1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Türkiye’nin “soyadı” macerası ve Kılıçdağı’nın hikayesi…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Türkiye’nin “soyadı” macerası ve Kılıçdağı’nın hikayesi…”

A+A-

***  “1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca herkesin bir soyadı olması mecburi hale geldi. Çoğu örnek ve yerde soyadları aslında devlet tarafından dağıtıldı. Bu dağıtım yapılırken bir yandan milliyetçi Türkçü ideoloji takip edildi ama bir yandan da, hem keyfî hem zorba davranıldı. Ülkenin dört bir yanına gönderilen nüfus memurları astığı astık, kestiği kestik birer paşa gibi davrandılar. Yetki ve inisiyatifleri genişti, soyadınızı onlara beğendirmek zorundaydınız… Asimilasyon motivasyonu çok açıktı…”

Ohannes Kılıçdağı

Türkiye’nin soyadı macerası ilginçtir. Türkiye siyaseti, toplumu ve Cumhuriyet ideolojisi hakkında önemli ipuçları barındırır. 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca herkesin bir soyadı olması mecburi hale geldi. Çoğu örnek ve yerde soyadları aslında devlet tarafından dağıtıldı. Bu dağıtım yapılırken bir yandan milliyetçi Türkçü ideoloji takip edildi ama bir yandan da, devlet işleyişinde alışık olduğumuz üzere, hem keyfî hem zorba davranıldı. Ülkenin dört bir yanına gönderilen nüfus memurları astığı astık, kestiği kestik birer paşa gibi davrandılar. Yetki ve inisiyatifleri genişti, soyadınızı onlara beğendirmek zorundaydınız. Emine Gürsoy Naskali’nin, ‘Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikâyeleri’ başlıklı bir derlemesi var. İnsanlarla konuşarak soyadlarının nasıl alındığının veya verildiğinin hikâyesini dinlemiş ve bir kitapta toplamış. Analiz açısından çok güçlü olmasa, soyadı meselesinin ideolojik yönünü görmezden gelse de, çok örneği bir araya getirmesi açısından faydalı bir kitap.

Memurların keyfiliğini göstermesi açısından, bu kitaptan bir örnek olay aktarmakta fayda var. Nüfus memuru bir köye gidiyor, sırayla evleri gezip soyadı kaydediyor veya ‘veriyor’. Evin birinde sadece bir çocuk görüyor, “Baban nerede?” diye soruyor. Çocuk da, “Dam basıyor” diyor. Bilmeyenler için, toprak damları ara ara ağır bir taşla sıkıştırıp sertleştirmek gerekir ki su sızdırmasın. O işleme de o yörede ‘dam basmak’ deniyormuş. Çocuk öyle deyince, memur “Tamam”, demiş “sizin soyadınız Dambasan olsun.” İnsanın “Adam iyi ki başka bir iş üstünde değilmiş!” diyesi geliyor.

Tabii, hikâyelerin hepsi bu kadar komik veya yumuşak değil. Asimilasyon motivasyonu çok açık. Örneğin, Kürtlerde içinde ‘Türk’ geçen soyadları epey yaygındır. Emine Gürsoy Naskali sormadı ama, bizim soyadımızın hikâyesi de bu minvalde ilginç bir örnek olabilir. Şöyle ki, ‘Kılıçdağı’ aslında bizim ailenin soyadı değil. Bilindiği gibi, Hıristiyan ve Musevilerde 1934’ten önce de soyadı kullanımı zaten var. Bizim ailenin esas soyadı Mazmanyan. Nüfus memuru bizimkilerin köyüne geliyor, masayı kuruyor, köylüler masanın karşısında kuyruk oluyor. Sırası gelen kendi soyadını deftere kaydettiriyor. Sıra dedeme gelince, haliyle “Mazmanyan yaz” diyor. Söylemesi ayıp, nüfus memuru, “Hastir ordan gâvuroğlu, öyle soyadı olmaz” diyor. Dedemin de inadı tutunca, olurdu-olmazdı, çekişmeye başlıyorlar. Derken, nüfus memuru ve yanındakiler başlıyorlar dedemi dövmeye. Dövüyorlar ama bir türlü hırslarını alamıyorlar, dedemde ağız burun dağılıyor. Sırada dedemin arkasında duran köylüsü bakıyor olacak gibi değil, dedemi dayaktan kurtarmak için araya giriyor, “Durun” diyor, “bırakın adamı dövmeyi, bizim soyadımız Kılıçdağı olacak, onunkini de Kılıçdağı yazın.” Memur ikna oluyor, böylece bizim soyadımız da Kılıçdağı oluyor. Sonuçta bugün, bizimle aileyle hiçbir ilgisi olmayan Müslüman bir Kılıçdağı ailesi var. Kılıçdağı nedir diye soracak olursanız, bizimkilerin köyünün yakınında, dağ değil ama hallice bir tepenin adı. Babam oraya koyunları otlatmaya götürdüğünden bahsederdi. Herhalde, sırada dedim arkasındaki adamcağız kendine soyadı ararken etrafına bakınıp bu tepeyi görünce, “Dur” dedi, “biz bunu kendimize soyadı yapalım.” Allahtan adam münasebetsiz bir soyadı seçmemiş, yoksa biz de ister istemez o soyadını taşıyor olacaktık. Ya da dedemin arkasına başka biri düşseydi, bizim soyadımız da belki başka olacaktı. Gerçi, bu soyadı bana yurtdışında çok zorluk çıkarıyor, çünkü hem içinde Türkçe karakter çok, hem de yabancılar için telaffuzu zor. Ama buna da şükür...

(AGOS – Ohannes KILIÇDAĞI – 24.8.2017)


BİANET.ORG

***  6/7 Eylül 1955 sırasında Büyükada’da olan Diamandi İliadis, ailesiyle birlikte yaşadıklarını bianet’e anlattı…

“Bizi kovarak değil, her gün biraz daha korkutarak kaçırdılar…”

Tuba AKYOL

6/7 Eylül 1955 sırasında Büyükada’da olan Diamandi İliadis, ailesiyle birlikte yaşadıklarını bianet’e anlattı.

6/7 Eylül 1955’in 62. yıldönümünde, bir gecede Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan İstanbul Rumlarından İliadis Ailesi’nin en küçük çocuğu Diamandi İliadis’le o günleri konuştuk.

Pogrom sırasında ailesiyle birlikte Büyükada’da olan, ardından Atina’ya yerleşen ve artık sadece yazları Büyükada’ya gelen Diamandi İliadis, kendisini “Eski Büyükadalı” olarak tanımlıyor.

“O yılları konuşursak çok ağlarız” diyen İliadis de onbinlerce Rum gibi bir gecede Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış.

Kendisini “Eski Büyükadalı” olarak tanımlayan İliadis, 6-7 Eylül olayları ve sonrası için “O günlerde Büyükada berbat bir haldeydi, adadaki Rumları kovdular, akşam kahvede oturanlar sabah 6 vapuruyla ansızın gidiyordu. Akrabası Yunan olanlar Yunanistan’a gidebilme konusunda daha şanslıydı ama yaşam hepimiz için oldukça zorlayıcıydı” diyor.

mr.jpg

“Babamın yolunu kesip pantolonunu indirdiler”

Olayların yaşandığı tarihlerde çocuk olan İliadis bir gece babası Yorgo İliadis’in üstünde pantolon olmadan sadece iç çamaşırıyla ağlayarak eve geldiğini anlatırken tekrar o günleri yaşar gibi oldu.

Babasını iç çamaşırıyla kapıda gördüğü anı anlatan İliadis o günü şöyle aktarıyor:

“Tabii o zamanlar çocuk olduğum için babama “Sana ne oldu, denize mi düştün?” diyerek gülmüştüm.

“Oysa şimdi o anı hatırladıkça ağlarım, meğer o gün babamın yolunu kesip Ada’yı terk etmesi için tehdit etmişler, bu da yetmezmiş gibi pantolonunu indirip götürmüşler.”

 

“Babam bir gece ağlayarak anneme ‘Gideceğiz Eleni’dedi”

Babası Yorgo İliadis’in Rumlara karşı yapılan tüm baskılara direndiğini söyleyen Diamandi Türkiye’den ayrılışlarını da “Bizi evimize girip kovarak değil, her geçen gün biraz daha korkutarak kaçırdılar” sözleriyle anlatıyor.

“Babam, Yunanistan’a gidersek ne yer ne içeriz nasıl geçiniriz, diye düşünür, annemin tüm korkularına rağmen Türkiye’de yaşamaya devam etmek istediğini söylerdi.

“Tüm bunlara rağmen bir gece ağlayarak ‘Gideceğiz Eleni’ dediğini duydum. Bizi evimize girip kovarak değil her geçen gün biraz daha korkutarak kaçırdılar.

“Pantolon olayı babamı çok sarsmıştı. Yunanistan’da hiç bir şeyimiz olmasa da huzurumuz olur dedi ve istemeyerek de olsa toplanıp Atina’ya gittik.

“Şimdi annem de babam da hayatta değil. Babam göçten on yıl sonra stres ve kanserden dolayı hayatını kaybetti. Annemi de 2000 yılına yakın bir tarihte kaybettim. Tüm bu yaşananlardan sonra her yıl bu adaya gelip aile evimizdeki hatıralarda yaşıyorum.”

 

* Fotoğraf: Fahri Karaman

(BİANET.ORG - Tuba Akyol – 6.9.2017)

DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 1231 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar