Naci Talat’ın Vosvos’u: Yarım Kalan Marş, Yarım Kalmayan Yoldaşlık
Seksenli yılların YENİDÜZEN’inden kalan bu küçük yol anısı; sabaha karşı içilen çorbanın kokusu sinmiş J 581 plakalı eski bir Vosvos’un, uykusuz gözlerin, matbaa yorgunluğunun ve eksilmeyen dostluğun içinden bir dönemin ruhunu anlatıyor.
Bir gazetenin tarihi yalnızca manşetlerden, siyasal kavgadan, baskılardan ve yokluklardan oluşmaz.
Hele söz konusu YENİDÜZEN ise hiç oluşmaz.
Bazen o tarih, matbaa kokusuna siner. Bazen sabaha karşı içilen bir tas çorbanın kokusunda kalır. Bazen eski bir arabanın içinde, yarım kalan bir marşta, uykuya direnen birkaç insanın gülüşünde saklanır.
Feridun Önsav yoldaş bu anıyı anlatmaya başlayınca, ilk bakışta küçük bir yol hikâyesi açılıyor önümde.
Üç insan, eski bir Vosvos, Lefkoşa’dan Mağusa’ya uzanan bir sabah yolu...
Seksenli yıllar...
YENİDÜZEN’in haftalık çıktığı yıllar...
Her hafta sabah 06.00 sularında Naci Talat’ın Vosvos’u ile Lefkoşa’dan Mağusa’ya gidilirdi. Arabada Feridun Önsav, Akın Kemal ve Naci Talat olurdu.
Zaman tüneli tam da o anda zihnimde geçmişe aralanıyor; her şey bir sinema perdesine yansır gibi beliriyor.
Naci Talat’ın J 581 plakalı eski Vosvos’u (Volkswagen) yalnızca Lefkoşa’dan Mağusa’ya gitmiyor; bir gazetenin yokluklar içindeki emeğine, matbaa kokusuna, sabaha kadar süren baskıya ve eksilmeyen bir yoldaşlığa doğru yol alıyor.
O Vosvos’u bugün yalnızca eski bir araba diye düşünmek haksızlık olur. O, o yılların yorgunluğunu da taşıdı, gazetesini de, umudunu da. Kimi zaman matbaaya giden yolun sessiz tanığı, kimi zaman üç yorgun insanın küçük dünyası oldu.
Mağusa yolu, İsmet Kotak’ın matbaasına bağlanıyor.
İçeride kurşun harflerin ağırlığı, mürekkebin keskin kokusu, kâğıtların sesi var. Sayfalar hazırlanıyor, yazılar yerleşiyor, baskı alınıyor. Saatler ilerliyor. Gün geceye, gece yeniden sabaha dönüyor. Yorgunluk yüzlere çöküyor ama kimsenin elini gevşettiği yok. Çünkü o masaların üzerinde yalnızca bir gazete değil, bir dönemin sözü kuruluyor.

Feridun abi anlattıkça, yalnızca duyulan bir anı değil; kokusu alınan, sesi işitilen, yorgunluğu sezilen bir zaman canlanıyor.
Mesele yalnızca bir yolculuk değil.
O yolculuğun içinde bir gazetenin emeği, bir dönemin inadı, uykusuzluk, yoldaşlık ve Naci Talat’ın o kendine özgü sakinliği var.
Gazete, İsmet Kotak’ın matbaasında hazırlanır ve basılırdı. İş çoğu zaman sabahın ilk saatlerine kadar sürerdi. Saat 05.00 olurdu, 05.30 olurdu. İnsan artık yorgunluktan ne konuştuğunu, ne düşündüğünü bile seçemez hâle gelirdi.
Ama yine de yola çıkmadan önce bir çorba içilirdi.
O çorba yalnızca mideyi ısıtmazdı. İnsanı biraz kendine getirirdi. Sabaha karşı içilen o çorbanın kokusu sanki insanın üstüne başına, gazetenin kâğıdına, hatta Naci’nin Vosvos’una sinerdi. Sonra o kokuyla birlikte arabaya binilir, Mağusa’dan Lefkoşa’ya doğru yola çıkılırdı.
Akın Kemal, araba hareket ettikten kısa süre sonra arka koltukta uykuya dalardı. Feridun Önsav ise önde, Naci’nin yanında oturur; konuşarak yolun ağırlığını hafifletmeye çalışırdı.
Bir sabah yine aynı dönüşlerden biri...
Gece matbaada geçmiş. Gazete basılmış. Çorba içilmiş. Vosvos yola koyulmuş. Herkes yorgun ama tuhaf biçimde içi canlı.
Bazen insan yorgunluktan susar. Bazen de susmamak için bir şeye tutunur.
O sabah onlar marşa tutunmuşlar.
Naci Talat ile Feridun Önsav, Avusturya İşçi Marşı’nı söylemeye başlamışlar. Akın Kemal arkada uyuyor. Vosvos ‘kendine özgü gürültülü bir motor sesiyle’ yolda ilerliyor. Önde iki yorgun insan, uykuya yenilmemek için yüksek sesle marş söylüyor.
İlk başta ikisinin de sesi çıkıyor.
Sonra yol uzuyor.
Sabahın ağırlığı çöküyor.
Bir yerde Feridun Önsav’ın sesi kesiliyor. Gözlerini kapatıyor. “Uyumadım” diyor aslında. Sadece gözlerini dinlendirmek istiyor. Ama sabaha karşı, hele geceyi matbaada geçirmişseniz, insan gözlerini kapatınca marş da yavaş yavaş uzaklaşıyor.
Dörtyol civarında kendine gelir gibi oluyor.

Naci Talat ona dönüyor. Sesinde kızgınlık yok. Daha çok gülümseyen bir sitem var:
“Sen de beni marşı çağırırken yalnız bıraktın.”
Feridun Önsav da hemen cevap veriyor:
“Naci, ben gözlerimi kapattım diye hemen uyudum sanma. Senin de marşı çağırmayı kestiğinin farkındayım.”
Naci bir an duruyor.
Sonra hiç bozuntuya vermeden, o sakin hâliyle şöyle diyor:
“Doğrudur. Buraya kadar ben de uyur uyanık geldim.”
Ve ikisi de gülmeye başlıyor.
Sahne bu kadar sade aslında.
Sabaha karşı eski bir Vosvos’un içinde üç kişi. Arkada uyuyan Akın Kemal. Önde Naci Talat ile Feridun Önsav. Bir marş başlıyor, sonra ikisinin de sesi kesiliyor. Ama yine de biri diğerine dönüp, “Sen beni yalnız bıraktın” diyor.
İlk bakışta küçük bir şaka...
Ama biraz düşününce, o yılları anlatan çok güçlü bir cümleye dönüşüyor. Çünkü onlar birbirlerini gerçekten yalnız bırakmadılar.
Yorgun düştüler, uykusuz kaldılar, olanaksızlıklarla boğuştular. Haftalık bir gazeteyi yaşatmak için sabahlara kadar çalıştılar. Bazen sesleri kesildi. Bazen marş yarıda kaldı. Ama yol arkadaşlığını yarıda bırakmadılar.
Bugün geriye dönüp bakınca, o Vosvos yalnızca bir araba olarak kalmıyor hafızada. Bir dönemin küçük ama çok anlamlı tanığına dönüşüyor.
İçinde sabaha karşı içilmiş çorbanın, matbaanın kokusu var. Yorgun ama inatçı insanlar var. Uykuyla karışmış kahkaha var.
Ve elbette yarım kalan bir marş...
Belki Avusturya İşçi Marşı’nı o sabah sonuna kadar söyleyemediler.
Ama dostluğu da yoldaşlığı da hiç yarıda bırakmadılar.
CTP’nin efsane genel sekreteri, Yoldaş Naci Talat, o unutulmaz cümleyi boşuna söylememişti; bugün bile hepimizin şiar edinmesi gereken bir söz olarak tarihe kazımıştı:
“Biz dostlarımızı sokakta bulmadık; yerde bırakmayız.”







