1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Mihalis Koççinovukkos, çok yakın arkadaşımdı...”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Mihalis Koççinovukkos, çok yakın arkadaşımdı...”

A+A-

Fotios Kuzubis, “kayıp” Mihalis Koççinovukkos’la aynı sınıftaydı, hatıralarını okurlarımız için kaleme aldı: Kıbrıslırum okurlarımızdan Fotios Kuzubis, geçtiğimiz hafta bu sayfalarda öyküsünü yayımladığımız “kayıp” Mihalis Koççinovukkos’un çok yakın arkadaşlarından biri olduğunu yazdı bize...

Fotios Kuzubis, şöyle dedi:

“Sevgili Sevgül,

Mihalis ile Mağusa’nın Erkekler İçin Birinci Lisesi Bilim Bölümü’nde son üç sınıfta beraberdik ve arkadaştık...

Aynı siyasi ideolojiyi paylatşığımız için, bu bizi daha da yakın kılıyordu...

1973 yılında Milli Muhafız’a askeri hizmetimizi tamamlamak üzere yazıldık. Onu 120 LBO’ya göndermişlerdi – bunun anlamı, bu birliğin tanksavar birliği olmasıydı... Mihalis, Voni’de “kayıp” edilmişti... Üç yıl boyunca aynı sınıfta, aynı partide, aynı ideolojiyi, aynı arkadaşları ve arkadaşlığımızı paylaşmıştık...”

Fotios Kuzubis’ten, “kayıp” Mihalis Koççinovukkos’la ilgili hatırladıklarını, paylaştıkları hatıraları da kaleme almasını istedik. O da bizim için bu “kayıp” arkadaşına ilişkin hatırladıklarını kaleme alarak hem İngilizce, hem de Rumca olarak bize gönderdi. Biz de Fotios Kuzubis’in bu anlamlı yazısını okurlarımız için İngilizce’den Türkçe’ye çevirdik...

Fotios Kuzubis, “kayıp” arkadaşı Mihalis Koççinovukkos için şöyle yazdı:

“Mihalakis Koççinovukkos

13 Nisan 1955 – 15 Ağustos 1974

Mihalakis Koççinovukkos’la 1970 yılının Eylül ayında tanışmıştım.

Mihalakis, Kondealı’ydı.

Böylece “AGA” yani Mağusa A Lisesi Bilim Bölümü’nde dördüncü sınıf öğrencileri olarak (Lise 1 – S.U.) sınıf arkadaşı olmuştuk.

Bu okuldan Haziran 1973’te mezun olmuştuk.

(Bizim dönemimizde ilkokuldan sonra cimnasiyum gelirdi. İlkokuldan 12 yaşında mezun olurduk. Ondan sonra üç senelik ortaokul gelirdi ki buna da 12-15 yaşlarında giderdik. Bundan sonra da hangi bölümde okuyacağımıza karar verirdik. Ya Bilim Bölümü, ya Klasik bölüm ya da Ekonomi Bölümü ve Teknik Bölümü seçerdik. Bu lise dönemine 15-18 yaşlarında devam ederdik. Ben Mihalakis ile birlikte 15-18 yaşları arasında okulun Bilim Bölümü’nde öğrenciydik...)

Dostluğumuz hemen büyümüş ve güçlenmişti çünkü aynı ideolojik inanca sahiptik. Her ikimiz de solcuyduk ve öğrenci örgütü PEOM’a üyeydik – aynı zamanda EDON ve AKEL’le de iletişimimiz ve ilişkilerimiz vardı. Öğrenci örgütlülüğünün yanısıra PEOM’da insanlık ve toplumu ilgilendiren çeşitli konularda seminerlere de katılıyorduk.

Öğrencilerin örgütlenmesi o günlerde “yasadışı” sayılmaktaydı ve bu nedenle bir tür gizlilik ve önlem vardı kime yaklaşacağınız ve örgüte katılmaları için onlarla nasıl konuşacağınıza dair. Her halukarda PEOM üyeleri olarak Kantara’ya ufak bir ücret karşılığında otobüsle bir gezi düzenlemiştik, buna PEOM üyeleri ve arkadaşlarımız katılmıştı. Bunu yapabilmemizi sağlayan da babamın Profesyonel Şöförler Sendikası’nda çalışmasıydı ve bizler için solcu bir şöför ayarlamıştı ki “gizliliğimiz” devam edebilsin...

Moskova Radyosu’nun Yunan dili bölümüyle de haberleşiyorduk ve bu bölüme Yunanca şarkı istekleri gönderiyorduk.

Lisedeki sınıfımızda tamamen tesadüf eseri Sol’dan çok güçlü bir grup vardı, bunlar Makarios’u destekliyorlardı ve milliyetçi ve şoven olan herşeye karşıydılar... Aslına bakılacak olursa çok iyi atletik vücutlara sahip 4-5 kişiydi bunlar ve aşırı sağcılar kendi iradelerini dayatamıyorlardı çünkü o zaman bu çok atletik bedenlere sahip olan gençler onları bir kenara çekip sessiz sedasız işleri yoluna koyabiliyordu. Bunlar, 1970-73 yıllarının ve 1974 yılının özelliğiydi çünkü bu dönem, Yunan Cuntası’yla ENOSİS talep eden Albay Grivas ile tüm Kıbrıslılar için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bağlantısızlar politikasının sürdürülmesini destekleyen Makarios taraftarları arasında çok yoğun cepheleşme vardı.

Devam etmekte olduğumuz okulda bu dönem bazı olaylar o kadar yoğun olurdu ki düzeni sağlayıp ortalığı sakinleştirmek üzere polis çağrılırdı. Mihalakis, demokrasiyi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal kuvvetlerini destekleyen güçlerle aktif biçimde çalışmaktaydı, milliyetçilik ve şovenizmi ileri götürmeye çalışan kuvvetlere karşı bir mücadeleydi bu...

Mihalakis her gün köyünün otobüsüyle Kondea’ya gidip gelmekteydi. Ancak eğer öğrencilerin bir hareketi varsa ya da özel toplantılar olacaksa, bunlara aktif biçimde katılıyor ve etkinliğin başından sonuna kadar organizatörlerle birlikte görevlerini yerine getiriyordu.

Lise’den mezun olduğumuz zaman birbirimize fotoğraflarımızı verdik. Onun fotoğrafı, sizinle paylaştığım bu fotoğraftır, bunu vermişti bana lise mezuniyetinde.  EOKA B’nin faşist darbesi olduğunda ben Mağusa 201inci Piyade Taburu’nda askerliğimi yapmaktaydım ve darbeci subaylar ile Milli Muhafız askerleri beni tutuklamıştı darbenin başlangıcında. Benimle birlikte askerliğini yapmakta olan 10 asker daha tutuklanmıştı. Bir asker arkadaşım, bana ait çantada tuttuğum tüm kişisel fotoğraflarımı almış ve bunları saklamıştı, savaştan sonra tekrar buluştuğumuzda bu fotoğrafları bana vermişti. Mihalakis’in bu fotoğrafı da, o fotoğraflarım arasındaydı işte...

1973 yılının Temmuz ayında askeri hizmetimizi yerine getirmek üzere Karaol’daki KEN’e (Recruit Training Centre – Askere Alım Eğitim Merkezi) kaydımızı yapmıştık. 40 günlük ilk eğitim ardından Mihalakis’i 12o’nci Ağır Silahlar Taburu’na vrmişlerdi ve o, 106 mm’lik toplarla askeri araçlara takılmış tanksavarlarla donatılmış bu birlikte askerlik hizmetini yapmaya başlamıştı.

Askere Alım Eğitim Merkezi KEN’den ayrıldıktan sonra bir daha Mihalakis’i görmedim. Resmi bilgilere göre, canlı olarak görülmüş olduğu son yer 15 Ağustos 1974’te, Voni’deydi...

Sınıfımızda bulunan 33 öğrenciden 11’i kız, 22’si erkek öğrencilerdi.

Bu 22 erkek öğrenciden 9’u, EOKA-b’NİN 15 Temmuz 1974’teki faşist askeri darbesi başlar başlamaz tutuklanmışlar ve Türk işgali başlayıncaya kadar kamplarda izole edilmişlerdi.

Sınıfımızdaki 22 erkek öğrenciden biri Türk işgali esnasında öldürülmüştü. Sotos Hacıprokopiu, Mağusalı’ydı ve 22 Temmuz 1974 tarihinde KASA (Mağusa Yüksek Okulu) yakınına düzenlenen hava saldırısında öldürülmüştü – Maraş’ın kapalı bölgesinde Stavru mezarlığına defnedilmişti. Sınıfımızdan üç kişi “kayıp”tı – bunlardan Kondealı Mihalis Koççinovukkos hala “kayıp”tır – en son Voni’de, 15 Ağustos 1974’te görülmüştü... Aynı şekilde sınıfımızdan Ahnalı Andreas Kondu da “kayıp”tır – o da en son 22 Temmuz 1974’te Trahona (Lefkoşa’nın Kızılbaş bölgesi) bölgesinde görülmüştü. Yine sınıfımızdan Ahnalı Adonis Hristoforu da “kayıp” idi ancak ondan geride kalanlar bulunarak kimliklendirilmiş ve Ahna Ormanı’nda düzenlenen cenaze töreniyle 21 Ağustos 2018’de defnedilmişti... Sınıfımızdan bazıları da Türk işgali esnasında yaralanmıştı ancak bunlar ağır yaralı değillerdi.”

1111-006.jpg


“Mini pogromlar ve münferit linçler arasında 6-7 Eylül...”

Foti Benlisoy

Şehrin Rumca gazetelerinden birinde çalışan babası akşama doğru eve geldiğinde telaş içerisindeymiş. Dora, babasının annesine, onu ve üç kızkardeşini alıp bodruma saklamasını söylediğini hatırlıyor. Babası sonra evlerinin zemin katında yer alan bakkal Anastas’ın dükkanına inmiş ve sahibinin adını yazan tabelayı sökmüş. Sonra eve saldıran olursa belki durdurabilirim diye elinde kezzap şişesi balkona çıkıp beklemeye başlamış. Tabelayı sökmek kâr etmemiş, Anastas’ın bakkaliyesi toplanan kalabalıkça un ufak edilmiş. Dora ve kendinden küçük kardeşleri olan biteni o keşmekeşte tam anlayamamış ama o sırada 12 yaşında olan ablaları Smaragda korkudan tir tir titriyor, sarsılarak ağlıyormuş. Kardeşleri, Smaragda’nın renginin değişip sapsarı kesilmesine bir türlü anlam verememiş. Neticede kızlarıyla bodruma saklanan kadının ve balkonda saldırganları bekleyen adamın korktukları olmamış, saldırganlar onlara ulaşamamış ama o gece Smaragda’nın kalbi korkuya daha fazla dayanamamış ve küçük kız ertesi sabah hayatını kaybetmiş.

Küçük Andon’un anneannesi o zamanlar Balat’ta yaşıyormuş. Saldırgan kalabalık sokaklarına gelmeden az evvel yaşlı kadın komşusu Zehra Hanım’a gitmiş. Sonra “olaylar” başlamış. Kalabalık kadının evini yakarken Zehra Hanım bayrak sallıyor, Andon’un anneannesiyse Rum olduğu anlaşılmasın diye alkışlıyormuş. Evinin yıkılışını korku dolu gözlerle ama fark edilmemek için de saldırganların arasına karışıp tezahürat ederek, alkışlayarak izliyormuş.

6-7 Eylül pogromuna dair tüm tanıklıkların ortak noktası, korkudur. Yüz bin insanın seferber olduğu o gecede yaşanan saldırılara, yağma, cinayet, yaralama, tecavüz ve tacizlere dair korku. Hiç de masum sayılamayacak nedenlerle adı “olaylara” çıkarılmış 6-7 Eylül pogromu, Cumhuriyet devrinde yaşanmış en kitlesel ve en büyük kolektif linç eylemlerinden biri olduğundan bunda şaşacak şey yok elbette. Ancak boyut ve kapsamı ne kadar büyük olsa da 6-7 Eylül gecesini bu korku deneyimi açısından biricik kılmak doğru değil. 6-7 Eylül’ü İstanbul Rum toplumu açısından bir istisna, bir anomali sayan yaklaşım 1955’in o meşum gecesinden önce de sonra da adı sanı anılmayan, hakkında anmalar düzenlenmeyen sayısız mini linç girişiminin yaşandığını, bunların Rumların şehirdeki deneyimleri açısından belirleyici olduğunu es geçer. Bu mikroskobik pogromların kimisi basında yer bulur. Mesela gazetelerden Şişli’de Stavro Markopulo isimli bakkalın “Türk bayrağına ve hükümet erkanına dil uzatmak küstahlığında” bulununca, civarda bulunanların saldırısına uğradığını ve “linç edilme tehlikesi atlatan” Stavro’nun “polis kordonu altında karakola götürüldüğünü” öğreniriz.

Ancak küçük 6-7 Eylül’lerin büyük çoğunluğu gazete sütunlarında kendilerine yer bulamayacak denli gündelik, münferit ve sıradandır. Mesela 1970’lerin başında on yaşındaki oğlu arkadaşlarınca “Makaryos’un piçi” denilerek dövülen kadının Yunanistan’a göç etmek durumunda kalması basında yer almaz, bu tür gündelik linçlerin çetelesi tutulmaz. Çoğu insanın böyle “münferit” saldırı ve tacizlerin sonucunda artık dayanamayıp göç etmek durumunda kaldığını bilmeyiz. Rumlar (ve sair gayrimüslimler) bu münferit eylemlerin hiç de münferit olmadığını, böyle her saldırının, hiç değilse potansiyel olarak devlet aklına dayandığını, ondan ilham aldığını, onun “milli” eğitimle, medyayla şunla bunla içselleştirilmiş, popüler kılınmış versiyonlarında moral dayanağını, ideolojik meşrulaştırılmasını bulduğunu çok iyi bilirler. Bu minik ve münferit linç girişimleri hakkında takibat yapıldığında meselenin geçiştirilmesi, hatta mağdurun suçlu muamelesi görmesinin büyük ihtimal olduğunu yaşayarak öğrenmişlerdir. Bu dersi ben de ortaokuldayken, bir gün okul çıkışında kalabalık bir grup üzerimize saldırıp çok sayıda öğrenciyi küfürler ederek dövünce almıştım. Polis saldırı hakkında bir soruşturma başlatmış ve neticede “olayları” başlatanın Türk gençlerini güya “Osmanlı piçi” diyerek tahrik eden bizler, yani saldırıya uğrayanlar olduğu sonucunu çıkarıvermişti. (Kıssadan hisse: Gayrimüslim olunca saldırı ihtimaline karşı okuldan “toplu çıkış” yapmayı üniversiteye girmeden çok evvel öğrenmeniz kuvvetle muhtemeldir.)

Rumlar açısından korku adeta kalıcı bir deneyimdir ve 6-7 Eylül 1955 gecesiyle sınırlı değildir. Rumların çoğu, hikmet-i hükümetin gayrimüslim topluluklara karşı işlenmiş büyük suçlara bulaşmış bulunduğu bu ülkede sıradan bir didişmenin, gündelik bir tersleşmenin dahi büyük bir ihtimalle kendilerine (en iyi ihtimalle “kibarca”) bu topraklarda “yabancı” ve en nihayetinde ancak belli sınırlar dahilinde “hoşgörülebilir” insanlar olduklarının hatırlatılmasıyla sona ereceğini tahmin ederler. Bu zaten sıkça deneyimledikleri ve daha küçük yaştan içselleştirdikleri bir haldir. Bırakın 6-7 Eylül gibi bir saldırıyı, 1929 yılının başında Tatavla’da olduğu gibi bir Rum mahallesi topyekün yansa ilk suçlu görülüp içeriye alınanların mahallenin Rum cemaat yöneticileri olacağı, bununla da kalmayıp basında bir de “-Çifte kavrulmuş nedir? – Tatavla’da yandıktan sonra, tevkif edilen Rum Mütevellileri” gibi fıkraların ya da “Biri diğerine: -Adam arkamızdan boyuna ‘Aman yandım!’ diye söyleniyor. Diğerinin cevabı: -Belki Tatavlalıdır” diye yazan karikatürlerin çıkacağı deneyimle sabittir. Neticede gayrimüslimlerin bizatihi varlığı “Türklüğe hakaret” sayıldığından onlara düşen olabildiğince silikleşmek, adeta görünmez olmaktır.

1948 yılında Beyoğlu’nda doğmuş olan Elpiniki bu süreklileşmiş korkuyu şöyle anlatıyor: “Hayatımız çok zordu çünkü Türklere dair hep bu korku vardı. Rahat olamazdık, rahat davranamazdık. Çünkü hiç gitmeyen, içimize kök salmış olan bu korku vardı… Geceleri sokakta pek dolaşamazdık, bize saldırırlar korkusuyla Yunanca konuşamazdık. Beni kaç kere itip kakmışlar, üzerime tükürmüşlerdi…” İşte Rumları doğup büyüdükleri toprakları terke zorlayan esas itibariyle bu gündelikleşmiş, sıradanlaşmış, insanın içine işlemiş korkudur. Türklüğe hakaret davalarının, Vatandaş Türkçe konuş kampanyalarının, gündelik aşağılanmaların yarattığı ve her gün yeniden ürettiği o sürekli tedirginlik hali. İstanbul’un o bahsi çok edilen “kozmopolit” geçmişi şehrin sokaklarına sinmiş korkuyla, o korkuyu doğurup yayan boğucu eşitsizlikle damgalanmıştır. O korkunun ürünü olan kolektif acz nedeniyle, “azlaştırılmış ve azınlıklaştırılmış” bir topluluk olarak Rumlar ve sair gayrimüslimler, ne yapsalar ne etseler yabancı ya da dışarlıklı kalacaklarının bilinciyle mümkün mertebe etliye sütlüye bulaşmaz, alttan alır, fazla görünür ve duyulur olmamaya çalışırlar.

***

Azınlıklaştırma mekanizması, sömürgecilik karşıtı yazının atalarından Tunuslu Albert Memmi’nin Sömürgecinin Portresi Sömürgeleştirilenin Portresi adlı çalışmasında ortaya koyduğu duruma benzetilebilir. Memmi’ye göre, “Tıpkı burjuvazinin bir proletarya imgesi sunması gibi, sömürgecinin varlığı da sömürgeleştirilenin bir imgesine çağrı yapar ve bunu dayatır. Bu imgeler, sömürgecinin ve burjuvanın varlığının ve davranışlarının şoke edici görünmemesi için bahane haline gelir.” Bunun için sömürgecinin yüce erdemleri (ilerleme, medenileştirme vs.) vurgulanırken sömürgeleştirilenin de bu tâbiyetini, bağımlı konumunu ve ezilmişliğini doğal ve makul kılacak erdemsizlikleri (kadercilik, miskinlik, ilkellik, durağanlık vs.) tekrarlanır. Benzer bir durum azınlıklaştırmada da söz konusudur. Milliyetçilik de azınlık haline getirilen topluluklara dair kendi imgesini imal eder. Azınlığın azlaştırılma ve azınlıklaştırılmasını güya meşru kılan bir anlatı benimsenir. Ermeni ya da Rumların Türklere ihanet ettiği, yabancı güçlerin maşası haline gelerek Türkleri arkadan vurduğu, lobi faaliyetleriyle Türkiye’nin başına her daim çorap ördüğü vs. hep bu mekaniğin ürünü olan ve azlaştırma ve azınlıklaştırma pratiklerini (mülksüzleştirmeyi, “ekalliyet” sayılan topluluğun kültürel ve sosyal hayatını sürdürebilme olanaklarını ortadan kaldıran Türkleştirme politikalarını vs.) meşru, haklı ve doğal kılmaya koşulmuş söylemlerdir.

***

6-7 Eylül’den ve Rumların tedricen yok edilmesinden hatırlamamız gereken sadece pasif kurbanlar, Türkleştirme politikalarının mağdurları değildir, olmamalıdır. İstanbul’un belki de ilk sınıf sendikalarını kuran Rum işçi ve sosyalistlerini, Beynelmilel Amele İttihadı’nda örgütlenen ve Türkiye’ye devrimci sendikalist fikirleri taşıyan Rum devrimcilerini, onların umutları ve yenilgilerini unutmaya, onların mücadelelerini es geçmeye hakkımız yok. 6-7 Eylül dehşetinin kurbanları kadar kendince direnmeye çalışanları da hatırlayacak aktif bir belleğe ihtiyacımız var. Burgaz’da yağmacıların motorlarını (kimisi elde silahla) durduran ada halkını, İstanbul’un değişik semtlerinde saldırganların karşısına sopayla, taşla, kezzap şişesiyle, bazen sadece sözleriyle duran Rumları da anmalıyız. Linççi kalabalığın yüzüne “ben de sizin kadar bu toprakların parçasıyım” diye haykıranları, linççi şiddetin karşısında durabilen çocukları da:

“Yağmanın gürültüleri yaklaşmaya devam ediyordu. Yovani’nin bakkal dükkânına saldırıyor olmalıydılar… Hemen ardından evimize ilk taş atıldı. Toplanan kalabalık evin önündeki arsaya yığmış olduğum kömürleri pencerelerden içeri fırlatıyordu. Daha sonra kalabalık bir süre için evin önünden uzaklaştı. Yarım saat sonra yeni bir grup evin önüne geldi. Başlarında vapurlarda bilet kesen Biletçi Kemal vardı. Kemal’i eskiden beri tanırdım, baş ağrılarından yakınırdı. Çengelköy’de tek buzdolabı sahibi bendim ve Kemal’e sık sık buz temin ederdim. Aramızdaki hukuka güvenerek onunla konuşmaya karar verdim. Evdeki Türk bayrağını alıp aşağıya indim. Beni görünce şaşırıp gerilediler, suskunluktan istifade edip konuşmaya başladım: ‘Ben, Apostolos Nikolaidis, sizin gibi burada doğup büyüdüm. Sizin gibi askerlik yaptım. Sizler gibi Türkiye vatandaşıyım. Kıbrıs’ta olanlarla hiçbir ilgim yok. Ben de Allah’a inanıyorum. Ailemi ve evimi rahat bırakın, unutmayın ki ben de sizin kadar bu toprakların parçasıyım.’ Sözlerimi kısa süreli bir sessizlik izledi. Birden bir çığlıkla irkildim: ‘Türk bayrağının bu gavurun elinde işi ne?’ Yakınımda olan birkaç kişi üzerime atıldı. Kafama sopalarla vurdular. Yerdeyken oğlumun bağırışını işittim: ‘Kemal Abi! Babamı öldürüyorsunuz!’ Bunun üzerine biletçi Kemal afalladı, diğerlerini durdurdu ve kalabalıkla uzaklaştı. Karım ve oğlum beni içeri aldılar.”

(DUVAR – Foti BENLİSOY - 6 Eylül 2018)

Bu yazı toplam 591 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar