1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3.  Bugün Benim Doğum Günüm: Kıbrıs Sorununun Yaşındayım
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

 Bugün Benim Doğum Günüm: Kıbrıs Sorununun Yaşındayım

A+A-

 

Dünyaya gelişim Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna rastlar. Şairin, “denize savrulmuş altın-yeşil yaprak” gibi tanımladığı adada kurulan bağımsız devletin ilk yurttaşlarından sayılırım. Ben yeni doğmuş bir bebekken, iki-toplumlu cumhuriyetin devlet makamlarına seçilen liderler (1959 Aralık) görevlerine başlamak için kuruluş çalışmalarının tamamlanmasını bekliyorlardı. 
Şanslı bir çocuk sayılırdım. Ben doğmadan kısa bir süre önce adayı kasıp kavuran etnik şiddet sona ermiş, kendini beğenmiş sömürgeciler tası tarağı toplayıp çekip gitmeye hazırlanıyorlardı. Babam, ataerkinin gereğini yerine getirerek erkek tarafının yapması gereken evi yeni bitirmiş, pırıl pırıl bir evde doğmuştum. 
Kısacası, dünyaya “barış” ve “cumhuriyet çocuğu” olarak geldiğimi söyleyebilirim.
Doğduğum köy oldukça ilginç bir yerdi. Komşularımızın çoğu Kıbrıslı Rum’du. Milliyetçilik-öncesi zamanlarda insanlar köyde doğal bir dayanışma içinde yaşıyordu ve herkes iki dili de gayet iyi konuşuyordu. Köydeki çiftliklerde çalışan fakir köylüler hem Türkçe hem Rumca biliyor, kimliklerini yaptıkları iş, yaşadıkları yöre ve inandıkları dinlerden alıyorlardı. 
Modernleşmeyle ya da modernleşmek için gelen milliyetçilik, çiftliklerde ömür tüketen Hıristiyan ve Müslüman nüfustan “Helenler ve Türkler“ yetiştirmeye başlayınca, din ve dil gibi toplumsal özelliklere milli misyonlar yüklendi. Cami ve kiliseler yavaş yavaş Tanrının evi olmaktan çıkıp, ulusların kalelerine dönüştü. 
Ülkemizin tarihsel mirası ve kendine özgü modernleşme dinamikleri ortak bir gelecek tahayyülü yaratmadığından, köy ahalisini bir arada tutan geleneksel bağlar süratle çözülmeye, dindaş ve soydaşlarla sınırlı, “ötekileri” dışlayan milli dayanışma biçimleri yükselmeye başladı. Ezelden beri mozaik bir yapıya sahip olan köyün kahvehaneleri milli mekân düzenlemesine tabi tutuldu ve ırgatların zeytinle kuru bakla eşliğinde zivaniya içip yorgunluk attığı kahveler, “Türk” ve “Rum” olarak ikiye ayrıldı. 
Ülkemiz “modernleşiyor” ve modernleştikçe kamusal alan etnik renklerle boyanıyordu. 
Bir süre sonra milli ihtiraslara şiddet refakat etmeye başladı. Şiddetin boy göstermesiyle, modernitenin inceden inceye ördüğü milli kimlikler “ölümcül kimliklere” dönüştü. Yeryüzüne çıkan yeraltı örgütleri ve maskeli adamlar kısa sürede herkesi etki altına aldılar. 
Doğduğum köy de bundan payını aldı. 
Dünyanın en tuhaf cumhuriyetlerinden biri olan Kıbrıs Cumhuriyeti böyle bir ortamda kuruldu ve “istenmeyen bir çocuk” olarak dünyaya geldi. Milliyetçi akımların etkisi altında etnik temelde yaşanan ayrışma hayatın bütün alanlarına yansıdı. Devleti yöneten elitler, ülkenin bütününü değil, farklı milli gelecek tahayyülleriyle çatışmaya hazır iki ayrı etnik grubu yönetiyorlardı. Başka türlü söylersek, Akdeniz’in en doğusuna demir atmış adada Demos ile Ethnos çatışma halindeydi. Ülke sakinleri kendilerini Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin yurttaşlarından çok, Türk ve Yunan uluslarının soydaşları olarak görüyorlardı.
Ve devletin kuruluş kutlamaları biter bitmez, liderler yeminlerini de vatandaşlık görevlerini de unutarak, ait oldukları etnik grupların milli serüvenlerine yöneldiler. Sonunda, yeraltının karanlık dehlizlerinde yapılan silahlı hazırlıklar gün yüzüne çıktı ve Kıbrıs Cumhuriyeti kısa sürede altüst oldu. 1963 yılının Aralık ayında silahlar patladı ve genç cumhuriyet Enosis ve Taksim gibi “milli hedefler” uğruna kurşuna dizildi. 21 Aralık 1963 gecesi bir polis kontrolü esnasında çıkan arbedede patlayan silahlar seks işçisi Cemaliye’yi ağır şekilde yaralarken, refakatçisini oracıkta öldürüverdi. Cemaliye kaldırıldığı hastanede sabaha karşı can verirken, bütün ada ateşe atılmaya hazırlanıyordu. 
21 Aralık 1963 tarihinde başlayan ve Kıbrıs gemisini alabora eden etnik çatışmalar, Türkiye ile Yunanistan’ı da savaşın eşiğine sürükledi. Türkiye adaya askeri müdahale yaparak Taksimi gerçekleştirmeye heveslendi. Yunanistan ise Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olmasını sağlayan Londra ve Zürih antlaşmalarını geçersiz ilan etti ve Enosisi hayata geçirmenin yollarını aramaya koyuldu. Sonunda Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik üstünlüğü ve NATO içindeki önemi, Enosis’i engelledi ama Taksim’i gerçekleştirmeye yetmedi. Yunanistan’ın gücü de sadece Taksim’i engellemeye yetiyordu. Kıbrıslı Rumların anası, Enosis yapacak kudretten yoksundu. Aslında Yunanlıların Megali İdea’sı ile Türklerin Pantürkçü hayalleri ta 1923’te çökmüştü. Venizelos ve Atatürk yeni bir dönem başlatmışlardı ama iki ülkenin popülist elitleri ile derin devletleri, Kıbrıs’ı irredantist söylemlerinin yeniden hedefi yapmışlardı. Fakat gerçekte ne birinin, ne de ötekinin irredantizm yapacak takati vardı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürebilmesinin temel nedeni de “anaların” bu iktidarsızlığı idi. 
Ne var ki Kıbrıs devleti, kuruluşunda olduğu gibi iki toplumlu bir devlet olarak değil, fiilen bir Kıbrıs Rum devletine dönüşerek yaşayacaktı.
1964 yılının başında etnik çatışmalar adanın bütününe yayıldığında pek çok kimse gibi doğduğum köyün sakinleri de göç etmek zorunda kaldılar.
1964 yılının Şubat ayında binlerce Kıbrıslı Türk gibi, ben de “Barış ve Cumhuriyet” çocuğu olarak doğduğum köyü terk ederek, vurulan cumhuriyetin mülteci çocuklarından biri oldum. Ailemle birlikte göç ederek komşu Türk köyünde yaşamaya başladım. İlginçtir, bu göç esnasında insanlar koşar adım doğup büyüdükleri yerleri terk ederken, hayvanlar garip bir direnç gösteriyorlardı. Meralarını terk etmemek için adeta can havliyle direniyorlardı. Köyün teşkilat komutanı bu konuyu yıllar sonra bana hikâye ederken hala şaşkınlık içindeydi: “insanları kolayca götürdük ama hayvanları götürmek çok zor oldu...” 
Çocuklar, kadınlar ve yaşlı erkekler birlikte yola koyulmuştuk. Eli silah tutan genç adamlar ve bazı kadınlar sürüleri önlerine katarak ayrı bir mecradan yol alıyorlardı. Dört-beş kilometrelik bir yürüyüşten sonra komşu Türk köyüne vardık. Bu, benim küçük ayaklarımla yaptığım en büyük yolculuktu. Kat edilen mesafe dört-beş kilometre olsa da, gerçekte çok uzun bir serüvendi bu. Yola çıktığımız gün doğduğumuz yerlere bir daha dönmeyeceğimizi düşünen var mıydı bilmiyorum. Fakat ben oraya bir daha hiç dönmedim. “Cumhuriyet ve barış çocuğu” olarak dünyaya geldiğim Kıbrıs’ta, bundan böyle parçalanmış mekânlar ve zamanlarda yaşayacak, yersiz-yurtsuz biri olarak büyüyecektim. 
Bu “yolculuk” hâlâ bitmedi. Bu satırlar yazılırken yarım asrı aştı ve hâlâ devam ediyor. 
Erken yaşlarda yerinden edilmiş olma, bana geride bir yerlerde gidecek olmayan insanların ileriye doğru yürümek zorunda olduklarını öğretti. Bir de aramaya değer bir şey varsa, geçmişte değil gelecekte aramayı… 
Belki de nostaljiye kapılmayışım bu yüzdendir. Bu yüzdendir hep geleceğe bakmam. 
Fakat gelecek de hiç gelmedi…

Bu yazı toplam 1972 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar