1. YAZARLAR

  2. Neşe Yaşın

  3. İNSAN OLMAK ZOR ZANAAT
Neşe Yaşın

Neşe Yaşın

İNSAN OLMAK ZOR ZANAAT

A+A-

Nerede kalmıştık? Ben yine aynı kanepede dizlerimi toplamış, laptopu kucağıma almış yazıyorum. Korona hapisliğinin kaçıncı günündeyiz farkında değilim; çok da umurumda değil aslında. Kalbimi acıtan ölüm haberleri dışında şiirlerle, kitaplarla, şarkılarla, filmlerle haşır neşirim. Bu sabah balkonda kahvemi içerken hiç tanımadığım, isimlerini bilmediğim insanların yaşadığı evlerle kuşatılmış olduğumu düşündüm. Kendi küçük ıssız adamda yaşıyorum yıllardır. Bunun üzerine kafa yordum biraz. Hep yapmışım bunu aslında. Yaşadığım bütün evlerde komşularla iletişim kurmaktan özellikle kaçınmışım. Maske takmak istemediğim, kendim olmak istediğim için, biraz da kırılma korkusundan belki, yalnızca bana benzeyen, beni kabullenecek insanlarla iletişim içinde olmuşum hep. Gerçi pek çok insan için geçerli bu artık. Komşuluk önemini yitireli çok oldu. Çocukluk komşular demekti oysa. Zamanımızın bir bölümü komşu evlerinde geçerdi. En yakın arkadaşlarımız komşu çocuklarıydı. Birlikte oyunlar oynanır, hafta sonları pikniğe, topluca sinemaya gidilirdi.

Sadece komşular değil mesele, az insanla görüşmeyi seçmişim zaman içinde, hayatın gürültüsünü azaltmaya, kelimelerin şiddetinden kaçmaya çalışmışım. Kırılganlığımı yalnızlığın kabuğuna saklamışım. Bunu fazla abartmış olmalıyım ki hasbelkader bir topluluk içinde bulunduğum zamanlarda kulağıma gelen çekişme ve dedikoduları bir uzaylı gibi dinlerken buluyorum kendimi.

Hiç unutamadığım bir anım var komşularla ilgili. Adanın kuzey tarafında yaşadığım günlere, 80’li yılların sonuna ait bir anı. Sabah karşı komşumla aynı anda kapıya çıkmıştık ve kadının radyosu açık, Filiz Naldöven ile bir söyleşi var radyoda… Filiz bir aşk şiiri okuyor. Su Ağacı yanlış hatırlamıyorsam. Yaşadığım sahne bir skeç gibi aslında. “Amaaaan, karı aşık olmuş, hiç utanma yok……..” diye devam eden bir tirat. Belki de o gün karar vermişimdir, kendi gezegenime çekilip orada yaşamaya. Mecburen var olduğum bana hiç uygun olmayan ortamlarda, düşmanlıklar, dedikodular arasında, maskeli balolarda ne çok acı çekmişim, onca gürültü arasında içimin sesini, masumiyeti yitirmişim yıllar boyu. Bundan tamamen kurtulmak mümkün değil tabii ki. Yalnızlık bir sığınak yine de.

Geçmişin uğultusunu işitiyorum bazen, çoktan unuttum sandığım bir cümle ziyaretime geliyor ve ilk duyduğum andaki kadar acıtıyor eğer hassas bir anımdaysam. Bilmediğim, işitmediğim buna benzer ne çok cümle olabileceğini düşünüyorum. Bugün Sosyal Medya’da gözlemlenen o pervasız ötekileştirme hallerini hayal edin, bunların çok daha kaba ve haşin versiyonlarının bir fısıltı halinde, biçim değiştirerek bir telefon oyunu gibi kulaktan kulağa şehri dolaştığını…

Bu bencil, acımasız, her an bir başkasının üstüne basmaya, pençelerini uzatıp tırmıklamaya hazır insan tipinin sistemin bir ürünü olduğunu ve devrimle her şeyin düzelebileceğini düşünmek beni rahatlatırdı ilk gençlikte. Sonradan insanlık hallerine daha hâkim oldum ve insan ruhunun çıkmazlarını anlamaya giriştim. Bazen bu öğretiyi unuttuğum ve eski alışkanlıkla her türlü kötülüğü aklamaya çalıştığım oluyor yine de. Toplumun bir dövüş alanı olduğu, kelimelerle, komplolarla zaferlere ulaşılabileceği kabul görmüş durumda pek çok çevrede. Başkaları kötülendikçe, başkaları ezildikçe yükselebilirize dair bir kabul bu.

Başkalarına dair bir çıta koymuştum; her türlü farklı düşünce, farklı yaşama biçimi, farklı seçim kabulüm, başka insanların hayatına kast eden ırkçılık, faşizm ve bunları destekleyen ayrımcılık türleri hariç diye düşünüyordum. Oysa bütün bunlar sinsice pek çok davranışın, sözün ve bakışın içine sinmiş durumda. Politik olarak anti faşist bir yerde durduğunu söyleyen kişi, yakınlarındakilere karşı mikro faşist bir tutum içinde olabiliyor. Siyahilere dair bir ırkçılık yapmıyor belki ama fiziksel görünüşlerinden ötürü diğer insanları ikinci sınıf ya da aşağı bir yerde görebiliyor. Ayrımcılığın bin bir türlüsü var ve hepimizde var bu. Irvin Yalom’u şişman bir danışanı terapisti bakışları karşısında uyarmış ve şişmanlara karşı taşıdığı ayrımcılığı fark etmesine neden olmuştu.

Benim kendimde gözlemlediğim iflah olmaz bir kıskançlık hali var örneğin. Bu kolay terbiye edilebilecek bir duygu değil pat diye geliyor birden. Bundan öyle çok utanıyorum ki kendimi bağışlamak için kıskandığım kişiye çok iyi davranmaya başlıyorum. Sorun insanın zaafları olması değil belki de. Önemli olan bunların farkında olmak ve başkalarına zarar verip onları incitmemeye özen gösterebilmek.

 Sonuç olarak şunu diyebilirim: İnsan olmak zor zanaat ey sevgili insanlar!

Bu yazı toplam 2303 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar