1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Yalçın Küçük: Bir Gazinin Kıbrıs Tanıklığı
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yalçın Küçük: Bir Gazinin Kıbrıs Tanıklığı

A+A-

Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Yalçın Küçük Türkiye’nin en renkli aydınlarından biriydi. Nevi şahsına münhasır bir kişiliği vardı. Çok ve hızlı yazardı. Farklı konularda eserler üreten zeki biri olduğuna kuşku yoktur.

Fakat, çok tartışılan eserlerinde mütevaziliğe yer yoktu. Her şeyi en iyi kendisi biliyordu ve bunu okuyucusuna sadece hissettirmiyordu, açık açık söylüyordu. O keskin iddiaların ve Büyük Anlatıların adamıydı. Bilginin eksik ve yalanlanabilir olduğunu görmek istemiyor, mutlaklığına inanıyordu. “Bilimsel fundamentalizme” varan bir pozitivizm anlayışıyla toplumsal süreçleri adeta “yasalarla” anlatıyor, “toplumsal yasalardan” ürettiği bilgiyi de “bilim” olarak adlandırıyordu. İnanç ile bilgi arasındaki mesafeyi ortadan kaldıran indirgemeci yaklaşımıyla çoğu zaman ideolojik saplantılarının “bilimsel izahını” yapmaya çalışıyordu.

Yine de dikkate değer bazı önemli tespitlerde bulunduğunu düşünüyorum. Ben, Kıbrıs bağlamında böyle bir tespitine şahsen tanık oldum.

Yalçın Küçük ile Kıbrıs Üstüne Röportaj

Sanırım 1988 yılıydı. Bir konferans vesilesiyle Londra’ya gelmişti. O yıllarda Bremen Üniversitesi’nde sürdürdüğüm doktora tezim için Londra’da arşiv çalışması yapıyordum. Zaman zaman Toplum Postası gazetesine yazılar yazıyor, röportajlar hazırlıyordum. Yalçın Küçük’ün Londra’ya geldiğini öğrenince onunla röportaj yapmak için harekete geçtim. O yıllarda Aydın Üzerine Tezler ve Türkiye Üzerine Tezler adlı çalışmalarını adeta yutarak okuyorduk. Onunla sohbet etmeye can atıyorduk.

Sonunda bir yolunu bulup kendisiyle röportaj yaptım ve söylediklerinin bir kısmını Toplum Postasında yayınladım. Haliyle, başka şeyler yanında, Türkiye’nin Kıbrıs politikaları üzerinde de durduk. O dönemde Rauf Denktaş’ın danışmanlarından kendisinin de çok yakından tanıdığı Profesör Mümtaz Soysal’a ağır eleştiriler yönelttikten sonra, Kıbrıs Sorununun çözümü konusunda sonradan haklı çıkacağı çarpıcı bir öngörüde bulundu.

Küçük’e göre, Türkiye ancak AB üyeliği söz konusu olursa, adada bir çözüme yeşil ışık yakabilirdi. O tarihe kadar böyle bir görüşü kimse dillendirmemişti. Ayrıca, ne Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, ne de Türkiye’nin AB üyeliği söz konusuydu.

Gerçekten de Türkiye’nin 2004 yılında Annan Planına yeşil ışık yakması, ülkenin AB üyeliği perspektifiyle doğrudan ilgiliydi.

Yalçın Küçük Kıbrıs Üniversitesinde

Londra’da buluşmamızdan yaklaşık bir on yıl kadar sonra Yalçın Küçük ile ikinci karşılaşmamız çok farklı bir ortamda gerçekleşti. Antena Televizyonu’nun davetlisi olarak önce Yunanistan’a gitmiş, sonra da adanın güneyine gelmişti. Sanırım, 1997 yılıydı. Ben o sırlalar Kıbrıs üniversitesinde çalışmaya başlamıştım. Üniversitenin konferans salonu tıklım tıklım doluydu. Herkes, 1974 savaşına katılan ve “özür dilemeye gelen Türk’ü” görmek için toplanmıştı. Yalçın Küçük, kürsüde gözyaşları içinde savaşta gördüklerini anlatıyor, anlattıkça göz yaşlarına boğuluyor, “Kıbrıslı Rum kardeşlerinden” özür diliyordu.

Bunu neden yaptığını bilmiyorum. Rektörün onuruna verdiği akşam yemeğine davetli olduğum halde gitmedim. Daha sonra yaptığı açıklamalarda “utandığı için” yaptığını söyledi. Gerçekten de utanılacak şeyler görmüştü...

Gazinin Savaş Tanıklığı

 Yalçın Küçük Kıbrıs Savaşında Türk ordusunda asteğmen olarak  görev yapmıştı. Askeri törenle defnedilmesi bundandır. 74’ Savaşından yıllar sonra Sofia İordaniou adlı Yunanlı gazeteciye uzun bir röportaj verdi. Röportaj önce Anetna Televizyonunda yayınlandı, sonra da Dalga Dalga başlığı ile Yunanca olarak kitaplaştırıldı. Onu Kıbrıs’a getiren de savaşa dair anlattıklarıydı.

Yalçın Küçük savaş esnasında yaşadıklarını, gördüklerini ve duyduklarını ayrıntılı biçimde anlatırken, tecavüz olaylarına da değinmişti.  Aşağıda, Yalçın Küçük’ün tanık olduğu ve daha sonra “utandım” dediği bu olayları Sofia İordaniou’nun Dalga Dalga adlı kitabından Türkçeleştirerek  okuyucuların dikkatine getiriyorum:

“Necati’nin sözünü ettiği kadın var ya... Hani önünde tecavüz ettikleri... O Timbu köyündendi. Ben orada değildim. Görgü şahidi değilim. Necati bana bu olayı ağlayarak anlattı. Necati yirmi yıldan beri orduda komutan olarak görev yapıyordu. Evliydi ve çocukları vardı. Bunu nasıl yaptıklarını aklı bir türlü almıyordu. Bunu yapanlar kendi komutan  arkadaşlarıydı. Birlikte kahve içer, kaba saba şakalar yaparlardı. Bozuk plak gibi kafası bu olaya takılmıştı. Beni her gördüğünde tekrar tekrar bu olayı anlatırdı. Her anlattığında bir şeyler eksik kalmasın diye yeni ayrıntılar ilave ederdi. Kadına iki kişi tecavüz etmişti. Biri arkadan, biri de önden... Kadın acıdan inliyordu. Hazdan çığlık atacak hali yoktu ya... Annesinin ve çocuğunun önünde... Duyuyor musun! Üç kuşak taciz edildi... Necati dayanamıyordu. Her anlattığında ağlıyordu...”

Yalçın  Küçük başka bir olaya değinirken şunları söylüyordu:

“Sana aklımdan hiç çıkmayan bir olayı, bir kadının öldürülüşünü, hayvanca bir eylemi anlatacağım. Adını hatırlamadığım bir köyde Alkaçoğlu’nun emrinde temizlik operasyonları yapıyorduk. Kıbrıs’ın servi ve okaliptüs ağaçlarıyla dolu olan köylerinden biriydi... (...) Ansızın yakınımda silah sesleri duydum ve adları Şefik ve Süleyman olan iki asker gördüm. Gururla bağırıyorlardı: ‘Öldürdüm, öldürdüm komutanım’. Elleriyle işaret ettikleri yere doğru yöneldim. Genç bir kadın inleyerek toprağa bakıyordu... Elleri arkaya bağlıydı ve bacakları açıktı. Bacaklarının arasından beyaz bir sıvı ve kan akıyordu. Tabancalarını kadının karnına boşaltmışlardı. Ellerine ve ayaklarına bakıyordum. Gözüme diğer vücut organlarından daha küçük görünüyorlardı. Onu can verirken izliyordum ve karnından üzümler akıyordu. Karnından akan yağlar açık ve yaralı olan cinsel organına yapışmıştı.”

Yalçın Küçük, “savaş ortamlarının insanlarda (erkeklerde demek istiyor NK) sadist duyguları güçlendirdiğini” ileri sürerek şöyle diyordu: “Sen bizim o zaman savaşta ne hissettiğimizi bilemezsin... Tuhaftır ama cinsel iştahımız azalmıyor, artıyordu.  Öyle anlaşılıyor ki, kan ve şiddet insanı tahrik ediyor. Hepimizin içinde, az veya çok, iyi gizlenmiş bir sadist vardır.”

(Konu hakkında ayrıntılı bilgi için Bir Hınç ve Şiddet Tarihi adlı kitabıma bakılabilir.)

Bu yazı toplam 523 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar