1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. 15 Temmuz “Darbeleri”
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

15 Temmuz “Darbeleri”

A+A-

Düne kadar “15 Temmuz Darbesi” dendi mi aklımıza Yunan Cuntası ile EOKA B’nin Makarios’a karşı düzenlediği darbe geliyordu. Geçtiğimiz 15 Temmuz’dan sonra, Türkiye’deki başarısız darbe girişimi de takvimlerde yerini olacak.

Evet, 15 Temmuz akşamı Türkiye yeni bir darbe girişimi ile sarsıldı. Yüzlerce insan öldü, binlercesi yaralandı. Ordu içinde emir-komuta zincirinin dışında yer alan bir grubun Genelkurmay Başkanını rehin alarak kalkıştığı AKP hükümetini iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı.

Aslında Türkiye’de emir-komuta zinciri dışında yapılan bütün darbe girişimleri başarısız oldu. 1960’lı yılların başında Talat Aydemir’in darbe girişimleri gibi, 2000’li yılların başında planlanan ama uygulamaya konamayan teşebbüsler de çökmeye mahkum edilmişti.

Bu son girişimin başarısız olması kimseyi şaşırtmamakla beraber, 15 Temmuz kalkışmasının darbe ve demokrasi tarihinde ayrı bir yeri olacağı kesindir. Her şeyden önce, ilk defa yurttaşlar kitleler halinde sokağa çıkarak kendilerini tankların önüne attılar.  Bütün siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları darbe girişimine karşı kesin tavır aldılar. Bu da Türkiye’nin demokrasi tarihi açısından bir dönüm noktası sayılmalıdır.

Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimi elbette etraflıca ele alınacak ve pek çok açıdan değerlendirilecektir. Özellikle Kemalist, laik Türk Silahlı Kuvvetleri ile muhafazakar İslamcılar arasında bir dönüm noktasından söz edebiliriz. Örneğin daha 19 yıl önce Erbakan’a karşı yapılan post modern darbede ordunun bir bütün olarak davrandığını düşünürsek, günümüz Türkiye’sinin laiklik-dindarlık dengesinde kat ettiği mesafeyi görebiliriz.

28 Şubat 1997 post modern darbesinin beyin takımından Çevik Bir, darbeden sonra Amerika’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “In Turkey  we have a marriage of Islam and democracy…. The child of this marriage is secularism. Now this child  gets sick from time to time. The Turkish Armed Forces is the doctor which saves the child. Depending on how sick the kid is, we administer the necessary medicine to make sure the child recuperates.”

Yani, Çevik Bir’e göre, İslam ve demokrasinin evliliğinden doğan ve zaman zaman hastalanan Laiklik adlı çocuğu Türk Silahlı Kuvvetleri bir “doktor” olarak “tedavi etmek” durumundaydı. Nitekim, 28 Şubat 1997’de Türk Silahlı Kuvvetleri “Laikliği korumak” gerekçesiyle Milli Güvenlik Kurulu aracılığı ile Türkiye’nin siyasi yaşamına müdahalede bulunmuş ve Refah Partisi ile Doğru Yol’un Erbakan’ın başbakanlığında  oluşturduğu koalisyon hükümetine son vermişti.

15 Temmuz kalkışmasını örgütleyenler böyle bir “geleneğe” dayanarak başarılı olacaklarını düşünmüş olabilirler. Fakat Türkiye laiklik-dindarlık bağlamında eski Türkiye değildir. Hele, bu tarihi zıtlaşmayı kullanarak darbe yapılmasına kesinlikle izin verilmez. Çünkü dindarlar artı ezik “paryalar” değil, tankların üzerine çıkabilecek kadar özgüvenle dolu geniş halk kitleleridir.

Tabii, kendilerini tankların üzerine çıkacak kadar güçlü ve cesur hissedenler, demokrasinin sınırlarını genişletmek için de cesur davranmalıdırlar. Dindar kesimin önündeki en büyük meydan okuma budur.
Umarız, 15 Temmuz direnişi demokrasiyle taçlandırılır... 

Bitirirken şöyle bir soru sorabiliriz: Yunan Cuntası ve EOKA B’nin 15 Temmuz darbesinde Kıbrıs Rum halkı da sokaklara çıksaydı acaba o darbe başarılı olabilir miydi? Bu soruya yanıt vermek zordur ama şurası bir gerçektir ki Kıbrıs’taki darbede siyasilerin çoğu yabancı elçiliklere sığındılar ve halkın çoğu da evlerine kapandılar. Hatta Makarios’un düş kırıklığı içinde şu sözleri sarf ettiği söylenir: “darbeciler bir hafta daha iktidarda kalsaydı kız kardeşim bile beni inkar edecekti!”

Bu yazı toplam 2455 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar