1. YAZARLAR

  2. Asım Akansoy

  3. Ekonomik kriz üzerine… Korkut Boratav yorumu…
Asım Akansoy

Asım Akansoy

Yazarın Tüm Yazıları >

Ekonomik kriz üzerine… Korkut Boratav yorumu…

A+A-

Prof. Dr. Korkut Boratav, her zaman okunması gereken saygın hocalardan biri. Eğer konu ekonomi ise zorlayıcı yorumlara girmek yerine, Korut Boratav gibi değerlerin görüşlerini paylaşmayı daha anlamlı Konu çok ciddi. TL, döviz karşısında sürekli değer kaybediyor. Bu gidişat bizi çok yönlü etkiliyor. Türkiye ekonomisinde yaşanan daralmanın nedenleri için, gazeteci İrfan Aktan ile yaptığı söyleşinin (Gazete Duvar) önemli bulduğum kısmını sizler için özetledim. Bugün köşe Korkut Boratav’ın…

“Öncelikle genel durumun teşhisini yapalım. IMF, Şubat sonunda kaleme alınan ve Nisan ayında yayınlanan Türkiye raporunda, ki o dönemde dövizdeki gerilim şimdiki kadar belirgin hale gelmemişti, Türkiye’nin milli gelir hesaplarının eski hesaplamaları büyük ölçüde zedelediği tespiti yapıyordu. Rapor, eski milli gelir hesaplamalarının sermaye birikimi ve tasarruf oranlarını ne kadar düşük tuttuğunu, yeni hesaplamanın ise bundan büyük bir sapma gösterdiğini ortaya koyuyor. 

IMF, tasarruf ve yatırım oranlarında yapay bir yükselme ve iyileşmenin ortaya konduğunu teşhis ediyordu.

(İyileşme görüntüsü…) Büyük bir başarı söylemiyle seçim atmosferine girmek için yapılıyor. 2010-2016 ortalama büyüme hızına göre Hindistan ve Çin’den sonra Türkiye geliyor. IMF raporu çok yüksek büyüme hızının, ekonominin aşırı ısınmasına yol açtığını ve kırılganlıkları derinleştirdiğini de ortaya koyuyor.

Ekonominin, potansiyelinin üzerinde bir büyüme pompalaması. IMF’nin tespitlerinden çıkardığımız sonuca göre bu ekonominin uzun dönemli büyüme potansiyeli yüzde 3.6’dır. 2016 bu potansiyelin altında bir büyümeyle seyretti. 2017’de bu potansiyel zorlandığı için Türkiye’nin tüm dengeleri bozuldu. Parasal genişleme de, kamu maliyesinin desteğiyle yapılan kredi pompalaması da abartılı oldu. Keza dış yükümlülükler, ekonominin kaldırmasının zor olduğu bir düzeye çıktı.

Cumhurbaşkanı son iki-üç yıldır, enflasyonun sebebi olarak gördüğü faizlere karşı bir savaş açtı. Cumhurbaşkanı, neyle kavga yaptığının farkında değil. Bakın, uluslararası finans sistemi, 2000 yılı sonrasında yeni bir kurallar bütününe yerleşti. Türkiye’de de bu kurallar bütünü, 2001 yılından itibaren uygulanmaya başlandı.

Temel kural, Merkez Bankası’nın bağımsız olması ve para politikasını onun yönetmesi. Bunu yaparken de dövizi kontrol etmekten vazgeçip faizi yüksek tutması, diğer bir kuraldır. Sermaye hareketlerini serbest bırakırsan, faiz ve döviz değişkenlerinden ancak birini kontrol edebilirsin. 1989-2001 arasında Türkiye, esas olarak döviz fiyatlarını kontrol etti. Bu sayede çok fazla dış açık vermedi. Çünkü dövizi enflasyona bağladı, faizi ise kendi haline bıraktı. 2001’de benimsenen kurallarla birlikte sıkı faiz politikası uygulandı ve döviz serbest bırakıldı. Bu enflasyon hedeflemesi doktrinini önce Yeni Zelanda uyguladı ve giderek IMF’nin, Türkiye ve dünya finans sisteminin temel doktrini haline geldi.

AKP, 2013’e kadar bu doktrini sürdürdü. Merkez Bankası başkanını tayin ettikten sonra, onu özerk bıraktı. MB de esas olarak sıkı para, esnek döviz politikasını uyguladı. Bu olağan dönemlerde ucuz döviz, yüksek faiz anlamına geliyordu. Yüksek faizi gören para Türkiye’ye giriyor ve dövizi aşağı indiriyordu. Türkiye’ye giren sıcak para 2003-2007 yılları arasında Dolar üzerinden ortalama yüzde 33 getiri sağlıyordu.

(2013’den sonra…) Cumhurbaşkanı, inşaat sektörüne düşük faizli kredi pompalamanın sürdürülmesi için enflasyon hedeflemesinin gerektirdiği yüksek faizi zararlı görmeye başladı. 2003-2007’de ve 2009-2011 arasında uluslararası merkez bankalarının yüksek fon pompalaması sayesinde Türkiye ekonomisinin gelişme ivmesi iyi seyretti. Yüksek faiz problem olmaktan çıktı. Çünkü başı sıkışan şirketler, bankalar aracılığıyla döviz kredisi alıyordu ve bu da ehven oluyordu. Ama para girişi yavaşladığı andan itibaren Türk Lirası kredilerinin ucuz olması zarureti ortaya çıktı. Döviz kredisinin ucuz kalmasının şartı, ani pahalılaşmanın yaşanmamasına bağlı. O da dıştan gelen fon akımının devamını gerektiriyor. Fakat 2011’den sonra fon akımı tökezleyince döviz zaman zaman pahalılaşmaya başladı. Bu da başta inşaat olmak üzere krediyle yaşayan tüm sektörlere risk unsuru getirdi. 2013’ten sonra AKP iktidarı önce Gezi çalkantısından, sonra yolsuzluk dosyalarından, ardından da zincirleme seçim-referandum sürecinin geriliminden ötürü yüksek faiz programını problem olarak görmeye başladı. Böylece Cumhurbaşkanı 2001’de kurulan sisteme savaş açmaya kalktı ve TL kredisini ucuzlatmaya yüklenerek çözmeye çalıştı.

(Başarılı olamadı…) Çünkü bağımsız Merkez Bankası, itibarının devamının, kendisine verilen uluslararası doktrini uygulamaya bağlı olduğunu söyledi. Bu da faizlerin enflasyonun üzerinde tutulması anlamına geliyordu. Enflasyonu da büyük ölçüde döviz belirliyor.

(Cumhurbaşkanı için..) kendisi açısından, iktidarını besleyen inşaat ve döviz problemi olan tüm sektörlerin canlılığını sürdürmesi lazım. Bu sektörler açısından parlak dönem 2003-2007, ve 2010-2011’di. Daha sonra döviz borçlanması ucuz getiri sağlama seçeneği olmaktan çıktı. Dolayısıyla her şey TL ile kredinin ucuzlamasına bağlı hale geldi. Fakat bir yandan da dış dünya sana bakıyor. Moody’s Türkiye’nin kredi notunu düşürdü ve bunu yaparken ağır bir dil de kullandı. Ardından Fitch ve Standard and Poor’s da puan düşürdü. Türkiye’nin riskli olduğunu söyleyerek yapılan bu tür puan düşürmeler, yukarıdaki büyük yatırımcıları, fon yöneten yatırım bankalarını, Dünya Bankası gibi dev kuruluşları, dolayısıyla sıcak para girişini etkiliyor.

…Cumhurbaşkanı Londra’ya hareket etmeden havalimanında bir demeç verirken, faizlerle ilgili “bütün kötülüklerin hem anası hem babası faizdir” dedi. Londra’da da bu tutumunu sürdürünce bütün finans çevrelerinde resmen şok etkisi yarattı. Böylece finans çevreleri bunun bir seçim söylemi değil, doktrin kayması olduğu kanaatine vardı. İktidarı garantiye aldıktan sonra Merkez Bankası’nın bağımsızlığı dâhil, yürütmenin sözünün hakim olacağı algısı oluştu. Çünkü Cumhurbaşkanı, 1989’da oluşmuş olan sermaye hareketlerinin serbestliği doktrininin 2001’deki revizyonunu reddediyorum diyor. Fakat faizi yapay olarak düşürünce döviz üzerindeki kontrolü kaybedersin. Bu durumda döviz tırmanıp gidecek. Bu riski göze almayı da reddederse, o zaman da sermaye hareketlerini kontrol etmesi gerekecek. Bu da sadece Türkiye burjuvazisinin değil, beyaz yakalı orta sınıfların da korkulu rüyası olur.

…Bakınız, 2002’de Arjantin, bütün dış borçlarının yüzde 90’ını kesip yüzde 10’unu ödeyeceğini açıkladı. Arjantin’in battığına kani gelindiği için büyük çoğunluk bunu kabul etmek zorunda kaldı. Arjantin böylece bütün borçlarını temizledikten sonra 10-12 yıl boyunca ekonomiyi düzgün bir şekilde yönetti. Ta ki, Cristina Fernández de Kirchner seçimleri kaybedene kadar. Ama Arjantin’in Türkiye’ye göre önemli bir avantajı vardı: Bu uygulamayı yaptığı dönemde ekonomi hiç dış açık vermedi. Türkiye’nin çok büyük dış açığı olduğu için, sermaye hareketlerini kontrol ettiği anda ekonomi boğulur.

Ortada Türkiye’yi külliyen çökertecek bir büyük felaket yok ama bir yıllık ağır bir bunalımla bu süreç geçiştirilebilir. Arjantin, Türkiye, muhtemelen Güney Afrika, Brezilya, Endonezya gibi birkaç zayıf halka dışında uluslararası finansal sistem zorluklar içinde olsa da büyük bir kriz içinde değil. Evet, Amerika’da parasal daralma ivmesi hızlanıyor ama dünya ekonomisi zincirleme bir kriz ortamında değil. 24 Haziran’da iktidara gelecek olan muhalefet veya AKP açısından tek iyimser senaryo, IMF gözetiminde ağır bir kemer sıkmadan sonra eski raya oturmaktır.

Elbette, o kadar çok doktrin kayması yaşadı ki, pekâlâ çıkıp, “2002’de üç yıllık anlaşmayı ben uyguladım, 2009’da yeni bir kredi anlaşması görüşmelerine başladım ama çalkantı son bulunca vazgeçtim. Dolayısıyla kardeş IMF kuruluşuyla yeni bir düzenlemeye gidiyorum” diyebilir. Burada mühim olan, Türkiye toplumunun uyanık, ilerici, aydın ve aydınlanmacı kesiminin, geniş halk kesimlerini bu sahte söyleme karşı ne kadar uyarabileceğidir. Uzun vadeli bir teslimiyete karşı Türkiye toplumunun kendi imkânlarıyla ayakta kalabileceği bir seçeneğin mümkün olduğu, IMF ve finans kapitale tutsaklığın kader olmadığı ısrarla söylenmelidir.”

Bu yazı toplam 1585 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar