1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Bir İç Savaşın Anatomisi
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Bu Başka Bir Fetih Kalkışmasıdır!

A+A-

“Bir sabah Süleyman kapıyı vurdu, bu sefer Mevlut hemen açtı. ‘Savaş çıktı oğlum’, dedi amcasının oğlu, ‘Kıbrıs’ı fethediyoruz’. Mevlut onunla Duttepe’ye amcasının evine gitti. Herkes televizyonun başındaydı. Askeri marşlar çalıyor, tank ve uçak görüntüleri veriliyor ve Korkut atılıp hemen ‘C-160, M47’ diye tiplerini söylüyordu. Sonra Ecevit’in aynı görüntüsü, ‘Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin’, deyişi tekrarlanıyordu. Ecevit’e komünist diyen Korkut onu affetmişti. Ekranda Makaryos ya da Yunan generalleri belirince bir küfür savuruyor, hep birlikte gülüşüyorlardı. Duttepe durağına indiler, kahvelere uğradılar. Mutlu ve heyecanlı bir kalabalıkla doluydu her yer ve herkes aynı görüntülere, jetlerin uçuşuna, tanklarla bayraklara, Atatürk ve paşalara bakıyordu. Asker kaçaklarının derhal şubelerine gitmeleri de düzenli aralıklarla televizyonda duyuruluyor, Korkut da her seferinde ‘Ben zaten kendim gidecektim,’ diyordu. (…) Mevlut ders kitaplarında anlatılan, Orta Asya’dan gelen o Türklerden olduğunu hissetti o gece.”

Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık adlı romanında 20 Temmuz 1974 Kıbrıs savaşının ülkede yarattığı atmosferi bu sözlerle betimliyor. Usta yazar, milliyetçi Korkut’un “komünist” olarak gördüğü Ecevit’i affettiğini ve herkesin “mutlu” ve “heyecanlı” olduğunu vurgularken, aslında Kıbrıs savaşının ideolojik farklılıkları sildiğini ve herkesin büyük bir coşkuyla fethi alkışladığını anlatıyor.

Sadece milliyetçi Mevlut değil, o gün herkes “Orta Asya’dan gelen o Türklerden olduğunu” düşünüyordu. Türk milliyetçiliği ve fetih heyecanı bütün siyasi oluşumları etkisi altına almış, zihinleri bütünüyle kuşatmıştı.

Sadece Bülent Ecevit gibi sosyal demokratlar değil, Sağcılar, Türkçüler, İslamcılar, hatta ülkenin solu da savaşa sevinmişlerdi. Herkes imparatorluk nostaljisine kapılarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kaybına başladığı gerileme döneminden beri ilk defa Kıbrıs’ta “taşma” yaşandığını vurguluyor, Kıbrıs’ı “Büyük Türkiye Hayallerine” endeksliyordu.

Şimdi, tam 47 yıl sonra, yeniden bir fetih heyecanı yaşanıyor. İslamcısıyla, Türkçüsüyle, Sosyal Demokratıyla bütün Türkiye gözünü bir kez daha Kıbrıs’a dikti.

Fakat bu seferki farklı bir fetih kalkışmasıdır. Bir yandan, Kıbrıslı Rumlardan arındırılan ve bugüne kadar kapalı tutulan Maraş’ta yeni bir ganimet hamlesi yapılırken, diğer yandan da Kıbrıs Türk toplumunun zaptı söz konusudur.

Kıbrıslı Rumların yurt hakkını çiğneyen ve Kıbrıslı Türkleri siyasal bir özne olarak ortadan kaldırarak Kıbrıs’ın kuzeyini Türkiye’nin bir vilayetine dönüştürmek isteyen saldırgan milliyetçi bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Fakat birinci fethi alkışlayan Kıbrıslı Türkler bu sefer baş kaldırıyorlar. Çünkü bu, Hamlet’in dediği gibi, olmak ya da olmamak meselesidir!

“Düşüncemizin zalim kaderin yumruklarına, oklarına katlanması mı, yoksa bela denizlerine karşı direnerek onlara son vermesi mi?”

İşte bütün mesele budur!

Ve Kıbrıslı Türklerin çok geniş bir kesimi, muhalif partileri ve sivil toplum kuruluşlarıyla “bela denizlerine karşı” direnmeyi seçtiler.

Erdoğan’ın çok sevdiği mısralarla söylersek, “öz yurdunda parya” olmaya hayır demeyi seçtiler!

Ve hep bir ağızdan, yine Erdoğan’ın söylemekten hoşlandığı bir cümleyi tekrarlıyorlar:

“BİZ DE VARIZ!”     

Bu yazı toplam 2507 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar