1. YAZARLAR

  2. Eralp Adanır

  3. Yeniden KUTLU ADALI (1996)-1
Eralp Adanır

Eralp Adanır

Yeniden KUTLU ADALI (1996)-1

A+A-

Suç Örgütü yöneticisi olarak hakkında soruşturma yürütülen Sedat Peker’in videolu açıklamaları her geçen gün insanı şok edici bilgiler, ihbarlar, yorumlarla karşılaşmamıza neden oldu. Ne kadarı doğru yanlış abartılı ya da provakatif bilinmez ama özellikle bizleri yakından ilgilendiren Kutlu Adalı cinayeti hakkında kendisinin ve ardından da kardeşinin açıklamaları, Kutlu Adalı dosyasının yeniden değerlendirilmesi gerekliliğini doğurdu. Elbette bu açıklamalar karşısında insanın kime nasıl güveneceği ve değer verdiklerinin “değersiz” oldukları düşüncesine sevk etmesi de apayrı bir toplumsal travma niteliğindedir.

Gazetemiz yazarlarından, araştırmacı, şair, yazar, aydın insan Kutlu Adalı abimizin, 6 Temmuz 1996 tarihinde evinin önünde katledilmesinden ve “Faili Meçhul” olarak basın tarihimizde yer almasının üzerinden 25 yıl geçmiş. Ve 25 yıl sonra... Sedat Peker’in, “1996’da Kıbrıs’ta Faili Meçhul bir şekilde öldürülen Kutlu Adalıyı konuşacağız” açıklamasıyla adeta irkildik, kanımız dondu.

Sedat Peker, şu anda yurt dışında.  Yeni videolarına biraz ara verdi anlaşılan. Peki ne oldu da bu konu gündeme geldi? Niçin Sedat Peker birçok tüyler ürperten açıklamaları yanında Kutlu Adalı cinayetine de değindi? İyi ki değinmiş... Çünkü Sedat Peker’in Türkiye’deki evi polisler tarafından basılmış, yakınları da göz altına alınmış. Bunun üzerine çok sinirlenen Sedat Peker, kendisine yapılanlara karşı bazı gerçekleri açıklayacağı tehdidinde bulunmuştu. Video olarak kaydettiği konuşmalarında Türkiye’de ve yurtdışında yaşanmış bazı olaylarla ilgili iddialar ortaya atmaya başlamış, “derin devletin” başı diye andığı Türkiye’nin İçişleri eski Bakanı Mehmet Ağar’ın da adını vererek “ilerleyen videolarda 1996’da Kıbrıs’ta faili meçhul bir şekilde öldürülen Kutlu Adalıyı konuşacağız” ifadelerini de kullanmıştı. Olayın gelişimi böyle.

Kutlu Adalı abimizi saygıyla anarken, siz okurlarımızı 1996 yılının o Temmuz ayına götürecek yeni bir yazı dizimize başlıyoruz. Gazetemiz Yenidüzen’de cinayet sonrası yer alan basın açıklamaları, köşe yazıları, şiirler, yorumlardan derleyeceğimiz yazı dizimizle o günleri unutanlara, bilmeyenlere bir kez daha hatırlatacağız. 

Öncelikle Kutlu Adalı kimdir diyerek başlayalım yolculuğumuza... 

“Kutlu Adalı’nın 3 Ocak 1935’te başlayan ve 6 Temmuz 1996 gecesi karanlık güçlerin silahlarından çıkan mermilerle sona eren 61 yıllık yaşamının her anı dolu dolu geçti.

İlk, orta ve lise öğrenimini Antalya’da tamamlayan Adalı, araştırmacı kişiliğinin bir gereği olarak Türkiye’nin her yanını daha gençlik yıllarında adım adım dolaştı. Adalı’nın “Kağnı Yolu” adlı romanı, bu dönemde elde ettiği birikimlerin sonucuydu.

Edebiyat’a genç yaştan itibaren ilgi duyan Kutlu Adalı, 1958-1961 yılları arasında “Gençlik”, “Beşparmak” ve “Uyarı” adlı dergileri çıkardı. Daha sonra Beşparmak Yayınevi’ni kuran Adalı, birçok genç şair ve yazarın eserlerini yayımladı.

Kutlu Adalı ilk şiir ve yazılarını 1955’te yayımladı. 1961, 1962, 1963 yıllarını kapsayan “Köy Raporları”nı hazırladı. 1963’te köy Türklerinin adet gelenek ve göreneklerini yansıtan “Dağarcık” adlı eseri hazırladı. 1968’te “Söyleşi”, 1969’da “Çirkin Politikacı Pof”, 1970’te “Şago”, 1971’de “Nasreddin Hoca ve Kıbrıs” adlı eserlere imza atan Adalı’nın bazı oyunları da BRT’de yayınlandı.

Cumhurbaşkanlığı Özel Danışmanlığı ve Nüfus Kayıt Dairesi Müdürlüğü görevlerini de üstlenen Kutlu Adalı 1987 yılından beri Yenidüzen’de “Mavi Kıbrıs Notları” başlıklı köşesinde kendine özgü üslubu ile politik, sosyal, kültürel olayları yorumlamaktaydı. Kutlu Adalı, özellikle Kıbrıs tarihi ve coğrafyasıyla ilgili araştırma yazılarına da köşesinde yer veriyordu.

Çok yönlü kişiliğe sahip Kutlu Adalı, Kıbrıs Türk Barış Derneği kurucuları arasında da yer aldı ve yıllarca bu dernekte yöneticilik yaptı.

Kutlu Adalı “Çağdaş Sanatçılar Derneği”nin kuruluşunda da yer aldı.

(Yenidüzen-8 Temmuz 1996)”

Kutlu Adalı abimizin Yenidüzen gazetemizde yer alan son köşe yazısı, 4 Temmuz 1996 tarihini taşıyordu. 7 Haziran 1989 tarihli Mavi Kıbrıs Notları köşesinde “Göz Yumanlar” başlıklı yazısıyla başladığı yazın serüvenini 4 Temmuz 1996’da “Sopa ve Sıpa” başlıklı yazısıyla tamamlıyordu. Biz de gazetemizde yer alan bu son yazısıyla başlıyoruz “yeniden KUTLU ADALI-1996”ya...

Yenidüzen-04 Temmuz 1996

Mavi Kıbrıs Notları-Kutlu Adalı

SOPA VE SIPA

“Anavatan-Yavruvatan” politikasından vazgeçmeliyiz. Bu politikanın ruhunda acındırma vardır, acizlik vardır, sızlanma vardır, kolaycılık vardır, hazırlopçuluk vardır. Ananın memesindeki sütü, emme basma tulumba gibi emerek sömürme vardır, muhtaçlık vardır, boyun eğme vardır, şamar vardır, tokat vardır, tekme vardır, baskı vardır, sopa vardır, ama kişilik, kimlik, gurur yoktur.

İnsan Anavatan-Yavruvatan politikasına yattı mı politika, siyaset üretmez, kültürü de yok olur, toplumsal yapısı da, kendine özgü yasaları, kuralları, tüzükleri giderek yok olur. Köylüsünden askerine, manavından memuruna, öğrencisinden öğretmenine, polisinden aşçısına, bakkalından bankacısına, makinistinden işçisine, hacısından hocasına, gazetecisinden gazetesine, adi suçlusundan mali suçlusuna devletin yapısı değişir. Devlet dediğin kuruluşun başı dik olur. Siyasal ve bağımsız erk sahibi olan halkı, nüfusu, başkanı, hükümeti, meclisi, kurum ve kuruluşları olur. Dış denetlemelere, baskılara, dayatmalara bağlı olmaz. Devlet Başkanı, kendi devletini temsil eder. Devlet Adamı, kendi yönetimi altında örgütlenmiş halkına karşı sorumluluk duyar. Ülkesinin değerlerini korur, üretimini başkalarına teslim etmez, tüketici durumuna düşürmez. İnsanını yoksullaştırmaz, göçe zorlamaz, nüfusunu eritmez, gelen Türk giden Türk demez. Halkına değer verir, halkına saygı duyar, halkını yüceltmeye çalışır, ezdirmek için politika üretip koltuk işgal etmez. Bir Devlet Başkanı, bir Devlet Adamı Anavatan-Yavruvatan politikasına yattı mı, elini de kaybeder kolunu da. Çok sürmez boynunu da kaybeder, ne devleti kalır, ne cemmati, ülkesini kaymakamlar, valiler yönetir, han kapısına dönmüş yavruvatanın her köşesinde Ahlar Vahlar baykuş sesi gibi acı acı yükselir.

Anavatan-Yavruvatan politikası, gelen Türk giden Türk, ölen Türk öldüren Türk politikasını doğurmuştur. Bu politikanın altında ezilen halkı sesini çıkaramaz, özgürlüğünü, bağımsızlığını, kimliğini, kişiliğini göremez olmuştur. Şairler bile Anavatan edebiyatı içinde eriyip gitme zaafına düşmüşlerdir. Dikkat edilirse “Ah-Vah” sesleri hep adi suçlar, hırsızlıklar, soygunlar, kaçakçılıklar, tecavüzler, cinayetler arttıkça yükseliyor. Devlet yok olmuş, nüfus eriyip gitmiş, değişime uğramış kimse ağzını açıp “ah-vah” etmiyor. Bir hırsızlık, bir tecaüz, bir soygun, bir cinayet olayı karşısında çıkartılan “Ah-Vah!” seslerinin güncel olaylara tepki niteliği dışında bir etkisi olamaz. Bu adi olaylar karşısında “Ah-Vah” çekeceğimize kişiliğimize, kimliğimize, özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız.

Geçtiğimiz hafta “Anavatan-Yavruvatan, gelen Türk giden Türk” politikasıyla uyutulmuş, maaşa ve yardımlara bağlanmış halktan yine “Ah-Vah!” sesleri yükseldi. Kimin nasırına basıldı, kim öldürüldü, kaç bıçak darbesi yedi, diye günlük toplumsal dedikodu altında merağımızı gidermeye çalışırken, bir ne görelim bir şehit kızını kaçırmışlar, tecavüz edip kaçmışlar! Herkes işini gücünü bıraktı “F” adlı şehit kızının Filiz mi, Fidan mı, Feride mi, Feriha mı, Fatma mı, Fatoş mu, Firdevs mi olduğunu öğrenmeye koyuldu. Herkesin merağı nasıl oldu, kim yaptı, nasıl yaptı?

-Böyle şey olur mu?

-Olur, daha da olacak!

-Böyle şey yapılır mı?

-Yapılır, daha da beteri yapılacak!

Eğer kimliği, kişiliği, herşeyi elinden alınmış bir toplum durumuna düşmüşsek ve hiçbir tepki gösterememişsek, vatansever solcuları, aydınları, yazarları, öğretmenleri, sendika yöneticilerini, işçileri hain gözlerle görmüşsek, seçimlerde oyumuzu yanlış politikacılara vermişsek, başımıza herşey gelecektir. Boyun eğdiğimiz, sindiğimiz sürece eriyip yok olmamız kaçınılmazıdr. “Anatavan-Yavruvatan” söyleminin cazibesine pek kapılmayınız. Yavru elden gitmiştir, ortada artık Ana vardır.

Ana bu, döver de, sever de!

Şehit kızına tecavüz edenlere, çok şükür henüz nesli tükenmemiş olan Yargıç ne demiş:

“KKTC Dingo’nun Hanı değildir... sizin yüzünüzden bu toplum rüyasında bile görmediği suçları ve çirkinlikleri görmeye başladı...”

Gerçek şu ki, maalesef KKTC Dingo’nun Hanından daha beterdir. Bu handa A’dan Z’ye her şey değişmiştir. Değişmeyen saf kalan yalnız yargıçlardır, savcılardır, avukatlardır. Çok yakın gelecekte onlar da Anavatanlaşacaklardır. Ve böyle gerçeği dile getiren İlker Sertbay gibi nesli nadir bulunan yargıçların yerini, “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin!” diyen yargıçlar alacaktır.”

Bu yazı toplam 736 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar