1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Masumiyetini kaybeden ada…7
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Masumiyetini kaybeden ada…7

A+A-

Yaşamını Avustralya’da sürdüren Tserili Spiro Konstantinu, 1958, 1963 ve 1974’ten hatıralarını anlattı…

 

Spiro Konstantinu’nun, Masumiyetini kaybeden Kıbrıs’ın geçmişiyle ilgili röportajımızın devamı şöyle:

SPİRO KONSTANTİNU: Madem ki ceplerinden sallanan silahlardan korkmuyorduk, demek ki bizde büyük silahlar olmalı diye düşünüyordu bu EOKA-B’ciler! Hem da otomatik silahlar! Çünkü kendilerinde tabanca vardı, demek ki bizde otomatik silahlar olmalıydı!
Onlara incitirdim ve “Be! Cebinizden silahlarınızı alıyorum ha!” derdim, benilerlerdi oturdukları yerde! “Teksas’ta kavboyculuk mu oynarsınız!” derdim. “Aptallık yapmaktan vazgeçin!” derdim. Bazıları arkadaşımdı, onları okuldan tanırdım.
Bir gece kahvehaneye bir bildiri astılar ve “Aşağıdaki isimler bu kahvede istenmeyen kişilerdir – buraya giremezler” diye yazdılar. Benim ismim, kardeşimin ismi falan vardı bu listede.
Onlara giderek “Bu şeyi kim astı buraya?” dedik.
Bildirinin altında “Komite” yazıyordu.
Bir tanesi bize “Görmez misiniz? Komite yazar” dedi.
“Komite da kim oluyor?” dedik.
“Komite’nin kim olup olmadığı önemsizdir, artık bu kahvede istenmiyorsunuz” dediler.
“Bilirsiniz?” dedik kendilerine, “hiç da kaçmayız buraştan! Kimin cesareti varsa, gelip bizi dışarı atsın bakalım!” dedik.
Bunlar, EOKA-B’nin merkezinde meydana geliyor, kahvehanede, ceplerinde de tabancaları var!
Sonuçta hükümeti devirmeyi başarmışlardı 15 Temmuz’da. Ben 17 Temmuz’da ABD’ye gidecektim, o nedenle 15 Temmuz’da Lefkoşa’daydım, son gün alışverişleri için ve ilk patlamaları duymuştuk. Köye geri döndüm. Ancak köye dönerken Cumhurbaşkanlığı sarayının yanından geçmek durumundaydım – oradan geçemedik, İngiliz Okulu’nun arkasından geçtik köye gitmek için. Cumhurbaşkanlığı sarayının havaya uçurulduğunu görebiliyordunuz, büyük bir ateş topu vardı! Bir bombanın patlamasını izler gibiydi! 08.20’de başlamışlardı – biz Lefkoşa’nın merkezinden otobüsle hareket edinceye kadar trafikte İngiliz Okulu’nun arkasına gelinceye kadar herhalde aradan bir saat falan geçmişti. O saatte artık Cumhurbaşkanlığı sarayındaki savunma çökmüştü. Makarios oradan ayrılıncaya kadar sarayı savunmuşlardı. Sonra da saldırganlar, sarayı havaya uçurmuştu…
Otobüste benimle birlikte olan birisi bunu kutlamaktaydı!
Bu adama “Eğer bugün bunu gerçekten başarırsanız, haftasonuna kadar ya öleceksin, ya da başında bir fes olacak!” dedim.
“Palavra!” demişti bu adam.
“Bekle da gör” demiştim kendisine.
Köye döndüğümde bazılarının etrafta kalaşnikoflarla dolaşmakta olduğunu gördüm. “Devriye” geziyorlardı! Bunlardan birine baktım, gidip onu tutup kulaklarını çekmek geldi içimden!
Kahveleri geçtim, bir terzi vardı, erkeklere takım elbise dikerdi.
Ona “Sence ne yapmalıyım?” demiştim.
“Dikkatli olmalısın” demişti bana.
“Neden?” demiştim.
“Çünkü senden korkuyorlar ve eğer onlara sorun çıkarırsan seni vuracaklar” demişti. “Kötü bir şey yapmış olduğun için vurmayacaklar seni, senin onları vurmandan korktukları için vuracaklar seni!” demişti.
“Ama deliliktir bu!” demiştim terziye… “Şunlara baksana! Bunlar bildiğimiz insanlar değil mi?” demiştim. “Köyümüzde insanları tutuklasınlar, şunu yapsınlar, bunu yapsınlar!”
Eve dönerek kardeşime “Köyden ayrılmalıyız” demiştim.
“Neden ki?” demişti bana.
“Çünkü bunlar gelip bizi tutuklayacaklar… Köyün ortasında neler olup bittiğini gördüm çünkü” demiştim.
Kardeşim, “Hiçbir yere da gitmem çünkü biz kimseye yanlış bir şey yapmadık ki” demişti.
“Tamam” demiştim, “ama olacak olanlara hazırlıklı ol çünkü gelip tutuklayacaklar bizi…”
“Hiç umurumda değil” demişti kardeşim, “ne isterlerse yapsınlar… Biz yanlış hiçbir şey yapmadık…”
Kardeşime, “Bu insanlar mantıklı ya da adil değildir” demiştim… “Bu insanlar önyargılarıyla hareket ederler…”
O da bana “Hiçbir yere da gitmiyorum” demişti. “Ailemiz vardır” demişti.
Evli değildi kardeşim ama annemiz vardı, babamız vardı, kızkardeşimiz vardı… Kızkardeşimizin kocası ki evi bizim evin yanındaydı, o da aynı şeyi söylemişti.
“Karım var, iki çocuğum var, hiçbir yere da gitmeyeceğim” demişti.
Darbeden iki gün sonra, 17 Temmuz’da EOKA-B’cilerle dolu iki landrover gelmişti. Bunları köye çağırmışlardı çünkü köydeki EOKA-B’cilerin gelip bizi tutuklamaya cesaretleri yoktu! Destek çağırmışlardı dışarıdan! İki landrover gelmişti dışarıdan, yaklaşık 30 tane EOKA-B’ci! Köy meydanına gelmişler ve papazı almışlardı… Önce insanları köy meydanında toplamışlar, onları sorguya çekmeye başlamışlar, sonra da köydeki EOKA-B’cilerin kendilerine verdiği bir isim listesini çıkarmışlar ve papaza “Filanın ve falanın evi nerededir?” diye sormaya başlamışlardı…
Papaz da “Buraştan yukarı doğru gitmeniz lazım” demişti…
Papaz solcu falan değildi… Ancak papaza dönüp “Sen yolun tam ortasından gidecen, biz da seni takip edeceyik” demişlerdi.
Sonra da kalaşnikoflarla tam kulaklarının yanından ateş etmişlerdi…
Böylece papaz sağır oldu…
Papaz öldüğü zaman ileriki yıllarda, sağır olarak ölmüştü…
Çünkü ateş ettiklerinde kulak zarlarını patlatmışlardı adamın…
Böylece papazın evimize doğru gelmekte olduğunu görmüştük…
Kardeşime dönerek “Bizim için geliyorlar” demiştim.
Babam, “Gidip hem ön kapıyı, hem da arka kapıyı açın” demişti.
Böylece kapıları açıp evin oturma odasına oturmuştuk… Böylece evin ortasında oturmakta olduğumuzu görebilecekler ve ateş etmeyeceklerdi…
Ancak köyümüzden olan EOKA-B’ciler evimizin diğer tarafına gitmişler ve komşular onları görmüştü…
Komşularımız kendilerine “Burada ne işiniz var?” diye sormuşlardı.
Bunlar da “Konstantinos’un oğlularının kaçmasını beklerik, vuracayık kendilerini… Kaçarken vuracayık kendilerini” demişlerdi. Çünkü evin arkasından kaçacağımızı sanmışlardı. Bu insanlar hala hayattadır, yani ölmüş bir takım insanlardan söz etmiyoruz, bugün hayattadırlar hala…
Böylece evimizi kuşatmışlar ve bağırmaya başlamışlardı!
“Elleriniz havada dışarı çıkın!   Yoksa evinizi havaya uçuracağız!” diyorlardı…
Sokakta duranlardan birine bakmış ve ona “İçeri gel!” demiştim.
Derhal silahını bana doğru doğrultmuş ve “Sakın kıpırdama!” demişti.
Şimdi burada oturduğum gibi oturuyordum… Ona, “Be! Gel içeri!” demiştim. Üçümüz oturuyorduk orada – babam, kardeşim ve ben – annemle kızkardeşimi başka bir odaya koymuştuk. Annemle kızkardeşime, “Büyük olasılık içimizden birini vuracaklar… Ancak kalkıp da bir şey varmış gibi evde konuşmayın çünkü bilirsiniz ki evde silah falan yoktur… ‘Aman vurmayın da söyleyecem’ demeyin sakın çünkü ne söyleyeceksiniz sonra? Bizim silahımız yoktur ki… Yani korkup da böyle konuşmayın sakın ha!” demiştim… “Onlara verebilecek hiçbirşeyimiz yoktur, herhangi bir silahımız yoktur!” demiştim annemle kızkardeşime… Korkup da onları kuşkulandıracak bir şey söylemesinler diye çünkü gerçekten herhangi bir silahımız yoktu… Bunların silah aramaya geleceklerini biliyordum çünkü sürekli bizde silah olduğundan kuşkulandıklarını söylüyorlardı.
Her neyse, dışarıdaki şahıs “Sakın kıpırdamayın!” falan diye bağırmaya başlamıştı.
Ona tekrardan, “İçeri gel be!” demiştim.
O da bana “Hayır, sen dışarı çık bakayım!” demişti.
“Tamam, önden mi çıkalım yoksa arkadan mı?” demiştim.
O zamana kadar arka bahçeye gelmişlerdi… Ve küçük bahçe duvarının arkasında tam bir ekipleri mevcuttu! İki metrede bir kişi! Hepsi de avluya doluşmuştu!
Bağırmaya başlamışlardı, “Eller yukarı! Eller yukarı!” diye. “Ellerinizi başınıza koyunuz! Ellerinizi başınıza koyunuz!” diyorlardı.
Ellerimizi başımıza koyarak arka kapıdan çıkmıştık evin arka avlusuna… Derhal “Başka birisi var mı?” diye sormuşlar, biz de “Hayır, yoktur” demiştik.
“Emin misiniz, içeride başka birisi yok mudur?” diye sormuşlar, ben de “Yoktur, eminim” demiştim.
Buna inanamıyorlardı, bizim “organize” olduğumuzu sanıyorlardı!
Ayaklarımın içine birkaç el ateş etmişlerdi!
“Eğer başka biri varsa evde, seni kıyma yapacağız!” demişti bana oradaki bir EOKA-B’ci.
“Yoktur biri yahu!” demiştim. “Evde sadece annemle kızkardeşim vardır” demiştim.
“Eminsin kimse yoktur?” deyip duruyorlardı.
“Evet, eminim, kimsecikler yoktur” diyordum.
Sakallı birisi bana doğru gelmişti, benim de sakalım vardı…
Bana doğru gelerek “Hey! Başına neler gelecek biliyor musun?” demişti bana.
“Ne olacak bana?” demiştim.
Anneme dönerek, “Hanım, git üç tane tabut satın al!” demişti.
Annem neredeyse düşüp bayılıyordu, annemi görüyordum, anneme “Üzülme” diyordum ama işlerin çirkinleşmekte olduğunu da görüyordum… Önce ateş etmişlerdi bize, sonra da dövmeye başlamışlardı bizi…
Sürekli vuruyorlardı bize ve “Konuşun köpekler! Konuşun!” diye bağırıyorlardı.
Bizi dövenler, bizim köyden olanlar değildi, bunlar “takviye” olarak gelenlerdi… Bizim köyden olanların bunu yapmaya cesaretleri yoktu. Çünkü hayatta kalırsaydım, ondan sonra neler olacaktı köyde? O nedenle kendi pis işlerini yaptırmak için başkalarını bulmuşlardı… Sürekli dövüyorlardı, kanlar akıyordu gömleğime falan… Bir süre bizi dövdükten sonra onlara “İsterseniz arayın evi” dedik. “Hiçbirşey yoktur… Evde silah falan yoktur” dedik. “Nedir yani istediğiniz?”
“Bu kağıtta 60 tane saklı kalaşnikofunuz olduğu yazılıdır” dediler bize!
Onlara dönüp “Bakınız” dedim, “tek bir tane silah bulursanız eğer, bizi kurşuna dizin! Ama yoktur bizde silah!”
“Bizi enterese etmez! Çapuk bulup çıkarın silahları, yoksa öleceksiniz!” diyorlardı…
Epeyi bir işkenceden sonra bize “Hade, yürüyün bakalım!” dediler.
Böylece yürümeye başlamıştık… Evden sokağa çıkmıştık…
Sokağa çıkar çıkmaz az ötede köydeki AKEL Sekreteri’ni görmüştüm… Yüzü kapıya dönüktü, kapı kapalıydı… İki kişi onu orada tutuyordu… O da katıldı bize ve köy meydanına doğru yürümeye devam ettik… Papazın iki oğlu da tutuklanmıştı… Daha bir sürü insan vardı…
Orada bu EOKA-B’ciler arasında öyle insanlar vardı ki – mesela bir tanesinin dört çocuğunu vaftiz etmişti babam, vaftiz babalarıydı yani… Babama o kadar çok şey borçlu olan insanlar vardı – bu insanlar babam geçtiğinde yerlerinden kalkar ve şapkalarını çıkararak onu selamlarlardı geçmişte!

SORU: Şimdi de EOKA-B’ci olmuşlardı!
SPİRO KONSTANTİNU:
Yalnızca EOKA-B’ci olmakla kalmamışlardı, köy dışından getirttikleri EOKA-B’cileri bizim kulakları büyüklüğünde küçük parçacıklara ayrılmamızı istediklerini söylemişlerdi! Tam olarak bu cümleyi kullanmışlardı! “Onları öyle küçük parçalara ayrılmış görmek isterim ki!” diyordu bir tanesi, “kulaklarından daha büyük olmayan parçacıklara” diyordu. Önümüzde söylüyordu bunları!
Babam tüm bunları duyuyordu…
Köy meydanında pek çok kişiyi dövdükten sonra bir Toyota Hilux aldılar – hava çok sıcaktı… Toyota kabininin çeliği neredeyse 150 derece ısınmıştı kavurucu sıcaktan ve kardeşimle beni buraya yatmaya zorladılar – her iki yanım da yanmıştı bu kızgın çelikten… Bizi yatırdılar ve gelip tepemize dikildiler. Başımızı tabana yapıştırıyorlardı ki yanalım… Babamı ve AKEL Sekreteri’ni iki yana oturttular… AKEL Sekreteri’nin adı Yorgo Makris idi, halen hayattadır kendisi… Papazın iki oğlunu da öne oturtmuşlardı. İkişer tane de EOKA-B’ci vardı.

 

DEVAM EDECEK

 

 

Bu yazı toplam 967 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar