1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Yıllar geçti aradan ama ben unutmadım…
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Yıllar geçti aradan ama ben unutmadım…

A+A-

BİR ŞİİR…

Napoleon Terzis, 1963’te bazı Kıbrıslıtürkler’i öldürdüğü ileri sürülen bir Kıbrıslırum’a öfkesini şiiriyle dile getirdi… Yaptıklarına pişmanlık getirmeyişini unutmadım…”

 

1963 yılında yedi kişilik bir aileyi (anne-baba ve beş çocuk) ve bir yaşlı adamı öldürdüğü ileri sürülen bir Kıbrıslırum’a olan öfkesini, Kıbrıslımaronit arkadaşımız, şair Napoleon Terzis, bir şiiriyle dile getirdi.

Bazı Kıbrıslıtürkler’i öldürdüğü ileri sürülen sözkonusu şahıs, Napoleon Terzis’e sosyal medyada “arkadaşlık” teklif edince, Napoleon Terzis buna çok öfkelendi ve bir şiirle öfkesini dile getirdi…

Savaş karşıtı bu şiirini ve yine savaş karşıtı bir diğer şiirini bizimle da paylaştı… Bunlar Rumca olarak kaleme alınmış şiirlerdi… Biz de bu şiirleri çok değerli arkadaşımız, barış aktivisti ve öğretmen Maria Hrisantu’ya göndererek ondan bu şiirleri İngilizce’ye çevirmesini rica ettik…

Yedi kişilik bir aileyi ve bunlardan ayrı olarak sekizinci yaşlı bir Kıbrıslıtürk’ü öldürenler arasında bulunduğu söylenen sözkonusu Kıbrıslırum, yaşlı adamın kızını da öldürmeye çalışmış ama bunu başaramamış diye söylentiler de bulunuyor…

Maria Hrisantu’nun İngilizce’ye çevirdiği Napoleon Terzis’in bu iki şiirinden birisini biz de okurlarımız için Türkçeleştirdik…

Bugün okurlarımızla bu şiiri paylaşmak istiyoruz… Napoleon Terzis’e yazdığı bu şiirleri bizimle paylaştığı için çok teşekkür ederiz… Maria Hrisantu arkadaşımıza da bu şiirleri Rumca’dan İngilizce’ye çevirdiği için çok teşekkürler…

 

Ne cüretle!

Napoleon Terzis

Sen katil, sen dünyanın pisliği, ne cüretle!
Ne cüretle bana arkadaşlık teklifi gönderdin?
Sekiz masum insanı soğukkanlıkla öldürdün
Hiçbir pişmanlık göstermedin,
Babaları ve anneleriyle birlikte beş çocuğu, canlı canlı bir kuyuya attın
Başkaları için hiç kötülük düşünmeyen masum insanlardı onlar…

Beş çocuğu öldürüp insaf göstermedin
Ve bunlardan birisi “Acı bana, ben güzel bir çocuğum!” diye haykırdığında
Ne söyledin? Hatırladın mı ne söyledin?
“Sen Türksün! Ölüsün!” dedin
Beş bebek pislik adam, kimseye zararı olmayan
Tek talihsizlikleri senin eline düşmekti
Ve o yaşlı adam, kalbinde yalnızca sevgi ve iyilik bulunan yaşlı adam,
O sana ne yapmıştı, lanetli adam?

Hiç ceza çekmedin ve gururla şişindin
Korkunç cinayetinin kanına bulanmıştı vicdanın
Yıllar geçti aradan ama ben unutmadım
Yaptıklarına pişmanlık getirmeyişini unutmadım
Sen asılmayı hak ediyordun, köpeklere atılmayı
Ama bir kahraman gibi gösteriş yapıyordun
Eylemleriniz Türkiye’yi getirdi buraya, toprağımızı almaya
Genç insanlar öldürüldü, bebekler öksüz kaldı
Kadınlar dul kaldı, gözyaşları kurudu
Senin işlediğin suçların ceremesini binlerce insan ödedi
Pek çok cesur insanın kanı aktı…

O bebekleri nasıl öldürdüğünü hatırlar mısın, sen pislik herif?
Ondan sonra nasıl gözüne uyku girebildi?
Çocukların, belki de torunların vardır şimdi.
Onlara bu “cesur” eylemlerinden söz ediyor musun hiç?
Ve şimdi bana bir mesaj gönderip arkadaşım olmak istiyorsun
Ölüm dağıtan bir adamla ortak ne yanım olabilir benim?
Bir karıncaya bile zarar vermedim, kendi dilediğimce seçtim dostlarımı
Senin gibi bir yaratığın onların arasında yeri yoktur
Cehennemde lanetlenip sonsuza kadar yanasın
O kötü ruhun bedenini terk edinceye kadar…

(Rumca’dan İngilizce’ye çeviren Maria Hrisantu, İngilizce’den Türkçe’ye çeviren Sevgül Uludağ – Temmuz/Ağustos 2019)


 


 

Kıbrıs’ta çatışmaların bölüp parçaladığı aileler… (3)

Androligulu Hasan ile Druşalı Hambu’nun aşkını ve bu aşktan ötürü yaşadıkları her iki toplumdan da büyük baskıları ilk kez Belfast’ta uluslar arası bir barış konferansında Kıbrıslı ünlü film yönetmeni Panikos Hrisantu ile Kıbrıslı akademisyen, şimdilerin Avrupa Milletvekili Niyazi Kızılyürek’in ortak filmi “DUVARIMIZ”da izlemiştim…

Panikos Hasan ile Hambu’nun hikayesinden o kadar etkilenmişti ki, “Akama” filmini de onların aşkının üstüne kurdu… Akama filmi, Avrupa’dan ve Kıbrıs Cumhuriyeti Eğitim Bakanlığı’ndan finansmanla çekilmiş ancak sonraları henüz film gösterime girmeden Eğitim Bakanlığı, bu filmi sansürlemek istemiş, Panikos Hrisantu da buna razı olmayınca, Eğitim Bakanlığı’nın vermesi gereken parayı alamamış ve iflasa sürüklenmişti… “Akama” filmi, özellikle Kıbrıs’ın güneyinde aşırı sağcıların çok ağır saldırısı altında kalmış, Panikos Hrisantu ölümle tehdit edilmiş, bu filmi göstermek isteyen sinemalar da tehdit edilmişti yıllar önce…

Kıbrıs’ta çatışmaların bölüp parçaladığı ailelere ve de toplumlara çarpıcı bir örnekti Hasan ile Hambu’nun gerçek yaşam öyküsü… Hem Hasan, hem de Hambu vefat ettiler, yan yana defnedildiler… Panikos Hrisantu onları yalnızca bir “film konusu” olarak görmedi, yakın dostları oldu… Ölüm yıldönümlerinde her yıl onlar için anma toplantıları düzenliyor… Bu iki toplumlu anma toplantılarının sonunda Hasan ile Hambu’nun yan yana olan mezarları da ziyaret ediliyor…

Bekir Azgın abimiz, beş yıl önce bugünlerde, Panikos Hrisantu’nun Hasan ve Hambu’ya ilişkin bir makalesini Rumca’dan Türkçe’ye çevirerek HAVADİS gazetesindeki köşesinde yayımlamıştı… Dr. Bekir Azgın abimiz, bu konuda şöyle diyordu:

“Bir aşk hikâyesi

Bekir Azgın

Androligulu Hasan’ı hiç tanımadım ama hayat hikâyesi beni etkiledi. Geçenlerde ölmüş ve Panikos Hrisanthu onun hakkında bir yazı yazdı. Panikos’un “Akama” filmini seyredenler bazı şeyler anımsayacaklardır. O yazıyı tercüme edip siz okurlarımla da paylaşmak istedim:

“Bilge bir insandı. Konuştuğu zaman Homer’i dinliyor izlenimini edinirdiniz. Topraklarımızın arada bir yetiştirdiği bir bilgelikti bu. Atalardan çocuklara nakledilen ve insanın kedi hayat tecrübeleri sonucu edindiği bir bilgelik. Androligulu fakir çoban Hasan’a sunulan deneyim ve dersler konusunda hayat ona çok cömert davrandı.

Daha 10 yaşında iken babası onu Akama’da Rum bir çobanın yanına çırak olarak gönderdi. Bu insanların artık onun ebeveynleri gibi olacağını söyledi. Haç çıkarmalarından ve ‘Hristozum’ veya ‘Banayiam’ demelerinden rahatsız olmamasını tembih etti. “Tanrı birdir; onlar ona Hristos derler, biz de Allah deriz” diye ekledi.

Ne var ki 10 yıl sonra cahil babasının sözde ve pratikte uyguladığı hayat felsefesinin Kıbrıs gerçekleri ile çakışmadığını farketti. Kin dolu 50’li yıllarda başka rüzgârlar esiyordu: Milli hedefler, fanatiklik, toplumlar arası çatışmalar.  

Hasan ile Hambu seviştikleri zaman iki köy arasında savaş çıkmasına ramak kalmıştı. Druşalılar o ‘Türk’ten ‘kendi’ kadınlarını geri almak amacıyla ellerinde çatallar (dirgenler), tüfekler ve kazmalarla Androligu’yu bastılar. Kimse, iki insanın birlikte yaşamak isteklerine saygı duymak gereğini duymadı.

Aşkları macera dolu bir mücadeleye dönüştü. Ama aşkları büyük olduğu için iki ateş arasında kalmış olmalarına rağmen birlikte yaşamayı başardılar.

1975 yılında Androligulu Kıbrıslı Türkler, Kuzey’e göç ettikleri zaman geride bir tek Hasan kaldı. Köyü terk etmek istemeyen sevgilisi Hambu’nun hatırını kırmadı. Uçsuz bucaksız bir mandraya dönüşen ıssız köyde tek başlarına yaşadılar. Bir aşk yüzünden dışlanmışlardı ve sürgün edilmiş gibiydiler. Evin duvarında Banayia’nın (Meryem ananın) ikonları asılıydı. “Karım Hristiyan’dır” diyordu Müslüman Hasan “insan neye inanıyorsa ona inanıyor”. Farklılığa hoşgörü ve saygı, hayatının düsturu idi.

Hambu 2007 yılında öldü. Bu ölümle ilgili çarpıcı bir olaya şahit oldum. Hambu Lefkoşa Genel Hastanesi’nde hasta yatarken son günlerinde arada bir Hasan’ı karısını ziyaret etmeye götürürdüm. Davarını ya mandrada bırakır veya birini onlara bakması için ayarlardı. Bütün gün başucunda kalırdı ve ikindileri geri Poli yöresine dönerdik.

Bu ziyeretlerden birinde Hasan açıkça ona ölümden söz etti. Orada ben de vardım ve kendisine mealen şöyle dedi: “Be karı, sana bir şey soracağım ama beni yanlış anlama. Önce kimin öleceğini kimse bilmez. Ben de önce ölebilirim, sen de. Oğlumuz bana öldüğün zaman kendi köyüne gömülmek istediğini söyledi. Bu doğru mu? Söyle de bileyim.” Hambu doğru olmadığını söyledi. “Sen nereye gömüleceksen ben de oraya gömülmek isterim” dedi “Hayatta da birlikte, ölümde de birlikte”. Sadece bir ihsan istedi; cenazesi Hristiyan dinine uygun olarak yapılsın. Hasan öyle olacağına dair kendisine söz verdi. Karısının kararından memnun olmuştu, karısını Androligu’ya gömme hakkı doğmuştu.

Hambu ölünce papazlar cenaze törenine katılmayı reddettiler. “O bir Hristiyan değildi” dediler “çünkü çocuklarını vaftis etmedi.” Müslüman olan Hasan karısına söz verdiği gibi ona Hristiyan bir cenaze töreni yaptırmak için savaş veriyordu. Şizofrenik ülkemizde sürrealist olaylar oluyordu: Müslüman bir koca, karısına Hristiyan bir tören düzenlemeye çalışıyordu ama Hristiyanlar bunu kabul etmiyorlardı. Müslüman biri uygulamada sevgi için mücadele ediyor ama sevgi dininin temsilcisi olduklarını iddia edenler, kin ve nefretin taraftarları gibi davranıyorlardı. Hasan elinde devletin verdiği Hambu’ya ait resmi bir kimlik kartıyla başpiskoposa gitti. Kartın üzerinde “Haralambiya Mustafa” yazıyordu (Hambu, Haralambiya’nın kısaltılmış şeklidir – BA). Adı bile Hambu’nun bir Hristiyan olduğunu kanıtlıyordu. Başpiskopos kani oldu ve Hambu komşu köyün kilisesinde yapılan cenaze töreninden sonra Androligu’da toprağa verildi. Cahil bir çoban olan Hasan, kendinden daha okumuş olan “aydın” kişilerle sonunda altın orta bir yolu bulmuş oldu: Karısını köydeki Müslüman mezarlığına gömmesi hakaret olurdu. Orası Müslümanlara aitti. Müslüman mezarlığının yan tarafında uygun bir yer buldu, orasını telledi ve karısını oraya gömdü. Mezarını yaptırdı ve başucuna bir de istavroz dikti. Her sabah gidip onu ziyaret ederdi.

Vasiyet bıraktı: Kendi sırası gelip öldüğü zaman onu Hambu’nun yanına gömsünler ve İslâm geleneklerine uygun olarak mezar taşına “Ruhuna Fatiha” diye yazsınlar. Benden de mezarlarına bir Kıbrıs bayrağı asmamı istedi. İsteğini milli kimliğini inkâr etme olarak yorumlamıyorum. Ama sembollere aşırı değer veren milliyetçiliğe reddiye olarak algılıyorum.

Kardeşim, sana söz veriyorum, senden önce ölmezsem isteğin doğrultusunda mezarlara o bayrağı dikeceğim. Ve düşünüyorum da insanların çoğu senin gibi düşünseydi ve sizinki gibi bir hayat sürseydi, içinde yaşadığımız dünya çok daha güzel olacaktı.”

(Havadis – Dr. Bekir Azgın’ın Panikos Hrisantu’nun makalesinin çevirisi ve kendi köşesindeki makalesi - 3 Ağustos 2014)

Androligulu Hasan Mustafa, 23 Temmuz 2014’te 79 yaşında vefat etti. Geride Panikos Hrisantu’nun ve Niyazi Kızılyürek’in “DUVARIMIZ”da kendi gerçek görüntüsü, Hambu’yla birlikte anlattıkları kaldı… Ve yine Panikos Hrisantu’nun Hasan ile Hambu’nun aşkından esinlenerek 2006 yılında çektiği “Akama” filmi kaldı…

Tüm zorluklara karşı direnen Hasan ile Hambu’yu biz de saygıyla anıyoruz…

 

 

 

Bu yazı toplam 931 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar