1. YAZARLAR

  2. Dilek Karaaziz Şener

  3. GİDECEĞİM YER BELLİ…
Dilek Karaaziz Şener

Dilek Karaaziz Şener

Yazarın Tüm Yazıları >

GİDECEĞİM YER BELLİ…

A+A-

Bugün söze bir ressamın annesine ait karakalem portresiyle başlayacağım. Sanat Tarihi’nde belki de en çok etkilendiğim eserler arasında yer alır. Söz konusu kadın portresinin yapım tarihi, kaynaklara göre 1514. Sanatçısı Albrecht Dürer.

1471-1528 yılları arasında yaşamış olan sanatçıyı birçoğunuz 1498 tarihli Mahşerin Dört Atlısı adlı, Yeni Ahit’teki Vahiy Kitabı’nda bahsedilen mahşeri tasvir ettiği, on beş baskı resimden oluşan serisiyle tanıyorsunuz.

Dürer’in annesinin portresine ne zaman baksam, içimi derin bir hüzün kaplar. Tuhaf bir his. Büyüdüğüm küçük kasabanın betonlaşmaya teslim olmuş siluetine bakarken ansızın mide boşluğuma saplanıp kalan bulantı gibi, bulabildiğim, en yaşlısından, egzoz dumanlarına teslim olmuş bir Harup Ağacı’na, okuduğum tüm kitaplardan toparladığım hüzünleri boca ettiğim suskunluk… Her sessizliğin altında acı bir çığlık olduğunu bilerek bakıyorum yaşlı kadının yüzüne… Fotoğraflarda donup kalan insanların ve resimlere çizilen figürlerin kendi zamanlarına ait sırlara fısıldadığını bilir misiniz? Zamanın sonsuzluğunun yuttuğu anları toparlayarak, bazen saatlerce bakışmak iyi gelir ruhuma, yaşlı kadının yüzündeki yaşam haritasının uzunlu kısalı, bazen derin bazense derinin yüzeyini gölgeleyen çizgiler. 

Tıpkı sokakları, kaldırımları kaplayan sonbahar yaprakları gibi içimde tuhaf, buruk bir duygu kıpırtısının yığılarak büyüdüğünü ve boğazımı düğümleyerek yutkunmayı zorlaştırdığını söylemeliyim. Ki kendi annemin her yüzüne bakışımda da aynı hüzün dalgasına karşı kulaç atıyorum. Yaşamın gerçeğine o an yeniliyorum. Yarın yaşanacak o an hiç gelmesin istiyorum. Ama gelecek… Ama yaşanacak… Ama kaçışı olmayan bir ara sokağa kendi adımlarımla hızlıca yürüyorum. Bilerek adım atmak kadar insanın içini daraltan başka ne var ki?! O anları düşünerek kah Dürer’in annesinin tükenmekte olan yaşam anlarına takılı kalıyor u,s kah şairin sözlerinin koluna girip, Girne rüzgarıyla sevişen gökteki kuşlar misali “hayat kısa, kuşlar uçar” sözüyle bakıyorsunuz dağları aşmaya çalışan bulut bedenlerine…

Böyle haller varsa serde, zamanın acımasız akışındaki yaşam öykülerini baştan sona yeniden okuyarak, denizde kulaç atıp sonsuz mavilikte kaybolan bir bedenin ve usun içine hapsolmuş hissederim kendimi… Dürer annesinin resmini kuşkusuz derin bir sevgi seline kapılan yüreğiyle çizmiştir. Ama gelin görün ki, izleyen için durum sevgiden öteye geçmekte ve yaşamın kaçınılmaz gerçeğine aklı toslatmaktadır: Ölüm.
Dürer’in sevgiyle resmettiği annesinin tablosundan, 63 yaşında, yaşamı boyunca on sekiz çocuk dünyaya getirmiş bir kadına bakıyorsunuz… Apaçık yaşlı kadının siyah beyaz çizgi değerleriyle kâğıdın yüzeyine sinen yaşamının yitip gitmekte olduğunu anlıyorsunuz. Zamanın dolduğuna dair sinyallerin her bir kırışıklıkla birlikte hızlıca algılandığı resim, ilk bakışta bu haliyle, izleyeni etkileyip itebilir. Resme her baktığımda şu soru aklıma gelir: Bu “tuhaf korku”dan dolayı mıdır, insanoğlunun yaşlanmaya veya yaş almaya karşı inatla duruşu?

Yaşlanmak, yaş almayla birlikte hayatın kaçınılmaz gerçeği… Bu gerçeğin belirlediği sınırların içinden çıkamayarak kendini teknolojinin ve tıbbın “mucize” denilen bıçak altına yatıranları gördükçe veya okudukça, gerçeğin elbet bir gün kapıyı çalacağına dair bir cümleyi yüksek sesle haykırarak önlerine bırakmak geçer içimden… Tabi ki herkes kendi gerçeğini yaşar ve hikâyesini yazar. Bu nedenle de, içimde bir fil haykırışı gibi büyüyen iç sesi dinlememeyi tercih ediyorum. Bedenine karşı herkesin kendi tercihini uygulamasına ve yaşamını bir perde veya daha doğru bir deyişle maske ardına gizleyerek sürdürme seçimlerine saygı duyuyorum. Yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim ki Dürer’in annesinin portresine bakan her kişi öncelikli olarak yakaladığı “tiksinti”, “ürkütücü”, “korku” gibi duyguların sarmalından kendini kurtarabildiği andan itibaren, yaşamına ve yaşama dair gerçekliğe yeterince katkıda bulunacaktır. Dürer’in annesinin portresi, derin natüralist biçemiyle insanın yaşamda çektiklerinin bir referansıdır. Acımasız içtenliğiyle görkemli bir yapıttır.

***

Dürer’i aklıma düşüren geçen hafta kısacık bir sohbetle, daha doğrusu alışveriş esnasında tanışma şansına sahip olduğum yaşlı bir dükkân sahibidir.

Yılların dostluğu bizimkisi… Hayır, dükkân sahibiyle değil, Firdevs ile…

Lefkoşa Arasta’dan geçip sınıra doğru ilerliyoruz. Uzun Yol’un kalabalıklığında kimseye çarpmadan sağımızda solumuzda şehrin tanıklarını bırakarak ilerliyoruz. Tanıklar Lefkoşa’nın her anının kaydetmiş duvar yüzeylerine ve bazısı silinmeden bugüne gelmeyi başararak acının şehrinden küçük bir Barış çığlığı bırakmaya çalışarak bakıyor önünden gelip geçenlere…

Tahmin edersiniz ki iki toplum liderinin yürüyüşü gibi tarihe yeni bir sayfa açmayacak bizim bir sonbahar gününden kalan son güneşe karşı yollarını arşınladığımız yürüyüşümüz… Ama az sonra kendi yaşamlarımıza kısacık bir not düşecek ve tıpkı Dürer gibi acımasız içtenliğiyle görkemli bir anıyı belleğime bırakacak.

Saksılara ekilmiş küçük (genç)  Zeytin Ağaçları’nı arkamızda bırakıp, yorgun yüzeyleriyle Lefkoşa’nın tanıkları olan binaların alt katlarındaki dükkânların arasından birini seçiyoruz. Öylesine. Planlamadan. Düşünmeden. Fakat sanki vitrininin arkasındaki “asırlık” bir Zeytin Ağacı’nın varlığını bilerek, hissederek. 

Dükkânın daracık ve her yanında Kıbrıs’a dair “hediyelik” dediğimiz eşya/eşyacık yığınlarının bulunduğu koridorun bitiminde karşılıyor bizi Zeytin Ağacı… 

Rumca “merhaba”, İngilizce “nasılsın?”, Türkçe “nerelisin?” söz ve sorularıyla başlıyoruz konuşmaya… Küçücük masanın üzerinde yeni pişmiş bir kahvenin kokusuna karışıyor üç dilden kısa ve fakat anlamı yüklü sözcük grupları… Kulağımıza eski bir radyodan adeta fısıltı gibi yükselen Rumca bir şarkı takılıyor. O an yaşanan bu sahnenin arasından geçmeyi başarabilsem “fısıltı mutluluklar”a karışacağımı biliyorum. Savaşın canhıraş haykırışı, rahatsız etmiştir mutlulukları bu küçük Ada’da…

“Nerelisin?” sorusuna karşılık, “Girneliyim” diyorum, yaşlı Zeytin Ağacı’na… Ankara’da yaşadığımı da ekliyorum hemen sonrasında… İlk defa bir Kıbrıslı “neden/niçin Ankara?” diye sormuyor. Nedeni’ni çok iyi bildiğinden dolayıdır ki hafifçe gülümsüyor. Cüzdanımdan çıkarttığım kartımı uzatıyorum. Yaşlı parmaklarının arasında tutarak kısa bir bakış atıp, sanki söylemek istediğini biliyormuşum gibi gözleriyle fısıldıyor gözlerime…

“Belki bir gün gelirsiniz Ankara’ya” diyorum; “Doksan yaşındayım, bundan sonra gideceğim yer belli…” diyor. 
Beklenmedik bir an’da, yaşlı Kıbrıslı Rum (Zeytin Ağacı) ile yaşadığım bu buluşma, tıpkı Dürer’in Sanat Tarihi’ne bıraktığı annesinin portresi gibi, acımasız içtenliğiyle yaşamın gerçeğini “görkemli anıt” değerinde bana armağan etmiştir.

Bundan sonra sözün gideceği yer belli…

***

Son söz: “Yaşayacağımız kaç Pazar günümüz kalmıştır ki?!”

Bu yazı toplam 1744 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar