1. YAZARLAR

  2. Hamit Caner

  3. Güç Yetmez: CTP’nin Asıl Sınavı İlkelerle Yüzleşmektir
Hamit Caner

Hamit Caner

Kumda Bir Balık

Güç Yetmez: CTP’nin Asıl Sınavı İlkelerle Yüzleşmektir

A+A-

Kuzey Kıbrıs’ta siyaset uzun zamandır aynı sahneyi tekrar ediyor. Bir dairenin koridorunda, bir kurumun kapısında, bir ihalenin ilan panosunda herkes aynı cümleyi duyuyor: “Birini tanıyor musun?” Bu cümle, yalnızca bireysel bir serzeniş değil; düzenin nasıl işlediğini anlatan kısa bir özet.

Tam da bu yüzden, ana muhalefet partisi Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) son dönemde toplumsal desteğini belirgin biçimde artırarak mevcut statükonun en güçlü alternatifi haline geldi. Seçmenin gündemi artık yalnız Kıbrıs sorununun müzakere başlıklarına değil, aynı zamanda yolsuzluk, nepotizm, adaletsizlik ve liyakatsizlik gibi hayatı doğrudan etkileyen yapısal sorunlara da odaklanıyor.

Bu yükseliş, CTP açısından yalnızca bir seçim ihtimali değil; tarihsel bir sorumluluk. Çünkü başarı tek başına dönüşüm yaratmaz. Asıl belirleyici olan, iktidara yürürken hangi ilkelerin “asla pazarlık konusu olmayacağı”dır.

Solun Küresel Deneyimi: Yükselişten Geri Düşüşe

Dünya siyaseti, sol partilerin büyük umutlarla yükselip ardından hızla gerilediği örneklerle dolu. Düğüm çoğu zaman aynı yerde atılır: İktidara gelme arzusu ilkesel duruşun önüne geçtiğinde sol kimlik aşınır, program bulanıklaşır, tabanla bağ zayıflar.

Birleşik Krallık’ta Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi, 2017’de güçlü bir çıkış yapmış; ancak 2019’da Parlamento’da 59 sandalye kaybederek ağır bir yenilgi yaşamıştır. Bu çöküş, parti içi çatışmalar, seçmen erozyonu ve emek hareketiyle zayıflayan bağlar gibi nedenlere dayandırıldı.

Bugün tablo daha da öğreticidir: İşçi Partisi iktidarda olmasına rağmen, tarihsel olarak savunduğu sosyal adalet, kamuculuk ve emek eksenli politikaların önemli bir bölümünden uzaklaşmış görünmektedir. Piyasa dostu tercihler ve statükoyla uyumlu refleksler tabanda hayal kırıklığı yaratır. Ders basit ama serttir: Sol için yalnızca “iktidar olmak” yetmez; ilkelerinden kopmuş bir iktidar, erozyonu hızlandırır.

Benzer döngüler Türkiye’de CHP örneğinde de defalarca yaşandı. Toplumsal momentler yakalandı; fakat bu momentler kurumsal dönüşümle desteklenemediğinde kalıcı değişime evrilemedi.

Bu arka planı unutmamak gerekir: Solun tarihsel yükselişini taşıyan sanayi dönüşümü, savaş sonrası kurulan düzen ve ideolojik çekim alanları zayıfladıkça, sol partilerin hareket alanı daraldı. Bugün “ilke erozyonu” dediğimiz şeyin bir kısmı, bu daralan zeminde büyüdü.

Dış Denge Sertleşirken İlkeleri Korumak Daha Zor

CTP’nin karşı karşıya olduğu en büyük risk, seçim kaybetmek değildir. Asıl tehlike, iktidara yaklaşırken “şimdilik” diyerek ilkeleri esnetmek, küçük tavizleri normalleştirmek ve zamanla statükonun diline benzeyerek kendini kaybetmektir.

Ama artık bir gerçek daha var: Ada siyaseti sadece iç dengelerle yürümüyor. Bölge hızla değişiyor, güç dağılımı yeniden kuruluyor, rekabet sertleşiyor. Bu sertleşme, Kıbrıs’ta çözüm ihtimalini kolaylaştırmıyor; çoğu zaman zorlaştırıyor.

Bugün Doğu Akdeniz’de denklem üç yönden sıkışıyor:

Büyük aktörlerin öncelikleri kayıyor; bazı alanlarda “daha az doğrudan belirleyicilik” boşluklar yaratıyor, boşluklar yeni yarışlar doğuruyor.

İsrail’in adım adım genişleyen hamleleri ve tanıma siyaseti, kırılganlığı büyütüyor.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, özellikle kilit ülkelerde güçlenmesi halinde, Avrupa Birliği’nin ortak kapasitesini zayıflatabilecek bir risk taşıyor.

Bütün bunlar neyi gösterir?

CTP içeride doğru olanı yaparken, dışarıda rüzgâr daha sert esecek. O yüzden “ilke” artık sadece bir ahlak çağrısı değil; fırtınada direği ayakta tutacak iskelet meselesidir.

CTP’nin Önündeki Asıl Tuzak: İktidar İçin İlke Pazarlığı

Kuzey Kıbrıs siyasal yaşamı bu tür örneklere yabancı değil. Kapalı kapılar ardında kurulan denklemler, “bizden olsun” mantığı, ilanı daraltılmış ihaleler, gerekçesi açıklanmayan atamalar… İnsanlar artık şu soruyu soruyor: “Kim kazanacak?” değil, “Kazanan neye benzeyecek?”

CTP’nin iddiası tam burada başlar. Statükoyu devralmak değil, dönüştürmek. İktidarı bir amaç değil, ilkelerini hayata geçirmenin aracı olarak görmek. Bu yüzden yolsuzlukla mücadele, şeffaflık, liyakat ve hesap verebilirlik CTP için dönemsel vaatler değil, kurucu değerler olmak zorundadır. Asıl sınav da budur: Baskı arttığında, “mecburuz” denildiğinde bile bu değerler korunabilecek mi?

Sosyal Adalet, Emek ve Liyakat: Sözden Yapıya

Gerçek bir sosyal demokrat program, eşitsizliği azaltmayı, emeği güçlendirmeyi ve kamu kaynaklarını adil biçimde yönetmeyi zorunlu kılar. Bu yaklaşım, özel sektörde sendikal örgütlenmenin önünün açılmasını, toplu pazarlık hakkının etkin biçimde korunmasını ve kamuda terfi ile atamalarda liyakatin tartışmasız ölçüt haline gelmesini gerektirir. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler üzerinden güçlü bir sosyal devlet inşa edilmeden, solun iddiası inandırıcı olamaz.

Burada “iyi niyet” yetmez; sistem kurmak gerekir. Toplum, artık slogan değil mekanizma duymak istiyor. Örneğin: İhalelerde tam şeffaflık: İlan, kriter, puanlama ve sonuçların erişilebilir olması. Atama ve terfilerde net ölçüt: İlanlı süreç, bağımsız değerlendirme, gerekçeli karar. Belki de en önemlisi hesap verebilirlik: Düzenli denetim raporları, kamuoyuna açık izleme, gerçek yaptırım.

Bunlar söylenmesi kolay, uygulanması zor işlerdir. Zor olduğu için değerlidir. Çünkü tam da bu eşikler, “biz farklıyız” iddiasını lafta bırakmaz, yapıya dönüştürür.

Kıbrıs Meselesi: Birleşik Federal Kıbrıs

Bugün seçmenin önceliği günlük hayatın sorunları olabilir. Ama gerçek bir sol siyaset Kıbrıs sorununu paranteze alamaz. Çünkü barışın, hukukun ve demokratik düzenin kalitesi; ekonomiden sosyal devlete kadar her alanı belirler. Bölünmüşlük derinleştikçe bağımlılık artar, bağımlılık arttıkça kamusal alan zayıflar.

CTP’nin duruşu nettir: İki toplumlu, iki bölgeli, siyasal eşitliğe dayalı, federal ve birleşik bir Kıbrıs hedefi taktik bir tercih değil, ideolojik ve tarihsel bir taahhüttür. Egemenliği parçalanmış, dışa bağımlı ve kalıcı bölünmeyi kabullenmiş hiçbir yapı sol olamaz.

Bunu savunmak bugün daha zor. Çünkü yeni jeopolitik kurgular, iyi niyetin karşısına daha kalın duvarlar çıkarıyor. Ama tam da bu yüzden federal hedef “lüks” değil; bağımlılığı azaltmanın ve demokrasiyi güçlendirmenin tek gerçekçi hattıdır.

CTP’nin savunduğu federal çözüm, yalnızca diplomatik bir formül değil; barışın, demokrasinin ve sosyal adaletin ön koşuludur.

İdeolojik Kardeşlik, Ortak Hafıza ve Barışın Omurgası

Bu noktada bir başka hayati gerçek göz ardı edilemez. CTP, Kıbrıs’ın güneyindeki ideolojik kardeşi AKEL ile siyasal bağını güçlendirerek sürdürmek zorundadır. Bu birliktelik, dönemsel bir temas ya da diplomatik nezaket değil; iki toplumlu federal Kıbrıs idealinin siyasal omurgasıdır. Tam da bu yüzden CTP ile AKEL arasındaki bağ, geçmişin yükünü inkâr etmeyen ama ona takılıp kalmayan bir ortak aklı temsil eder.

Kalıcı barışın inşasında bu iki partinin rolü sıradan değildir. İki yakada aynı anda nefes almayan bir barış ayakta kalamaz. Aynı ideolojik dili konuşmayan bir federal gelecek ise ancak kâğıt üzerinde yaşar.

Bu sürecin önemli boyutlarından biri de, adanın garantörlük sistemi içinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğudur. Türkiye’nin rolü, tek taraflı bir belirleyicilikten ziyade, çok taraflı barış mimarisinin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Kalıcı barış, dışlayıcı yaklaşımlarla değil; karşılıklı saygıya dayalı, dengeli ve sorumluluk paylaşımını esas alan ilişkilerle güçlenir.

Kıbrıs barışı, tek bir aktörün taşıyabileceği bir yük değildir. Bazen iki yakadan aynı anda tutulan bir direk gibidir. Direk tek başına kalırsa devrilir.

Sonuç: İlkesiz İktidar Değil, İlkeyle Dönüşüm

CTP’nin yükselişi, Kuzey Kıbrıs’ta uzun süredir biriken adalet, eşitlik ve onurlu yaşam talebinin doğal sonucudur. Ancak bu yükselişi kalıcı kılacak olan şey, iktidarın kendisi değil; ilkeye sadakattir.

CTP’nin farkı, ilke pazarlığı yapmamak iddiasını tekrar etmekte değil; bu pazarlığı imkânsız hale getirecek kurumları kurabilmektedir. Statükoya benzemek yerine onu aşmayı hedeflemek; federal, birleşik Kıbrıs idealinden geri adım atmamak; yolsuzluğa, kayırmacılığa ve liyakatsizliğe karşı “günü kurtaran” değil “düzeni dönüştüren” bir çizgide kalmak.

Sistemi değiştirmeye niyetin yoksa, geleceği çalmaktan farkın yoktur.

Kıbrıs’ta ustalık hikâyeleri eskiden beri anlatılır. Müteveffa Tavuri’nin adını bilmeyen yoktur; kimin neyi ne kadar “iyi” yaptığı konuşulur. Ama çoğu zaman sorulması gereken soru atlanır: Asıl kaybolan nedir? Cevap basittir ve ağırdır: Gelecek, sessizce eksilen şeylerin başında gelir.

CTP’nin tarihsel sorumluluğu tam da burada durmaktadır: Bu düzeni devralmak değil, dönüştürmek. Çünkü dönüşmeyen düzen, sonunda herkesin hayatını daha pahalıya ödetir.

Zorlukların arttığını biliyorum. Ama yine de CTP’nin bütün bunları dönüştürecek bir organizma olduğuna gönülden inanıyorum.

Bu yazı toplam 1428 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar