1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Stella Zahariadu ve eşi Adamos Zahariadis’in fevkalade hayatları…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Stella Zahariadu ve eşi Adamos Zahariadis’in fevkalade hayatları…”

A+A-

Kiriakos Cambazis

(Arkadaşımız Kiriakos Cambazis, Stella Zahariadu ve eşi Adamos Zahariadis’in fevkalade hayatlarıyla ilgili iki yazı kaleme aldı ve bunları derleyip özetle Türkçeleştirmemize izin verdi. Kendisine çok teşekkür ederiz… Okurlarımız için Cambazis arkadaşımızın bu iki yazısını özetle Türkçeleştirmeye çalıştık…S.U.)

Size anlatacağım öykü 1950’li yılların başlarında yer alıyor. Stella Zahariadu, Adamos Zahariadis’le evlenmişti – Adamos Zahariadis, Mağusa’da fakirhanenin başkanıydı – o günlerde fakirhane, Maraş’ın belediye başkanı Adam Adamantos tarafından finanse edilmekteydi. Bu fakirhane, fakir fukara ve kimsesiz, evi barkı olmayanlara kalacak bir yer sağlamaktaydı. Fakirhane, Mağusa limanının kuzeyinde yer almaktaydı ve 1974 öncesinde dağıtılmıştı. 1974 sonrasında ise bu fakirhanenin yeri, depo olarak kullanılmaktaydı.

O günlerde fakirhanenin yakınlarında mağaralar vardı. Birkaç Kıbrıslıtürk aile bu mağaralarda yaşamaktaydı, bunlar kalabalık, çok çocuklu ailelerdi ve ailelerin erkekleri liman işçisi olarak ticari gemilerin boşaltılmasında limanda çalışmaktaydılar. Elbette her gün boşaltılacak bir gemi yoktu, bu yüzden elde ettikleri gelir bir ev kiralamaya ya da düzgün bir hayat sürdürmeye yetmiyordu. Ne de olmasa, ücretler kalabalık bir aileyi geçindirmeye yetmeyecek kadar çok düşük ücretlerdi.

Örneğin hatırladığım kadarıyla Fatma’nın sekiz veya on çocuğu vardı… Aynı şekilde Kıbrıslırum aileler de vardı – örneğin Pezunu denen kadının altı çocuğu vardı. Eşinin hayatta olup olmadığını o günlerde hatırlamıyorum…

O günlerde bu tür fakir işçi ailelerinin çocukları ya da kendileri için temel giysileri ve ayakkabıları yoktu. Kazandıkları parayla ancak da hayatta kalabiliyorlardı.

Yaz aylarında çocuklar çıplak olarak etrafta koşturup duruyordu, özellikle küçük olanlar – bunlar herhangi bir şey, hatta iç çamaşırı dahi giymiyorlardı…

Stella onlara fakirkaneden yiyecek ve su vermekteydi…

Adamos’a bu durumu söylediğinde, eşi ona “Yapmakta olduğunu fazla ses çıkarmadan yapmaya devam et… Buna iznimiz yoktur – gerçi Belediye Başkanı bu durumu öğrenirse bizi cezalandırmayacaktır… Biz bir fakirhaneyiz çünkü” demişti.

Stella Hanım, bu fukaralık karşısında günlerden bir gün bir şeyler yapmaya karar verdi: Bütün bu çocukları, oldukları gibi, yalın ayak başı kabak biçimde, en küçükleri de donsuz biçimde yanına alarak bir araba ayarladı, fakirhaneye yiyecek taşıyan arabacıyı aramıştı – böylece bütün çocukları bu arabaya koyarak kendilerini doğrudan şehrin İngiliz komutanına götürmelerini istedi Stella Hanım. Stella Hanım, İngiliz komutanın ofisinin nerede olduğunu öğrenmiş ve çocuklarla birlikte derhal oraya gitmişti arabayla…

Oraya vardıklarında komutanın sekreteri, kendisine randevusu olup olmadığını sordu.

“Hayır” dedi Stella Hanım, “ancak komutana söyleyiniz, kendisini çocuklarla birlikte görmek istiyorum…”

Sekreterin tavrı sertleşmişti… Komutanın ofisine gitti ve hemen geri döndü:

“Tamam, içeri girin, Komutan sizi bekliyor” dedi.

Stella Hanım, eteklerine tutunan çocuklarla birlikte komutanın yanına girdi.

Komutan çocukları görünce, yerinden kalktı… Stella Hanım’ın bana anlattığına göre, komutanın gözlerinde yaşlar vardı…

“Siz kimsiniz ve onlar adına bir şey talep ediyorsunuz? Bir örgütü mü temsil ediyorsunuz?” diye sordu komutan Stella Hanım’a…

Stella Hanım da, “Hayır, ben onların komşusuyum… Bu çocukların yeterince karınları doymuyor, giyebilecek giysileri yoktur. Suları yoktur, evleri yoktur. Mağaralarda kalıyorlar, limanın yanında… Nereye gideceğimi kestiremediğim için size geldim” dedi Komutan’a… “Siz bu şehrin komutanı olduğunuza göre, yardım edebilirsiniz…”

Komutan da “Ne yapabileceğime bir bakayım” dedi.

Sekreterini çağırdı ve ona İngilizce olarak bir şeyler söyledi, kafasını salladı sağa sola…

Sekreter Stella Hanım’a, “Bayan Stella, çocukları alıp gidiniz, komutan ne yapabileceğine bir bakacak ve yarın bir cevap verecek” dedi kendisine.

Ertesi günü arabacı yalnızca fakirhane için değil, fakir Kıbrıslıtürkler için de yiyecek getirmişti… Her bir aile için bol yiyecek getirmişti… Bu yiyecekler Papadakis adlı mağazadan alınmış ve komutanın ofisi tarafından ödenmişti. Ayrıca aile bireylerine bağlı olarak öteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere aylık da bağlanmıştı kendilerine…

Daha sonra bu aileler başka yerlere taşınmışlardı…

Stella Zahariadu bugün 90 yaşındadır…

 

ADAMOS ZAHARİADİS HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ…

Adamos Zahariadis eğitimli bir adamdı. İngiliz Okulu’nda, sonra da Öğretmen Koleji’nde eğitim görmüştü. Denya köyüne öğretmen olarak atanmıştı ancak okula gitmemişti. Kıbrıs Komünist Partisi üyesi idi ve Kıbrıs Komünist Partisi, İngiliz sömürgecilerin planladığı şekilde çocuklara eğitim vermelerine karşı çıkmaya çağırmıştı üyelerini.

Adamos, bir öğretmen ailesinden gelmekteydi: Babası Atina’da öğrenim görmüş ve Peloponez’de (Mora Yarımadası’nda) bir köye tayin edilmişti. İki sene sonra Kıbrıs’a dönmüştü… Bir süre Kıbrıs’ta çalıştıktan sonra tekrardan Yunanistan’a giderek orada başka köylerde öğretmenlik yapmaya devam etmişti Adamos’un babası… Abisi de, kızkardeşi de öğretmendi… Adamos zahariadis eğitimliydi, çok iyi İngilizce biliyordu, devletler, federasyon ve self determinasyon hakkıyla ilgili çeşitli kitaplar okumuştu. Bu incelemelerine binaen, Kıbrıs sorununa ilişkin kendi görüşlerini oluşturmuş ve bu da, kendi döneminin siyasi ve parti kuruluşlarının görüşleriyle tamamen zıt görüşlerdi… Partinin üst düzey kurumlarına mektuplar yazmakta ve o dönemki görüşlerini ortaya koymaktaydı… Kıbrıslırum toplumu ile liderliğinin, çelişkileri derinleştirerek sorunların çözümünü daha da zorlaştıracak ve her iki toplumda da milliyetçilikleri güçlendirecek bir yol izlemek yerine, Kıbrıslıtürk liderliğiyle işbirliği yaparak devleti güçlendirmesi gerektiğine inanmaktaydı.

O günlerin AKEL liderliğinde bulunan Ezekias Papayuannu ile Andreas Fandis’in milliyetçiliklerini analiz etmekteydi ve 11nci parti konferansında da “self determinasyon”la ilgili konuşma yaparak, (Yunanistan’la birleşme) politikasının, Kıbrıs’a trajik sonuçlar getireceğini vurgulamaktaydı. AKEL’in “illegal” ilan edildiği Aralık 1955’te tutuklanarak bir toplama kampında hücreye atılan Adamos, buradaki hapishaneden tanıdığı Katsambas ile birlikte çalışmaktaydı… Ve Kıbrıs’ın bağımsızlığına yönelik makaleler yayınlamaktaydılar.

1974’ün trajik olayları ardından, Adamos Zahariadis gibi başka bazı AKEL üyeleri de AKEL’in olağanüstü bir konferans toplamasını ve olaylardan önce izlenmiş olan politikaların değerlendirilerek bu politikaların yol açtığı olaylardan sorumlulukların değerlendirilmesini istediler. AKEL liderliğinin buna yanıtı, onu partiden atmak olmuştu. Parti liderliğinin talimatları üzerine AKEL’in bölge sekreteri Mihalis Bumburis, bir parti ekibi oluşturarak onu görüşlerini açıklamaya davet etti, sonra da onu partiden çıkardı.

Şunu da eklemeliyim ki Mihalis Bumburis geçmişte onun 1965’teki 11nci konferanstan dışlanması ve 1968’deki tüzük toplantısına katılmayarak görüşlerini duyurmaması için çaba harcamıştı. 1968 tüzük konferansında Adamos, “self determinasyon”la ilgili yeni öneriye karşı çıkan tek kişi idi. Pek çok tartışma ardından, uzlaşı adına oy kullanmamayı kabul etti. Böylece karar “oybirliğiyle” geçmiş olacaktı.

1980’li yılların sonlarında AKEL’in yenileştirilmesi güçlerine katıldı ve ADİSOK’un kurucu üyesi oldu. Kıbrıs’ın 1960-1970 yıllarıyla ilgili siyasi tarihi, 1963 olayları ve ENOSİS politikasına ilişkin bende onun bazı notları bulunmaktadır.  Ancak çabalarını sonuçlandıramadı çünkü kanser onu vurmuştu ve 11 Kasım 1994 tarihinde, 74 yaşında hayata veda etti…”

(Kiriakos Cambazis’in 29.7.2020 tarihli iki yazısından derleyip özetle Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN)

116769655_10221410705089572_7964730370784919692_o.jpg
Adamos Zahariadis, AKEL’in bir üyesiydi ve Mağusa’nın Yeni İzmir bölgesinde hem Kıbrıslırumlar, hem de Kıbrıslıtürkler tarafından çok sevilen bir kişiydi. ENOSİS politikasına şiddetle karşı çıktığı için AKEL liderliğinden uzaklaştırılmıştı… Stella ile Adamos’un arasında duran da küçük oğulları James Zaharias…


"Onlara göre bu çocuklar sadece savaş ganimetiydi…”

CANSU EYLÜL YAPICI

Devletin istihbarat ve güvenlik unsurları tarafından kaçırılıp kaybedilmek, ‘faili meçhul’ cinayetler, puslu karanlıklarda infazlar, işkenceler… Türkiye toplumsal mücadele tarihinin hiç de yabancı olmadığı konular. Kaybedilen yakınlarını bulmak için 27 Mayıs 1995’ten beri Galatasaray Lisesi'nin önünde oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri ise bu tarihin kayıplarla ilgili hafızasını canlı tutan bir adalet arayışı olmuştur. Cumartesi Anneleri eyleminin ilham kaynağı ise Arjantinli Mayıs Meydanı (Plaza de Mayo)  Anneleri’ydi. Nitekim Arjantin’de de diktatörlük döneminde (1976-1983) 30 binden fazla sol görüşlü kişi kaçırılıp kaybedilmiş, kayıp yakınları 1977’den itibaren hükümet binasına yakın bu meydanda toplanıp adalet aramıştı.

Dipnot Yayınları’nın siyasi polisiye serisi de diktatörlük rejimlerinin baskı politikalarını deneyimlemiş toplumların benzer hafızalarının içinde dolaşan hikâyeler içeriyor. Bu kitaplar vesilesiyle Fransa’dan İspanya’ya, İrlanda’dan Arjantin’e uzanan geniş bir coğrafya boyunca seyrettiklerimiz aslında bizim hikâyemizden sahneler.

 

Yeni doğanlar…

Mayıs Meydanı Anneleri’nin aradıkları kayıplar yalnızca gözaltına alınıp kaçırılan devrimciler değildi. İşkenceli sorgularda öldürülüp kaybedilen kadınların yeni doğmuş bebekleri de onların gündemindeydi. Arjantin’de faşist cunta döneminde beş yüz kadar bebeğin anneleri babaları öldürüldükten sonra kaçırıldıkları biliniyor.  Buenos Aires doğumlu Elsa Osorio’nun Cansu Akkoyun’un başarılı çevirisiyle Türkçeye kazandırılan romanı ‘Benim Adım Luz’, okurunu işte böyle bir hikâyenin içinde dolantıya çıkarıyor. Yayımlandığı 1998’den bu yana 20’den fazla dile çevrilen kitap  Uluslararası Af Örgütü’nün kuruluşunun 40. yıldönümünde ilk kez verilen edebiyat ödülüne de layık görüldü.

 Cunta yönetimindeki Arjantin’in kayıp çocuklarını konu edinen roman, diktatörlüğün vahşetini, şiddetin erilliğini değil ama eril bir şiddeti önümüze seriyor. Diktatörlük, toplumda bir çeşit travma yaratır. Öyle bilimsel ve kuru bir sav olarak değil, hatıraları gizil bir düşmanlığı büyüten, kabusları uykuları kaçıran, aslı astarıyla yaralanmış ama hayatta kalmış öykülerden bir çeşit travma. Luz’un öyküsü, böyle bir travmadan sağ kurtulan, cunta döneminde muhafazakâr ailelere evlatlık verilmiş, bugün biyolojik ailelerini arayan insanların öyküsü.   Kaderlerini ideolojilerin tayin ettiği, geçmişin sürgüsü çekilip dışarıya sıkıca kapanmış odalarında, ailelerini arayıp bulanların öyküsü.

İlk bölümde, bebek için ayırdığı odasını özenle düzenleyen Miriam’la tanışıyoruz, bir bebek bekliyor, ama hamile değil. Miriam bize romanın sonuna dek, zaman zaman gelip giderek eşlik edecek. Luz’un öyküsünün bir kısmını ondan dinleyeceğiz. Miriam’ın yağmalanmış, eziyete uğramış, ama şatafatlı bir hayatı var. Onun dilinden izlediğimiz dünya tahakkümün onlarca biçiminden birine maruz kalanı sadece. Onun karakterinde, bireysel arzulardan adalet arayışına giden bir süreci gözlemliyoruz.

Eduardo ve Mariana, bebek bekleyen bir çift; Mariana muhafazakâr bir aileden geliyor, öyle ki babası orduda görev yapmakla, ülkeyi komünizmden kurtarmakla övünen bir yarbay. Mariana’nın kimliğinde dogmatik bir sorgu sualsizlik pekiştirilmiş. İkinci ve üçüncü bölümlerde Luz büyüyor. Bu bölümlerde Luz, Miriam ve Eduardo’nun başını çektiği kurgu içinde Mayıs Meydanı Büyükanneleri’nin mücadelesini konu alınıyor.

Kitap, kendini serimlemeye başladığı andan itibaren eleştirel tavrını hissettirmekte. Kadınların kişilik sunumları cinsiyetlendirilmiş dünyanın izleriyle dolu, patriarka ve militarizmin karşısında kol kola vermiş kadınların çoğunluğu oluşturması, muhafazakârlıkla barışık kadınların yanı sıra umut ışığı oluyor. Kullanılan dil özenli ve gündelik. Sorgulamalardan iç hesaplaşmalarına dek anlatılmak istenen her duygu ve durumda akıcı bir üslupla karşı karşıyayız. Karakter ve müdahil bakış açıları yer yer kullanılarak iç içe konmuş metinler keyifli bir desen oluşturmuş; fakat geçişlerin fazlalığı dikkatsiz okuyucular için biraz kafa karıştırıcı olabilir. 

Birçok genç kadın büyüdükçe annesinin gölgesinden sıyrılmak ister derler, anneye benzememek için didinir durur. Gelin görün ki bir zaman gelince annesi gibi davrandığını fark eder, anneliğe yerleşir, alışır, annesiyle içsel savaşını bırakır. Bu ne kadar bize hitap eder tartışılır. Ama Luz’un, annesiyle didişmeleri, bu mesafeli anneliği büyüdükçe daha da yadırgar oluşu, nihayetinde kendisi anne olduktan sonra kuşkularının ardından soluksuz arayışı onu kökenlerine götürecektir. Luz’un doğum yaptıktan hemen sonra derinlikli bir şüpheye dalması, belki de varoluşumuz başladığı andan itibaren kayıt tutmamızdan kaynaklıdır. Nefes kesen bir polisiye kurgunun içinde Luz’un şüphelerinin peşinden gitmeye ne dersiniz?

Benim Adım Luz
Elsa Osorio
Çeviri: Cansu Akkoyun
Dipnot Yayınları
420 sayfa.
(AGOS KİTAP – 2.3.2020)

PAZARTESİ DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 972 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar