1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Maraş’tan Sakarya’ya, Samanbahça’dan Lapta’ya “kayıplar”ın öyküleri…2
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Kıbrıs ile Cebelitarık arasında benzerlik çok ancak sonuçlar tamamen farklı...”

A+A-

Emilios Emmanuel

1990 ile 1993 yılları arasında Cebelitarık’ta hayatımın üç yılını geçirme şansına erişmiştim – burada Queensway Quay’de Marina’dan, alışveriş merkezi ve rezidanslar kompleksinden sorumlu bir mühendis olarak çalışmaktaydım.

Cebelitarık’ta alan darlığı nedeniyle kalacak iyi bir yerin yoksunluğu nedeniyle İspanya’da, Costa de Sol’da yaşıyordum ve her gün Cebelitarık’taki kayalıklarda çalışmaya gidiyordum.

Kısacası sınırın her iki tarafında da yaşıyordum.

Bunlar, hayatımın en güzel üç yılıydı...

Cebelitarık’ın tarihçesi son derece ilginçtir ve Kıbrıs’la da pek çok benzerlikleri vardır. Ancak insanların mentalitesindeki farklılıklar gerçekten şoke edici derecededir...

Cebelitarık’ta yaşayan insanların DNA’sında bir kısım İspanyolluk da vardır ancak Malta, Cenova, Fas, Portekiz ve İbraniler’den tüccarlar ve korsan atalara da sahiptir pek çoğu...

Konuştukları dil hafif bir farklı aksanla konuşulan İspanyolca’dır ve bu dilde İngilizce sözcükler de vardır... Kıbrıs’ta tıpkı bizim rebellos ya da verigo üzüm için sözcüklerimiz olduğu gibi... Kültürleri kesinlikle İspanyol’dur, aynı dindendirler ancak Fas’tan Müslüman ve Musevi atalara sahip olanlar da vardır...

Tıpkı Kıbrıslılar’ın Yunan DNA’sına sahip olmayıp Rumca konuşmaları ve Yunan kültür ve dinine sahip olmaları gibi... Tabii biz Kıbrıslılar gibi, Cebelitarıklılar’ın çoğu çok iyi İngilizce konuşmaktaydı...

Aradaki farklardan biri de 1980’li yıllarda İspanya’nın Britanya’ya baskıları sonucunda bir referandum yapılmış ve halkın yüzde 80’i, Britanya altında özyönetime evet demiştir, İspanya’yla birleşmeye karşı oy kullanmışlardır. Bu, Kıbrıslılar’ın tam tersidir. Kendileri her anlamda İspanyol olsalar dahi Britanya’nın Cebelitarık’tan ayrılmasını istememişler ve İspanya’nın parçası olmak da istememişlerdir.

Cebelitarıklılar neden İspanya’yla birleşmek istememişlerdir, biz Kıbrıslılar, Yunan kültürüne ve Yunanistan’la birleşmeye saplanıp kalmışken?

Benim görüşüme göre, bunun iki nedeni vardır.

Birinci neden eğitimdir. Cebelitarık’ta eğitim Britanya’nın ellerindeydi ve iki dilliydi. Kilise de yoktu, milliyetçilik de...

İkinci neden ise hayat düzeyi ve demokrasi idi. Seksenli yılların ortalarına kadar İspanya, Franko diktatörlüğü altındaydı ve özellikle İspanya’nın güneyinde yaşam düzeyi, Avrupa’da en düşük düzeyde idi.

Cebelitarıklılar deniz ya da havayoluyla gitmiyorlardı İspanya’ya... Yalnızca 500 metre kadar yürüyerek La Linea adlı İspanyol şehrine ulaşabiliyorlardı, bu şehir sınırdaydı ve Franko diktatörlüğü altında İspanya’nın sefaletini ve kendi hayat düzeyleriyle korkunç farkını görmelerine yeterdi bu.

Kıbrıs’ta ise Yunanistan’da 1950’lerde ve 1960’larda demokrasi yoksunluğunu ve fukaralığı deneyimlemek için Kıbrıslılar’ın çoğunluğunun Yunanlılar’la gündelik olarak iletişimde olmalarına gerek yoktu. Yunanistan okullarda ve kiliselerde bir düşünce idi...

Orada olduğum sürece tüm bunlar tümüyle farklı idi. İspanya ve İspanya’nın güneyi, hızla gelişiyordu, demokrasi yeniden inşa ediliyordu, her yerde bir altyapı yapılmaktaydı, Malaga’nın Picasso Havalaanı, Sevilla’nın EXPO’su, Avrupa’nın en iyi trenleri ve yolları, Sotogrande, Marbella ve özellikle Costa de Sol’da yaşayan bir milyon Avrupalı, başta Britanyalılar...

1990’da benim gibi zengin Cebelitarıklılar, İspanya bölgesinde lüks evlerde yaşamaktaydık... Ancak kendi dillerine (bence bu İspanyolca idi) “Giannitos” diyorlardı ve eğer kendilerine bundan başka bir şey söyleyecek olursanız üzülüyorlardı. Eğer onlara her yönden İspanyol olduklarını söyleyecek olursanız da korkunç derecede sinirleniyorlardı...

Artık o dönem Birleşik Krallık buradan ayrılmak istiyordu. İspanya’nın Avrupa Birliği’nde olması nedeniyle Cebelitarık’ın bağımsız olması sözkonusu değildi. Başka her bağlamda bağımsızdırlar, seçimleri oluyor, bir başkanları vs. vardır, AB’nin parçasıdırlar ancak tümüyle tanınmış bir ülke değillerdir.

Cebelitarık’ın her anlamda İspanya’nın parçası olması mantıklıdır çünkü büyüklüğü Lefkoşa surlariçi kadar bir kayadır burası, suyu yoktur, tarımı yoktur ve sanayisi de sıfırdır.

Ancak bugün bir başka referandum yapılsa, büyük olasılıkla yüzde 90’ı, İspanya’yla birleşmeye HAYIR diyecektir.

Cebelitarıklılar, uluslararası alanda tanınmış, bağımsız bir devlet olmayı çok isterler ancak bu sözkonusu değildir. İspanya böyle bir şeyi asla kabul etmeyecektir.

Bizler ise Kıbrıs’ta kendi bağımsızlığımıza sahip olmak gibi bir nimete ve şansa sahip olsak dahi, daha birinci günden her iki taraftan Kıbrıslılar, bunu yok etmek için uğraşmaktadır...

(Emilios Emmanuel’in yazısını derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ/YENİDÜZEN – 7.5.2021)

cebelitarik.jpeg
Cebelitarık'tan görünüm...


Almanya’da yüzleşme sürecini anlatan film: “Yalanlar Labirenti...”

***  Almanya’daki yüzleşme sürecinin bir kısmını anlatan bir film var: Yönetmenliğini Giulio Ricciarelli’nin yaptığı 2014 tarihli ‘Labyrinth of Lies’ [Yalan Labirenti]. Olaylar birebir filmin anlattığı gibi gelişmiş olmasa da film, gerçek olaylara dayanıyor ve 1963-1965 yılları arasına Almanya’nın Frankfurt şehrinde yaşanan Auschwitz yargılamalarına giden süreci konu ediyor...

Ohannes Kılıçdağı/AGOS

Bu köşede sık sık tekrarladığım temalardan biri, okuyucuların bileceği üzere, tarihle yüzleşmedir. Tarihle yüzleşmenin daha demokratik ve huzurlu bir toplum olmak için gerekli olduğunu çok kereler ifade etmişimdir. Demokrasi yürünecek bir yolsa, tarihle yüzleşme yol temizliğidir. Yoldaki taşları, kayaları temizlemediğiniz, çukurları kapamadığınız sürece düşme ihtimaliniz yükselir.

Türkiye bu yol temizliğini yapmaktan kaçan bir devlet ve toplum olduğu için, aynı çukurlara tekrar tekrar düşüyor. Tarihle yüzleşme söz konusu olduğunda iyi örnek olarak Almanya verilir; gerçekten de, Almanya’nın bu konuda aldığı mesafe dünyada benzer vahşetin yaşandığı, böylesine büyük bir suç üreten toplumlara göre en ileridir. Zannetmeyin ki Almanya’nın demokraside aldığı mesafe bununla ilgisizidir. Tam da dediğimiz gibi, başka şeyleri doğru yapmasının yanı sıra Almanya geçmişine bakıp yol temizliğini görece iyi yaptığı için de demokrasisi iyi işliyor.

Gel gelelim, yüzleşme Almanya’da da kolay olmadı. Her şeyden önce Nazilerin, dolayısıyla Almanya’nın yenilmesi gerekti. Bu, yani ancak mağlupların insanlık suçlarının yargılanabiliyor oluşu, başka bir deyişle insan haklarının bütün kutsiyetine rağmen son kertede gücün belirleyici olması, bence son derece hazin. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında yalnız Naziler değil, müttefikler yani İngiltere, Amerika, Fransa, Rusya da savaş suçları ve insanlık suçları işlediler ama onları yargılayacak kimse yoktu. Velhasıl, Almanya’nın tarihiyle yani Holokost’la yüzleşmesi için yenilip, büyü bir yıkımla karşı karşıya kalması gerekti.

Fakat bu da yeterli değildi. Savaştan sonra yüzleşme otomatik olarak gelişen bir süreç olmadı.

Tam tersine, o günleri yaşayanlar, olanları bir an evvel unutmak istedi. Kimi siyasi çıkarları bunu gerektirdiği için, kimi unutmanın ruhen sağlıklı olarak yaşamaya devam etmenin tek yolu olduğuna inandığı için. “Nazi Partisi’nin en tepesindekiler ölerek ortadan kalktı, kötülüğe sebep olanlar yok olunca kötülük de bitti, geride hesap soracak kimse kalmadı” diye düşünme eğilimi vardı. Hâlbuki, Nazi Partisi’nin irili ufaklı on binlerce üyesi, toplama kamplarında soykırım suçu işleyen binlerce SS mensubu savaş sonrasında sıradan insanlar, sütçü, postacı, hatta öğretmen olarak topluma karıştılar.

Almanya’daki yüzleşme sürecinin bir kısmını anlatan bir film var: Yönetmenliğini Giulio Ricciarelli’nin yaptığı 2014 tarihli ‘Labyrinth of Lies’ [Yalan Labirenti]. Olaylar birebir filmin anlattığı gibi gelişmiş olmasa da film, gerçek olaylara dayanıyor ve 1963-1965 yılları arasına Almanya’nın Frankfurt şehrinde yaşanan Auschwitz yargılamalarına giden süreci konu ediyor. (Bildiğiniz gibi, Auschwitz Yahudilerin Naziler tarafından sistematik biçimde imha edildiği toplama kamplarından en bilineni.) O yargılamalar başlı başına bir konu. Bir yandan, İngilizcedeki tabirle ‘too late, too little’ yani hem geç kalınmış hem de sınırları itibariyle çok dar kalmış bir yargılama; öte yandan, sembolik anlamı büyük. Bilmek istememe direncini kırarak Almanya’nın Holokost’la yüzleşmesine katkıda bulunmuş bir dava bu. Üst düzey Nazilerin bazıları Nüremberg’de savaşın galipleri tarafından yargılanmıştı ama yanlış bilmiyorsam bu, savaş sırasında suç işleyen Almanların gene Alman hukukuna göre yargılandığı ilk davaydı. Bir devletin kendi askerlerini yargılaması açısından da küresel ölçekte nadir bir örnek olduğu söylenebilir.

‘Yalan Labirenti’, kanımca daha iyi olabilirmiş ama seyredilmesi gereken bir film, çünkü yüzleşmenin nasıl bir süreç olduğuna dair bazı temel hususları aktarmayı ve sorular sordurmayı başarıyor. İnkâr ve unutma dinamiklerinin, yüzleşmeye karşı üretilen argümanların ülkeden ülkeye, bağlamdan bağlama nasıl ortak noktaları olduğunu görüyorsunuz. Örneğin, Nazilerin peşine düşen savcıyı vatansever olmamakla itham ediyorlar. Toplu imha hikâyelerinin düşman ülkeler tarafından uydurulduğunu düşünüyorlar.

Burası çok kritik, çünkü ister Almanya’da, ister Türkiye’de, ister başka yerde, anlatılanların ‘milletiniz’e atılmış iftiralar, yani –bir oksimoronla ifade edecek olursak– ‘gerçekleşmemiş yalanlar’ olduğuna inanırsanız soykırımlar, işkenceler, zulümler karşısında bir bilinç geliştiremiyorsunuz. Bunu geliştiremediğiniz zaman da bugün siyaseten doğru, yani insana, onun haklarına ve özgürlüklerine duyarlı siyasi bir pozisyon geliştiremiyor, dolayısıyla demokratik bir toplum olamıyorsunuz.

Zaten, yüzleşmeye yüzleşme denmesinin sebebi, içinde yaşadığınız ve ‘biz’ diye tarif ettiğiniz topluluğun ‘günlük kabul edilebilir sınırların ötesinde’ kötü olabileceğini görmek, bilmek ve kabul etmeyi gerektirmesidir.

Filmin yüzleşme konusunda gösterdiği bir başka husus da, bunun bir çaba gerektirdiği. Yüzleşmenin doğruluğuna ve gerekliliğine inanmış hukukçuların, siyasetçilerin, gazetecilerin, eğitimcilerin vs. olması ve bunun için bilinçli bir çaba harcamaları, kişisel bir bedel ödemeye hazır olmaları gerekiyor. Yoksa, yüzleşme denen şey kendiliğinden gerçekleşmiyor; gönüllülere ihtiyacı var.

Peki, Almanya’da bunlar oldu da Türkiye’de ne oldu? Savaş sırasında insanlığa karşı suç işleyenler, bırakın sütçü, postacı olarak topluma karışmayı, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan olarak ülke yönettiler. Buradan bakınca, son bir asrın Türkiye için kanlar ve acılar içinde geçmiş olmasında şaşılacak bir şey kalmıyor.

(AGOS – Ohannes KILIÇDAĞI – 7.5.2021)

PAZARTESİ DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 1065 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar