1. YAZARLAR

  2. Eralp Adanır

  3. Kaldığımız yerden devam etmek...
Eralp Adanır

Eralp Adanır

Yazarın Tüm Yazıları >

Kaldığımız yerden devam etmek...

A+A-

2007 yılının sonlarıydı.Mahmut İslamoğlu, Altay Burağan, Şevket Öznur ve benden oluşan dört kişilik kadroyla, bizim bile işin sonunda hayrete düşeceğimiz; üç yıl boyunca neredeyse her hafta Güney Kıbrıs’a geçip yüz’ün üzerinde yerleşim yerlemizin video ve fotoğraf çekimlerini yapmış, bu belgelerden “İzler Silinmeden” isminde bir belgesel-kitaplaştırma serüveninde işin taçlandırılmasına başlamıştık.

Bir Kıbrıslı olarak büyük bir ihtimalle görmeden öleceğim köyleri, kasabaları görmüş, aklımın ucundan geçmeyen dağlara ve meralara tırmanmış olmaktan, günün sonunda büyük bir mutluluk ve gurur vericiliğini bana hissetirmiştir. Neden “gurur”? çünkü belge açısında toplum olarak büyük bir zaafımız olduğu gerçeğine inat, bir zamanlar yaşam sürdüğümüz, ekmeğimizi yediğimiz toprağın-köyün-kasabaların o günlerde çekilen görüntüleriyle bugünü kıyasladığımızda büyük bir yokoluş değişiminin gerçeğini görme karşısında, bu yerlerin varoldukları zamanki çekimlerinin bir toplumsal-vatandaş duyarlılığıyla arşive almamdır “gurur” yanım.
Çekimlerimizin büyük bir bölümünü tamamlayıp ara verdiğimiz zaman, bu kez bu belgelerin bir “belgesel-kitap” formatına düşüntürülme çabaları içerisine girmiştik. Sırasıyla “İzler Silinmeden-1”, “İzler Silinmeden-2” isimlerini verdiğimiz her birinin içerisinde 25 farklı köyümüzün yer aldığı çalışmamızın ardından bu kez de “İzler Silinmeden-3”ün çalışmalarına başlamış olduk.

Güney Kıbrıs’a bu maksat için geçmeyeli bayağı yıllar olmuştu. Bugünlerde BRT Televizyonunda yayınlanmakta olan “İzler Silinmeden3”ün bölümlerinin belgesel-kitap serüveninde eksik olan 3 köyü daha çekmek için, saçlarımıza o günlerden bu yana daha fazla ak düşmüşlüğüyle geçtiğimiz gün yine aynı ekiple işe koyulduk. Hedefimizde; Denya, Akaça ve Orunda köyleri vardı. Denya’daki cami’nin büyük bir bölümünün yıkılmış olmasına rağmen, AB yardımlarıyla restore edilmiş, Mihrabındaki işlemeler koruyucu bir cam ile kaplanmış. Minare; birçok yerde olduğu gibi burada da mevcut değildi. Ama yine de merdivenlerle çıkılıp boşlukta ezan okunacak bir yer bulunmaktaydı. Hemen yanında bir mağra koruma altına alınmış, eski yıllarda ise burada büyük sulama havuzlarının varlığından bahsedilmekteydi.

Akaça’daki Türk evleri; kerpiçlerinden ve bazılarının hanaylı oluşundan hemen kendisini gösterebilmekteydi. Buradaki cami ise tam manasıyla yol kenarındaydı. Kapısı kapalı olduğundan içeriye girememiştik.
Orunda köyü ise tek kelimeyle eski Osmanlı evleriyle doluydu. Zaten bu bölgenin birkaç ağa’sından bahsediliyor ki bu da toprak varlığının bir göstergesiydi. Camisini dolaşa dolaşa sonunda, bir Rum kadının yardımıyla bulduk. Çünkü bu caminin de minaresi olmadığından arayıp bulmak biraz zor olmaktaydı.
Cami tek kelimeyle içler acısı. Kapısında kocaman bir incir ağacı, neredeyse girişi engeller durumdaydı. Yandaki küçük okul da aynı şekilde harabeye dönüşmüştü. Küçük avlusundaki otlardan yürümek imkansızdı.
Böylesi bir gezide yine hayatımda göremeyeceğim bu ada’nın 3 köyünü gezip görmek nasip olmuş. Hani derler ya “çok okuyan mı çok gezen mi daha iyi bilir” diye, okumak bir başkadır ama gezmek de bir başkadır derim ben.

Bu yazı toplam 1699 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar