1. YAZARLAR

  2. Hakkı Yücel

  3. Sol’un ‘Milliyetçilik ve Kıbrıs Sorunu’ ile İmtihanı
Aslı Murat

Aslı Murat

Yaşadığımız Kâbus Değil, Umursamazlık ve Kibir İkilisinin Tezahürleri

A+A-

Kan ter içinde uyandım. Yatağın yanındaki pencereyi kapatan perdeyi aralayıp nefes almaya çalıştım ama pek mümkün değildi. “Sanırım yolun sonuna geldin” dedim kendi kendime. Baktım olacak gibi değil, oturdum yatağın bir ucuna. Elim, hemen elli metre ötede duran komodinin üzerindeki su bardağına gitti. Kahretsin, bir önceki uyanışta içindekini içip bitirmiştim. Kalkıp mutfağa gidecek enerjiyi kendimde bulamadım. Ne zaman bu kadar yorulmuştum? Yoksa tüm hayatıma sirayet eden kabullenmişlik  ve eylemsizlik miydi bu güçsüzlüğe neden olan?

Uzun zamandır kötü rüyalar görüyor, yaşadığım olumsuzlukların elbet bir gün biteceğini umuyordum. Gün boyunca biriktirdiğim sıkıntı ve stres, en savunmasız olduğum anlarda karşıma çıkıyordu. Kimileri kâbus diye tanımlayıp geçiyor kimileri ise baş edemediğim problemlerin şekil değiştirerek karşıma çıkması olarak yorumluyordu. Yüzleşmekten ve çözüm üretmekten kaçtığım her bir sorun, hesap sormak için tetikte bekliyordu adeta. Yarım kalmış ve boğazıma dizilmiş her bir cümle, öç alırcasına dimdik karşıma dikiliyordu.

Her biri için bir anlam bulmuştum da, son olarak evimin içine salonumun ortasına gelip bana emirler yağdıran bir adamla karşılaşmak şaşırtıcıydı. Kimdi, benden ne istiyordu, ne zaman gelmişti, hangi anahtarla kapıyı açmıştı, yoksa farkında olmadan ben mi içeri almıştım onu? Ayrıca evim dediğim yer de kocaman bir ambarı andırıyordu. Birçok bölmeye ayrılmış, farklı farklı insanların aynı çatı altında yaşadığı bir han gibiydi. Dönüp baktım etrafıma.  Yalnız olmadığımı anladım. Benim dışımdaki bir kısım insan hâlinden memnundu. Bir grup ise birbirlerini dinlemeden yüksek sesle tartışıp, yaşadıklarının kabul edilemez olduğunu kendilerince anlatıyordu. O kadar karmaşık bir ortam vardı ki, kimin ne istediğini anlamanız mümkün değildi. Tüm bunlar arasında net olarak anlaşılan ve belki de bu sebeple varlığını ortaya koyabilen görüş, yaşam alanımızı işgal eden adama methiyeler düzenlerin söyledikleriydi. Tüm mekân o sözün etkisinde, o sözün egemenliğindeydi.

Diğer sesler ise birbirlerini bastırmakla meşguldüler. Ucunda kurtuluşu bulacakları, özgürlüğü elde edecekleri yönünde bel bağladıkları bir yolda önlerine taş döşenmişti. Daha da yakına gitmek için yürümeye başladım. Dümdüz bir güzergâhtan geçtiğimi söyleyemem. Belli ki engeller bugün konmamış, zaman içinde büyük bir titizlikle işlenmişti. Şimdinin tek farkı, saklanma ihtiyacı duymadan doğrudan karşımıza dikilip kendini belli etmesiydi. O kadar güçlenmişti ve kazanacağından emindi ki, parmağının arkasına saklanma ihtiyacı dahi duymamıştı. Buradaki en belirleyici ve üzerine düşünülmesi gereken nokta da buydu. Gücünün kaynağı neydi ve bunu geri çevirmenin yolunu bulmak mümkün müydü?

Demokrasinin doğasında olan fikir çatışması neticesinde oluşan ses kalabalığı tek bir noktayı işaret etmiyordu. Yaşanan sıkıntının nedeni, kimilerince yüksek sesle söylenmese de hemen hemen herkes tarafından biliniyordu. Fakat çözüm yöntemleri değişiyordu. Benimse aklımdan geçen tek düşünce, ne geçmişte denenen ve her seferinde gücümüzü daha da azaltan hükümetçilik oyunlarına saplanmak ne de bağırıp çağırarak haklılığını ispatlamaya çalışan ergenlik batağına saplanmaktı. Çünkü tehlike burnumuzun dibine kadar gelmişti. Artık çok ama çok farklı bir strateji geliştirmenin vaktiydi. Pir Sultan Abdal’ın “Dönen Dönsün” şiirini aşina mısınız? Hani bildiği yoldan şaşmayan ama sözün ötesine geçip eyleme varmanın önemini hatırlatan sözler.

“Koyun beni hak aşkına yanayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan…

Kadılar müftüler fetva yazarsa

İşte kemend, işte boynum asarsa

İşte hançer, işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan…”

İçine git gide, toplumca saplandığımız kâbustan kurtulmak mümkün mü? İlk başlarda moraller bozulsa, birbirimizde suç bulmaya kalksak da artık kim daha akıllı – kim daha idealist kavgalarını bırakmalıyız. Böylece yeni birlikteliklerin kurulabileceğine inanıyorum. Bunun için “bu ülkede bizim elimizden hiçbir şey gelmez, bittik artık” umursamazlığı ile “dıştan müdahale de miymiş,  biz istersek kendi ayaklarımız üstünde dururuz” hayalci kibrinden sıyrılmamız gerekir. İşte o zaman farklı ama dayanışan diller kurarak eyleme geçebileceğiz.

Kıbrıs’ı yurt bilen ve bu ülkede geleceğini kurmaya çalışan tüm insanlar çok yoruldu. İrademizin, pervasızca karşımıza dikilen kabadayıların elinde un ufak edilmesine seyirci kalacak vaktimiz yok. Bunun için de ilerdeki seçimlere odaklanmanın çok daha ötesine geçecek siyasi stratejilere ihtiyacımız var. Oyunu kaybeden şımarık çocuklar edasıyla sadece ağlar ve hedefin ne olması gerektiğine odaklanmazsak, tehlike daha da içeri sızacaktır. Mesela yakında yazdığımız satırlar, söylediğimiz sözler için ifade vermek zorunda kalabiliriz. Unutmayalım, karşımızda kendini cihan padişahı zanneden ve tek bir karşı sese tahammülü olmayan bir zatın egemenliği var. Ya silkinip kendimize gelecek, seçimlerin bir kurtuluş olmadığını anlayacak ve mücadele ağları örmeye başlayacağız ya da kendi kendimize ağlayıp dövünen ve bu yüzden iyice sinikleşip yok olan bir topluluk hâline geleceğiz.

1-meclis-yemin-toreni-26.jpg

Bu yazı toplam 1334 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar