.

Havel buna ‘yalan içinde yaşamak’ diyordu. Sistemin gücü, gerçekliğinden değil, herkesin sanki o gerçekmiş gibi davranmaya istekli olmasından geliyor, ve kırılganlığı da aynı yerden geliyor. Tek bir kişi dahi rol yapmayı bıraktığında, manav tabelasını kaldırdığında, illüzyonda çatlaklar oluşmaya başlıyor.”

Bizim yaşadığımız da bir yanılsamaydı — bir formül bulunmuş olsa da, genel olarak işleyen bir uluslararası düzen. “Uluslararası kurallara dayalı düzenin kısmen sahte olduğunu, en güçlülerin uygun durumlarda kendilerini her şeyden muaf tutacağını, ticaret kurallarının asimetrik olarak uygulandığını biliyorduk. Ve uluslararası hukukun, sanık veya mağdurun kimliğine bağlı olarak değişen bir titizlikle uygulandığını biliyorduk.

Bu kurgu kullanışlıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası, kamu mallarının sağlanmasına, deniz yollarının açılmasına, istikrarlı bir finansal sistemin kurulmasına, kolektif güvenliğin sağlanmasına ve anlaşmazlıkların çözülmesi için gerekli çerçevelerin desteklenmesine yardımcı oldu.

Bu yüzden de, pankartı pencereye astık.”

Ancak bugün tabelayı indirmemiz gerekiyor, çünkü Kanada Başbakanı’nın da belirttiği gibi, entegrasyon sizin bağlılığınızın kaynağı haline geldiğinde, entegrasyon yoluyla karşılıklı yarar sağlama ‘yalanı içinde’ yaşayamazsınız”.

Hal böyle olunca dünya, bir kez daha kendini bir dönüm noktasında buluyor. Güçlülerin iyi tarafında durmak için onlara alkış tutmak yerine, direnmeli ve eskisinden daha iyi olacak yeni bir dünya inşa etmeye çalışmalıyız.

Umut var mı?

(FİLELEFTHEROS’ta 1.2.2026’da yayımlanan Hristalla Hacıdimitriu’nun yazısı PENNA tarafından Türkçeleştirildi…)

Bu yazı toplam 441 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar