1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. 1958’den 1974’e cinayetler bölgesi…
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

1958’den 1974’e cinayetler bölgesi…

A+A-

Defteri Anayosi (“İkinci Okuma”) internet dergisinde yer alan incelemede, 1958’li yıllarda Kıbrıslırum solculara karşı EOKA’nın maskeli fanatiklerinin işlemiş oldukları en korkunç cinayetlerle, Muratağa-Atlılar-Sandallar’da işlenen cinayetlerin tamamen aynı bölgede gerçekleşmiş olduğuna dikkati çekildi: “Hem 1958’de, hem de 1974’te aynı çete, aynı alandaydı…”

Defteri Anayosi (“İkinci Okuma”) internet dergisinde Rumca olarak yayımlanan bu incelemeyi, bu dergide gönüllü olarak çalışan aktivist arkadaşlarımızdan İngilizce’ye çevirmelerini rica ettik. Onlar da bizi kırmayarak oturup bu incelemeyi Rumca’dan İngilizce’ye çeviri yaparak bize gönderdiler. Biz de bu incelemeyi, okurlarımız için Türkçeleştirdik…

Defteri Anayosi (“İkinci Okuma”) internet dergisinde yer alan incelemenin özetle Türkçeleştirdiğimiz çevirisi şöyle:

“Kıbrıs’taki siyasi cinayetler konusu ve bunların nedenleri hala yarı-yarıya sansürlenen bir konu olmaya devam ediyor. Geçmişle kıyaslandığında elbette her bir toplumun içerisinde öteki topluma karşı işlenmiş suçlar/cinayetler konusunda tartışmalarda ilerleme olmuştur. Ancak aynı toplumdan insanlara karşı ideolojik farklılıklar temelinde uygulanan şiddet de vardır – bu da her bir toplumda sağcı/aşırı sağcı grupların, solculara karşı uyguladığı şiddeti buna eklemek lazımdır.

Ancak sansüre karşı tabuların görece rahatlamış olmasına karşın, tüm bu konu hala bir tür gölge altındadır. Bu konu her gündeme geldiğinde, Sağcı medyanın editörlerinin bir bölümü çok şiddetli tepki gösterirler ve çeşitli gerekçelerle bir sessizlik perdesini yeniden empoze etmeye çalışırlar.

Örneğin Kıbrıslırum toplumda görece açıkça tartışılan tek siyasi cinayetler, yine aşırı sağcı EOKA-B’nin 1974’e ve önceki dönemde işlediği suçlardır – ve bir de öteki topluma karşı aşırı sağcı kanadın cinayetleridir. Komik olarak nitelendirebileceğimiz bir fenomen ise bazı yorumcuların Kavazoğlu cinayetini Kıbrıslıtürk milliyetçilerine özgü bir şey olduğunu söylemeleri, Kavazoğlu’nu savunarak TMT’yi kınamaları ancak yine aynı insanların Kıbrıslırum toplumunda aşırı sağcılar tarafından öldürülen Kıbrıslırum solcuların cinayete kurban gitmiş olmaları konusunu sansüre uğratmaya çalışmalarıdır.

1956-1974 yılları arasında siyasi şiddet, genel şiddet içerisinde iki çeşit olarak kendini göstermekteydi: bunlar iki toplumlu bir şiddet (yani öteki topluma karşı bireylere veya gruplara karşı uygulanan şiddet) ve bir de her bir toplum içerisindeki ideolojik şiddetti.

Elbette bunu sansür etme çabasının siyasi, maddi/ekonomik ve diğer motivasyonları mevcuttur. Kıbrıslırum aşırı sağcılarının işlemiş oldukları onca cinayete rağmen, hiç kimsenin mahkemelerde yargılanmamış olması karakteristiktir. Hatta 15 Temmuz 1974 darbesinde demokrasiyi savunan insanlara karşı işlenmiş suçlar ve cinayetler de buna dahildir. Oysa resmi olarak demokrasiyi savunan bu insanlar “Direniş kahramanları” olarak tanınmaktadır. Oysa onları öldürmüş olanlardan tek bir tanesi dahi hukuki olarak kovuşturmaya uğramamıştır.

Bu konuyu incelemek yalnızca siyasi ya da bilimsel bir anlayışın ötesinde, şiddetin gerçek boyutlarının ve şiddetin nedeninin anlaşılmasını da sağlar. Çünkü 1956-1974 döneminde şiddetten başka, şiddete direniş için kahramanca çabalar da vardır. Bunlar silahsız direniş ve insan dayanışmasının gündelik yaşamdaki hikayeleridir.

Buna ek olarak şiddet, coğrafi bakımdan eşit bir dağılıma sahip değildi – tam tersine eğer insan coğrafi olarak bakacak olursa, belirli bölgelerde bir şablon ortaya çıkar. Bu daha önce iki toplumlu şiddet konularında tartışılmıştı – örneğin 1958’de ve 1964’te Kıbrıs’ın kuzeyindeki köyler bakımından…

Şiddete coğrafi bağlamda bakmak, daha dengeli ve daha gerçekçi bir tablo ortaya çıkarır ve şiddetin sınırlarını da anlamamızı sağlar – böylece şiddetin kontrol altında tutulduğu ya da şiddet olmayan bölgelerdeki direnişi de anlamamızı sağlar.

Örneğin Grivas’ın Kıbrıslırum soluna karşı saldırı emirlerinin Kıbrıs’ın doğusu/Mağusa bölgesi haricinde uygulanmadığı, bu emirlere büyük oranda uyulmadığı artık şimdi belgelenmiş vaziyettedir – saldırılar Kıbrıs’ın doğusunda/Mağusa bölgesinde yoğunlaşmıştır… (Bu emirlere uymayanlar arasında) EOKA üyesi Afksendiu ve Matsis gibi isimler de vardır.

Aşağıdaki analizde, Kıbrıs’ın doğusundaki şiddetin coğrafik konsantrasyonu için bir çaba harcadık – iki tür şiddetin, iki toplumlu şiddet ve ideolojik şiddet. Bunun sonucu etkileyicidir… Görebildiğimiz kadarıyla gerek ideolojik, gerekse iki toplumlu en korkunç cinayetler – en azından Kıbrıslırumlar bakımından – hep aynı bölgede gerçekleşmiştir ve bunu haritada da görebiliriz. Lefkonuk’tan Atlılar’a…

Bunun da ötesinde bu belirli bölgenin incelenmesi, tam olarak ne olduğunu, kimlerin bu suçları işlediklerini, suçun nedenlerini ve bireysel olarak buna katılanları da ortaya çıkarır. Ve bu örnek daha geniş anlamda bir gösterge olarak yararlı olabilir çünkü bu bölgede işlenen suçlardaki barbarlık derecesi ve kurbanların sayıca büyüklüğünün bir eşi benzeri daha yoktur.

Bu durum ayrıca belki de belirli bir grup/yerel bir ağın bu tür şiddete izin verip bunu meşrulaştırdığı aynı insanlardan, aynı tavırlardan söz etme olasılığımızı da gündeme getirir.

 

Suçların örtülmesi: Birkaç kişinin ve korkakların işlemiş olduğu suçları herkese maletme stratejisidir – verilerin tumturaklı biçimde sansürlenmesidir.

Öteki toplumdan masum insanlara karşı işlenmiş suçlar için özür dileyenler, aynı zamanda bu suçları örtmeye çalışırlar ve bu suçları işlemiş olanların sorumluluğu hakkında bir sansür atmosferi oluşturmaya çalışarak “bütün toplumu” suçlarlar.

Böylece Kıbrıslırum toplumunda, Dohni veya Muratağa-Atlılar-Sandallar’da Kıbrıslıtürk sivillerin öldürülmesi konusu açıldığında, bu suçu tüm Kıbrıslırum toplumuna yüklemeye çalışırlar – oysa Kıbrıslırum toplumu da mağdurdur…

Elbette başlangıçta, yani geçmiş yıllarda tüm bu konunun sansür edilmesi çabası vardı ve böyle şeyler olmamış olduğu iddia edilmekteydi. Örneğin L. Mavros gibi tipik bir gazeteci geçmişte böyle çabalar göstermiştir. 2009-2010 yıllarında o ve onun yanı sıra sağda ve aşırı sağdaki medya ağında bulunan bazı insanlar, tarihçi Rolandos Katşuanis’e karşı bir kampanya açmışlardı – Rolandos Katşuanis Ayvasıl’da Kıbrıslıtürk kurbanların bulunduğu bir toplu mezardan bahsetmişti. Bu konudaki ısrarları neredeyse komik kaçıyordu çünkü Kıbrıslırum medyasının konuyu sansür etmesinin dışında uluslararası alanda belgelenmiş bir konuydu bu ve hatta 2009-2010 yıllarına gelindiğinde Kıbrıslırum resmi makamları da bu durumu kayıplar listesinde kabul etmişlerdi. Benzer bir ağdan/benzer görüşlerden/benzer tavırlardan gelen bir diğer gazeteci de Bay Katşuanis’e Mayıs 1964’te Maraş’tan kaçırılan 32 Kıbrıslıtürk’ten söz ettiği için saldırmıştı.  Bu durum resmi kayıplar listesinde kabul edilip belgelenmiş olduğu halde söz konusu gazeteci bunun bir “kahve konuşması” olduğundan söz etmişti. Ve bu gazeteci başlıca gazetelerden birinde üst düzeyde bir editördü. Açıkçası olaylardan bihaberdi, aynı şekilde iki toplum tarafından kabul edilen resmi kayıplar listesinden de bihaberdi. Sansür başlangıçta işte böyle çalışmaktaydı. Gerçeği inkar ederek çoğu insanın zaten bildiği gerçeklerin üstüne bir sessizlik perdesi örterek… Konuşmaya cesaret eden herhangi birisine karşı resmi diskurs ve onun medya bekçileri saldırılar yapıyordu… Ancak sonuçta tartışmalar sansür perdesini yırttı ve bir sessizlik rejimini korumaya çalışmanın  Kıbrıslırum gazeteciler arasında genel bir tavır olmadığını da ortaya çıkardı – bu, 1974’te olanlar için ideolojik ya da siyasi bir suçluluk duyan belirli çevrelerin belirgin bir tavrıydı…  Bunlar tartışmalardan kaçınmak için sansür etmek istiyorlardı ve istiyorlar. Ve elbette suçlu olanları saklamak, Kıbrıslırum sağ kanadının daha geniş bir çabasıdır, kendi daha geniş suçlarını – hatta Kıbrıslırum toplumu içerisindeki suçlarını - örtme çabasıdır.

İlk sansür hattı başarısız olduğu zaman (bu yalnızca bunlara meydan okuyan seslerin ortaya çıkmasıyla değil, aynı zamanda iki toplumun kayıplar listesini resmi olarak belgeleyip kabul etmeleriyle de ilişkilidir), bu konuların kamuoyunda tartışılmasından kaçınılmasını isteyenler, bu kez ikincil tumturaklı stratejilerine giriştiler. Böylesi bir tartışma tüm topluma karşı bir saldırı, tüm toplumu bu suçlardan sorumlu tutmaktı…” (Devam edecek)

χάρτηςεγκληματωντκεκ2.jpg

 

 

Bu yazı toplam 1701 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar