1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Soykırımın suçunun sorumluluğu bireysel olarak liderlerde…”
Tacan Reynar

Tacan Reynar

Sen Hangisini Seçeceksin ?

A+A-

Bu soruyu kendimize hiç soruyor muyuz?
Ne yapabilirim?
Toplum olarak o kadar çaresiz olmaya alıştırıldık ki bu soruyu artık çok az soruyoruz kendi kendimize.
Türkiye’de süre giden bir demokrasi krizi, ondan da öteye bir insanlık trajedisi yaşanıyor.
Cezaevleri gazeteci, aydın, sanatçı dolu. 
Türk demokrasi tarihi, adını öyle koyalım şimdilik, ne kadar çabalarsanız çabalayın günün sonunda gelip otokratik ve totaliter frekanslara toslar. Atatürk’ün liderliğinde başlayan ve inkılapçı ilkelerin savunulduğu,  laiklik, cumhuriyetçilik, demokrasinin gereği olarak tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş gibi reformlar nasıl Türkiye’ye çağ atlatmışsa, bu ilkelerin her çiğnendiği dönem de bir o kadar geriye gidildi.
Ve maalesef bugün geldiğimiz noktada  hâlen bu reformların toplum nezdinde  içselleştirilebildiği söylenemez. 
Yüz yılın en büyük emperyalist kuşatmasına karşı olağanüstü bir direniş gösteren, Anadolu’nun yeniden birliğini sağlayıp modern Türkiye’yi kuran ilerici düşünceler önce neredeyse her 10 yılda bir kez askeri cuntalarla kesintiye uğradı, şimdi ise ilk defa bu kadar uzun süren aynı partinin sivil iktidarına dönüştü. Bu yönetim de günün sonunda demokrasiden çıkıp totaliter bir biçime büründü. AKP’nin ilk çıktığı zamanki özgürlükçü şiarı yerini artık neredeyse bir “sivil sıkıyönetime” bırakmış durumda. İktidarı elinde bulunduranların elinde artık tüm güçler var. Yargı, Yürütme, Yasama, üniversiteler, basın, asker hepsi tek bir başkanın otoritesi altında, kağıt üzerinde istisnalar olsa bile. Ancak unutulmaması gereken bir şey var: Bu dış güçler tarafından Türkiye’ye dayatılan bir rejim değil, vatandaşın kendi seçtiği bir yönetim, bugün Erdoğan rejimi de meşruiyetini buradan alıyor. Ama korku salarak, ama vaatleriyle, ama din odaklı siyasetle. Ama seçiliyor, onaylanıyor, alkışlanıyor. 
İşte bizim için sorun da burada. Veya soruyu ters sorarsak, biz o nedenle oradaki siyasi iktidarlara sorunluyuz. Çünkü bu yazıda çok detaylı inceleme olanağımız olmasa da, bizim inkılapçı değerlerin hiç biriyle bir derdimiz olmamasına rağmen, Kıbrıslı Türklerin değerlerini sorgulayanlarda hep oldu.
Biz Kıbrıslılar bu siyasi farklılığı anlasak da bunu Türkiye’deki iktidar odakları anlamıyor veya biz anlatamıyoruz. 
Yaşadığımız tüm krizlerin temelinde de demokrasiye, insan haklarına, kültürel özgürlüklere üstenci bir tavırla müdahale var. Bizim aramızdaki siyasilerin kendi toplumuna sırtını dönüp her “iktidar” döneminde Türkiye’deki bu rejimden icazet istemesinin temelinde de kendine güven eksikliği, reformist düşünememe, cesaretle tek taraflı adım atamama yatıyor. 

Bu topraklarda siyasete giren herkes cesaretli olmalı. Çünkü bu kadar büyük bir kuşatılmışlık ortamında, davul sende ancak tokmak Ankara’nın elindeyken, gerçekçi konuşup rasyonel hareket etmek zorundayız. Ne kaybediyorsak bunun tersini yaptığımız için kaybediyoruz. 
Örneğin gerçekten Türkiye’nin göndereceği yardıma ihtiyacımız var mı?
Bunun için bu kadar el pençe divan durmaya değer mi? Yıllardır bu sorunu aşamama sebebi gerçekten dünyanın bize uyguladığı izolasyon mu? Peki bunu aşmak için bugün meclis ne yapıyor?
Bugün kendi ayaklarımız üzerinde bir ekonomik yapı oluşturamıyorsak çok çalışan bir meclisimiz olmasına “rağmen” mi?
Halen ileriyle doğru bize hiçbir adım atma şansı vermeyen bu kurulu düzeni değiştirmek için neyi bekliyorsunuz? 
Onun için de talimat mı? Yoksa ağzınıza bal çalınmasını mı?
Yıllarca Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki haklarımıza sahip çıkmadık, oradaki otorite de bize haklarımızı altın tepside sunmadı. Kuzeye gelip ayrı bir otorite kurmaya çalışıp bugüne kadar Türkiye’nin uydu bir yönetimi olmak dışında 37 yılda neyi başardık? 

Bu başarısızlığa bugüne kadar körleşen siyaset, Cumhuriyetteki haklarımız için de kördür halen, aktif olarak bir türlü harekete geçmedi. Yoksa “o taraf”a gidip, Ledra’da biraz yürüdükten sonra KKTC maaşı almak daha mı rasyonel geldi?
Bizi kuşatan bu çaresizliğe dur demek gerek artık. Sivilleşmek için artık hiç bir derdi olmayan, para politikası bulunmayan, aktif hiç bir siyaseti toplum yararına yürütmeyen bu çürümüş düzen artık sürdürülemez. 
Kendimize gelmeliyiz.

Federasyonda eşit ortaklık isteniyorsa bu toplumsal taleplerle mümkündür, uluslararası toplum bu kadar yıldır KKTC’yi devlet olarak tanımıyorsa siz kalkıp bu yapının kurumlarıyla daha fazla çözüm arayamazsınız, müzakere masasına oturamazsınız. Çünkü Kıbrıslı Türkler bugün tanınan ve devlet niteliğinin tüm şartlarını yerine getiren Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasında bir özne olarak kabul ediliyor. 

Şu anki Türkiye’deki iktidar Kıbrıs politikasında maalesef artık rasyonel düşünmüyor. Saray politikası hınç ve bireysel kibir üzerine kurulu.  Akdeniz politikasında yeni türeyen ve Mavi Vatan olarak sunulan anlayış da yayılmacılıktan başka bir şey değil ve bu durum Kıbrıs’taki barış umutlarına da zarar veriyor.

Görünen köy kılavuz istemiyor.
Çok uzak bir tarihte değil, bugünün siyasetçileri cesur adımlar atmazlarsa tarih önümüze sadece iki seçenek sunacak:
Ya şu anki haliyle Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dönüp, Anayasal haklarımıza sahip çıkmak için orada biz olmadan devam eden statükoyu değiştirmek için mücadele edeceğiz,
Ya da en iyi ihtimalle Türkiye’nin bir alt yönetimi olarak, sürdürülen mevcut politikalar içinde ve totaliter bir yapıda tüm kültürel değerlerimizi süreç içinde kaybedip, eriyip gideceğiz.
Federal Kıbrıs mı? Sadece akademisyenlerin çalışma masalarında olan ve siyasetçilerin omuzlamadığı çözümlerin karşılığını beklemek kendimize haksızlık. Bakın eski soldan siyasetçiler bile varsa yoksa KKTC diyor.

Üzgünüm ama kum saatinde kumlar akıyor, siyasette de Newton’un yer çekimi yasası uygulanıyor, ayakkabılarımız yere basıyor ama hayallerimiz havada uçuşuyor. 
Ve zaman ülkemiz aleyhine işliyor.
Sen hangisini seçeceksin?

Bu yazı toplam 2444 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar