1. YAZARLAR

  2. Derya Beyatlı

  3. Korona günlerinde hayat
Cenk Mutluyakalı

Cenk Mutluyakalı

Yalancı bir yaz daha

A+A-

Girne’den Kormacit’e doğru yol alıyoruz.
Kıyıdan sürüyorum...
Yol epeyce uzasa da denizi seyretmek insanın ruhunu dinlendiriyor.
Deniz gibi gökyüzü de…
Uçsuz…
Mavi…
Özgür…
Kıyı şeridinde tellenmiş bir arazi var, o güzelliğin üzerinde kirli bir yama gibi duruyor, girişinde barikat ve iki direk üzerinde dalgalanan bayraklar…
İşgal var” diyorum, “bayraklar da böylesine gözümüzün içerisine sokulmuşsa eğer…
Bayraklar kendini ele verme sembolüne dönüşüyor her yerde, suçluluğa karşı!

***

Katolik Kilisesi restore edilmiş, meydanda sessizlik, Yorgo’nun fotoğrafı duvardan bize bakıyor.
Bir insan öldüğünde, bir kalabalık da birlikte sessizleşiyor.
Maria’yı özlemişim…
“Nasılsın” diyecek zamanlarda değiliz…
Yüz yüze gelmeden kucaklaşıyoruz yine de...
Yokluktan konuşuyoruz.
Kırk dört kişi kalmışlar köyde…
Her hafta bir evin aslında bir hayatın kapısı daha kapanıyor.
“Sizin Meltem gelmişti, röportaj yapmıştı hani, o kadın da öldü” diyor.
“Azaldık be…”
Hepimiz azaldık re Maria, hepimiz azaldık!

***

İnsanlık namına Maronit açılımını sorgulamak gerekiyor şimdi, Maraş üzerinden güya “hukuk” masalları anlatılırken…
İsteseniz de köylerine dönmez bu insanlar…
Yine de çığlık atmak istiyorsunuz, hani “mülkiyet hakkına saygı…”
Fransa’da 232 sene önce ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları’nın 2’nci maddesi düşüyor önüme…
“Her siyasal toplumun amacı, insanın doğal ve zamanaşımı ile kaybedilmeyen haklarını korumaktır. Bu haklar; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmedir.”

***

Mülkiyet!
Zaman aşımı ile kaybedilmeyen hak diyor.
Özgürlük gibi…
Güvenlik gibi…
Bir de…
“Baskıya karşı direnmek” gibi…

***
Direniyoruz…
Başka da ne gelir elden?
Gökyüzü deniz gibi uçsuz…
Diller birbirine karışıyor...
İnsanlar uğurlanıyor sonsuzluğa…
Yalnızlıklar büyüyor…
Bütün köyler, kasabalar ve şehirler insanları sevmeye mahsus…
Yalancı bir yaz daha geçiyor…
Dumanlar içinde…
İsli…
Tedirgin…
Ürkek…


Açık sinemalar!

Lefkoşa’nın güneyine geçtim, Ledra caddesi sessiz, yetim insan gibi…
Elefteria Meydanı’nın üzerine beton dökmüşler, çok yapay duruyor.
Yerden fışkıran ışıklar dahi sevdirmiyor kendini!
Surlar bakımlı, meydanın altı ağaçlandırılmış, teselli bu!
Bir de ‘açık hava sineması’ görüyor, öykünüyorum.


Bir gece sonra Gençlik Merkezi (Birliği), Kızılbaş Kilisesi’nde “açık hava sineması” var, koşarak gidiyorum.
Yerlere rengarenk, kocaman yastıklar atmış gençler…
Yayılıyoruz.
“Bohemian Rhapsody” var beyaz perdede!
Ne film öyle…
Queen grubu, konserleri...
En önemlisi de kalıpları yıkan hayatı, harikulade sesiyle Freddie Mercury…
Girne’de çocukluğumuz geliyor aklıma, Emek Sineması.
Şimdi “depo” oldu ne yazık…
Savaşın ardından bulduğumuz pekçok açık hava sinemalarının da kıymetini bilemedik biz… Ah ne zor işmiş hazıra konmak, ah ne zararlı!…


Gençlik Merkezi’nde nasıl da keyif alıyorum, hem film, hem sohbetle…
Şimdi yeniden ‘açık hava sinemaları’ zamanı!
Salgın belki de bize ‘nostlalji’ yaşatmak için!
Yeniden keşfetmek için birbirimizi…

1-224.jpg

Bu yazı toplam 1077 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar