1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, Yukarı Arodez’den hatıralar... – 3 -
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

1930’lu ve 1940’lı yıllarda, Yukarı Arodez’den hatıralar... – 3 -

A+A-

“TALES OF CYPRUS” yani “Kıbrıs’ın Öyküleri” sosyal medya sayfasının yöneticisi, Avustralya’dan çok değerli arkadaşımız, akademisyen-grafik sanatçısı, araştırmacı yazar Konstantinos Emmanuelle, Yukarı Arodez’den bir öykü paylaştı... Konstantinos Emmanuelle’in bu öyküsünü derleyip özetle okurlarımız için Türkçeleştirdik. Konstantinos Emmanuelle,  devamla şöyle yazıyor:

***  Hristos Horattas, göç konusunun çocukluğundan bu yana ve henüz Baf’ın Yukarı Arodez köyünde yaşarken, pek çok kereler aile içerisinde tartışıldığını hatırlıyor. Hristos'’n dört amcası ve bir de büyük amcası vardı ki bunların tümü de ABD’de yaşamaktaydı, iki amcası da 1915 yılından itibaren ABD’de yaşamaktaydı. Büyük amcası Neofitos ve amcası Hrisostomos, Birinci Dünya Savaşı esnasında Amerikan Ordusu’nda görev yapmışlardı. Neofitos’un Harry S. Truman’ın komutası altında hizmet verdiği de anlatılmaktaydı...

***  Hristos, çocukluğundan bu yana Kıbrıs’ın ötesindeki dünyayı büyüleyici buluyordu, annesine sık sık, “Bir gün ben de Amerika’ya gideceğim ve oradan sana çok para göndereceğim” diyordu. Annesinin, Hristos’un bu öngörüsünün bir gün gerçek olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu...

***  Hristos, orta dereceli okulunu 1948 yılında bitirdikten sonra Amerika’ya göç etmeyi ciddi biçimde düşünmeye başlamıştı... “Leymosun’da büyük bir şarap şirketinde çalışıyordum ve amcalarımdan birine Amerika’ya göç etme olasılıklarından söz ettiğim bir mektup yazmıştım. Amcam da bana Amerikan göç yasaları nedeniyle ben bir vize alabilinceye kadar aradan yıllar geçebileceğini yazmıştı bana. Bana yardım etmek için elinden gelen herşeyi yapmaya söz vermişti. Böylece vizeye başvurup beklemeye başlamıştım...”

***  İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan Hükümeti, her bir ülkeye yönelik kotalar uygulamaya ve belirli milliyetlerden insanlar seçmeye başlamıştı. Hristos, başvurusu onaylanıncaya kadar iki sene beklemişti. Bu arada pek çok arkadaşı Kıbrıs’tan ayrılıp Avustralya’ya gitmişti...

***  “Aradan iki sene geçtikten sonra Amerikan elçiliği bana başvurumun onaylandığını bildirdi. Doğum sertifikam,  göğüs röntgenim ve pasaportumla  vizem için elçiliği ziyaret etmem isteniyordu...”

***  Hristos’un adadan ayrılacağı tarih27 Mart 1950 olarak belirlenmişti. Bundan üç gün önce Başpiskobos Makarios Kıbrıs’taki tüm kiliselere birer mektup göndererek Britanya idaresine karşı bir kampanya başlatacaklarını söylüyordu. Hristos, Yukarı Arodez’de en eğitimli ve en bilgili kişi olduğu için, Yunan Bağımsızlık Günü nedeniyle Pazar günkü kilise ayini ardından bir konuşma yapmaya çağrılmıştı.

***  “Konuşmamın ana konusu Britanya idaresine karşı olmaktı” diye anlatıyor Hristos... “Kilisede toplananlara Britanyalılar’ın artık Kıbrıs’ta istenmediğini ve adanın Yunanistan’la birleştirilmesi gerektiğini söylemiştim. Konuşmamın sonunda insanlar o kadar heyecanlanmıştı ki Yunan Milli Marşı’nı söylemeye başlamışlardı...” Ancak kilisenin dışında bekleyen bir polis, Hristos’un konuşmasını pek beğenmemişti. Kilise ayini sona erdikten sonra Hristos’u “bir isyana yol açabilecek olan huzuru bozmaya yönelik eylemleri” gerekçesiyle tutuklamıştı.

***  “Bana Amerikan elçiliğindeki vize başvurumun iptal edileceğini söylemişlerdi. Yıkılmıştım. Bereket versin birkaç etkili şahıs duruma müdahale etti ve polise, gelecekte daha büyük bir yük olmamam için onların beni Amerika’ya gitmem için bırakmalarının kendileri için daha yararlı olacağına ikna ettiler... Böylece polis bunu kabul etti ve herhangi bir dava okunmadan salıverildim...”

***  Ertesi günü 22 yaşındaki Hristos akrabalarına ve arkadaşlarına veda ederek annesi ve babasıyla birlikte otobüse bindi ve Larnaka Limanı’na gittiler. Gözü yaşlı bir vedadan sonra Filippo Grimani gemisine bindi, bu gemi Yunanistan’ın Pire limanına gidiyordu...

***  “Annemle babam beni kucaklamışlardı, her ikisi de ağlıyordu. Bu sanki de son vedaymış gibi geliyordu bana... Ve amcalarım 20 veya 40 sene önce gitmişlerdi Amerika’ya ve bir daha annelerini babalarını görememişlerdi. Gemi Kıbrıs’ın güneybatı sahilinden dönerken daha da duygusallaştım çünkü tarlalarımızın olduğu yerleri görebiliyordum. Gidip odun topladığım ormanı görüyordum, bir daha bu yerleri görebilecek miydim? Bunu düşünüyordum...”

s1-296.jpg

***  Yunanistan’a giderken gemi bir fırtınaya yakalanmıştı ve gece boyunca sürmüştü fırtına. Hristos’u deniz tutmuştu ve ertesi günü de midesi bulanıyordu, Pire limanına vardıklarında... Atina’da iki hafta geçirdi, burada Akropolis ve diğer tarihi yerleri gördü, Amerikan SS Lakuardia gemisinin Hayfa’dan gelmesini beklemekteydi...

***  SS Lakuardia gemisi eski bir Amerikan savaş gemisiydi, sivilleştirilmişti ve 3 bin yolcuyu New York’a taşıyordu. Hristos, çoğu yolcunun Amerikan Yahudileri olduğunu, bunların yenile oluşturulmuş İsrail devletini ziyarete gidip şimdi gemiyle New York’a döndüklerini keşfetti. “Kamaraları birinci sınıf bölümündeydi, biz göçmenlerin kamaraları ise geminin en altındaydı. Farklı yemekodalarında yiyorduk. Ancak bize eğlence bölümünü ziyaret için izin veriyorlardı, burada balo dansları için bir orkestra müzik yapıyordu. Anneleri poker oynarken bizler de genç Yahudi hanımlarla sosyalleşiyorduk. Ben dansetmeyi seviyordum. Bütün bu yolculuk benim için uyuma, yemek yeme ve dansetme rutinine dönüşmüştü...”

***  İkindinleri Hristos büyük bir odada kumar oynayanları izliyordu. “Ben poker oynamasını bilmiyordum. En sevdiğim şey, yaşlı bir efendinin öteki yolcularla (çoğunlukla Yahudi kadınlarla) poker oynadığını ve onların çok parasını aldığını izlemekti. Pokerde çok iyiydi. Hayatımda hiç bu kadar çok para görmemiştim...”

***  Pire’den ayrıldıktan 11 gün sonra, gemi New York limanına varmıştı – Hristos ve diğer yolcular ilk kez Özgürlük Abidesi’ni görüyorlardı... “Ellis Adası’na girerken” diyor Hristos, “yolcular arasında korkunç dedikodular yayılmaya başlamıştı. Şaşı olan göçmenlere, gözleri kızrmışlara veya derileri kaşınan göçmenlere giriş izni verilmeyeceğini anlatıyorlardı... Aniden tüm bu semptomları hissetmeye başlamıştım. Kıbrıs’a geri gönderilmemem için dua etmeye başlamıştım. Sabahleyin bir anons yapıldı ve Ellis Adası’ndaki bir yangın nedeniyle tüm göçmenlerin New York limanında işlem göreceği duyuruldu... Gemide göçmenler büyük bir coşkuyla bunu sevinçle karşıladılar...”

***  İlk önce Amerikan yurttaşları SS Lakuardia gemisinden ineceklerdi, sonra diğer birinci sınıf yolcuları inecekti... Aralarında Hristos’un da bulunduğu ikinci sınıf yolcular gemiden ininceye kadar vakit öğleni bulmuştu. Muhaceretten geçip tıbbi bir incelemeye tabi tutulduktan sonra göçmenler ana terminale alınmış ve soyadlarının ilk harfinin bulunduğu tabelanın altında toplanmaları istenmişti.

***  “Ben kendimi “C” harfinin altında buldum çünkü soydadım Chorattas diye yazıyordu, bir akrabamın gelip beni almasını bekliyordum. Amcalarım gelse onları tanıyacağımdan şüpheliydim, ninemle dedeme göndermiş oldukları eski resimlerden onları nasıl tanıyacaktım? Ya birceez yeğenim gelirse ve onu tanıyamazsam? Büyük kalabalığın yavaş yavaş seyrelmesini izledim ve orada tek başıma kalmıştım... İşte o zaman, kimsenin beni almaya gelmeyeceğini anladım...”

***  Hristos kaygılanmaya başlamıştı. Kıbrıs’tan getirdiği on liradan yalnızca 25 sent kalmıştı drahmi olarak geriye. Amcalarının bulunduğu Michigan’ın Detroit kentine nasıl gidecekti? Onları nasıl bulacaktı? Paniklemeye başlamıştı ki ansızın poker masasında görmüş olduğu yaşlı beyin yanından hızla geçtiğini gördü. “Büyük bir acelesi var gibi duruyordu, ben de önüne atladım. ‘Lütfen, Detroit’e gitmem lazım, param yok’ dedim bozuk bir İngilizceyle. Adam durup beni merakla incelemeye başlamıştı.

‘Ne kadar para istiyorsun?’ dedi bana kibarca...

Omuzlarımı kaldırdım... Adam paltosunun cebine elini daldırıp üç tane 20 dolarlık çıkardı.  Parayı bana verdi ve koşarak kaçtı. ‘Lütfen adınızı ve adresinizi verin bana!’ diye seslendim arkasından. “Lukas Mathew” dedi adam uzaktan. “Toronto, Kanada’dan...”

***  Hristos bu ismi kendi kendine tekrar etmeye başlamıştı ki bir gün bu cömertliğinin karşılığını verebilsin... Yalnızdı ama şimdi kendine güveni daha fazlaydı, tahta bavulunu New York Merkezi Demiryolları yazılı tabellaya doğru çekiştirmeye başladı. Detroit biletinin yalnızca 23 dolar olduğunu öğrendi. “Bir kez biletimi aldıktan sonra bir mil kadar New York merkez istasyonuna yürümem gerekiyordu. Oraya nasıl gideceğimi bilmiyordum. Şansıma bir beyefendiyle tanıştım ve kendisini oraya kadar izleyebileceğimi söyledi. Bu adam o kadar hızlı yürüyordu ki, ona yetişmekte zorlanıyordum. Merkez İstasyon’a vardığımızda nefes nefeseydim. Doğru kapıya yönlendiren işaretleri izledim...”

***  Hristos trene binmiş ve ertesi sabah Detroit’e varmıştı. Bir diğer iyi kalpli insanın yardımıyla Yorgos amcasına telefon etmeyi başarmıştı. Yarım saat sonra da birinci yeğeni Gus’la buluşacaktı. “Yeğenim bana kızkardeşinin düğününün benim Amerika’ya varışımdan bir gün önce olduğunu, bu yüzden kimsenin gelip beni New York’tan alamadığını izah etti...”

***  Detroit’teki ilk gününde Hristos’a yeğeni eşlik etti ve birlikte federal bir binaya giderek bir sosyal güvenlik kartı aldılar, iş için bu zorunluydu. Oradaki memurun tavsiyesi üzerine “Seçme Servisi” denen bir yere kaydoldu, bunun nedenini bilmiyordu.

***  “Amerika’da ilk işim Kristal Pazarı adlı büyük bir bakkalda çalışmaktı. Bu dükkanın sahipleri üç amcamdı, Hrisostomos, Stefanos ve Savvas... Haftada 60 dolar kazanıyordum. Geceleri rafları düzenliyordum, gündüzleri de müşterilerin evlerine siparişleri götürüyordum. Bu, benim için ağır bir işti... Bir kasa bira eğer müşteri dördüncü katta bir apartmanda yaşıyorsa, bir ton ağırlığına dönüşüyordu...”

***  Kristal Pazarı haftanın yedi günü açıktı, böylece Hristos’un dışarı çıkıp kenti gezmeye vakti kalmıyordu. Bu işin kendisini hapsettiğini hissediyordu. “Bu yorucu bir iş olsa dahi, amcalarım bana iyi bakıyordu. Üç farklı evde yiyordum yemeklerimi... Sabahları Savvas amcamın evinde kahvaltı, öğlenleri Stefanos amcamın evinde öğle yemeği ve geceleri de Hrisostomos amcamın evinde akşam yemeği yiyordum...”

***  Hrisostomos amcasının yardımlarıyla Hristos, Toronto’dan Lukas Mathew’yu bulabilmişti, kendisine ödünç vermiş olduğu 60 doları ona ödemek istiyordu. Lukas Mathew’nun birkaç yıl önce Detroit’te yaşayan bir göçmen olduğunu fakat Birinci Dünya Savaşı için askere alımlar başlayınca, bundan kaçınmak için Kanada’ya kaçtığını keşfetti.

***  Hristos, amcasının bakkal dükkanında altı ay çalıştı, burada kazandığı para amcalarının Amerika’ya gelmesi için gönderdikleri gemi ücretini geri ödemeye ve diğer borçlarını kapatmaya yetiyordu. Bu iş Hristos’un İngilizcesi’ni geliştirmesine de yardımcı olmuştu.

***  Hristos’un bundan sonraki işi saç kurutma makineleri üreten bir fabrikadaydı. Haftada 100 dolar kazanıyordu. Fabrika Florida’ya taşınınca Hristos işsiz kalmıştı. Bu kez Ford Araba Şirketi’nde iş buldu. Ne de olmasa Detroit, Amerikan otomotiv endüstrisinin merkeziydi. Ford’ta bulduğu işin çok ağır olduğunu hatırlıyor Hristos... “Büyük motorları kaldırarak bir dakikanın altında bir sürede üç farklı iş yapmam gerekiyordu. Ancak bu işin parası iyiydi ve Kıbrıs’taki annemle babama para gönderebiliyordum, böylece evlerini tamir edebilecekler ve kardeşlerimin liseyi bitirmelerine de yardım edebilecektim. Ne yazık ki yıl sonunda, bir sendika görevlisiyle anlaşmazlığım nedeniyle işten çıkarılacaktım...”

***  Hristos, birkaç hafta işsiz kalmıştı... Detroit’te bisikletiyle gezerek iş arıyor ve ya doğru düzgün İngilizce konuşamadığı ya da deneyimsiz olduğu için reddediliyordu. Nihayetinde bir dans stüdyosunda bir iş bulmuştu, balo dansları eğitimi veriyordu burada. Hristos bu dansları Kıbrıs’tayken Leymosun’da yaşayıp çalışırken öğrenmişti. Genç ve bekar bir adam olarak işten sonra kadınlı erkekli arkadaşlarıyla çeşitli kulüplerde saatlerce dans ediyorlardı... “Dans etmeyi seviyordum... Özellikle tangoyu seviyordum... O kadar başarılıydım ki tangoda, pek çok insan benim Arjantinli olduğumu sanıyordu... Detroit’teki dans okulunda kazandığım para, Ford fabrikasında kazandıklarımdan daha azdı ama insanlara dansetmeyi öğretmek çok daha zevkliydi. Öğrencilerimden birisi yaşlıca bir hanımdı ve beni çok çekici buluyordu... Beni bir okula göndermeyi ve orada profesyonel bir berber olarak yetişmemi istiyordu. Eğer kendisiyle Florida’ya gidersem, kendi işimi kurmama yardım edeceğini söyledi. Teklifini reddettim. O zaman istersem bana bir dans stüdyosu satın alabileceğini söyledi. Bu teklifini de reddettim. Görünen oydu ki bu kadın, yabancı bir aksana sahip erkeklerden hoşlanıyordu...”

 

DEVAM EDECEK

 

Bu yazı toplam 498 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar