Eralp Adanır

Eralp Adanır

Gülgün Serdar ve "Doku"

A+A-

Eğitim tarihimizde çok önemli isimlerden biridir Gülgün Serdar hocanım. Sadece bir eğitimci olarak değil bir edebiyatçı, yazar olarak da ürettikleriyle toplum belleğimize, kültürümüze ve yazın dünyamıza kaynak eserler bırakmış bir kişidir. "Doku" isimli yeni yayınıyla ilgili Nisan ayında kendisiyle BRT-Tv'de yaptığımız röportajımızdan bazı alıntılarla kitap hakkında sizleri bilgilendirmeye çalışacağız. Kitabının içeriğine yolculuğumuzu gerçekleştirmeden önce, her daim inandığım bir konuyla sohbetimize başlamak istedim.

Bir toplumun sanatçı ve yazar kesmi aynı zamanda o toplum tarihin tanıklığını da yapmaktadır.

 

Gerçekten sanatçılar yazarlar ve dolayısyla da okurlar geçmişi geleceğe taşıyan bir köprü durumundadırlar. Ben bir edebiyat öğretmeniyim ve öğretmen olarak aslında tarihi yaşamaktan yazmaya fırsat bulamayan bir kuşaktanım. 1955'lerden itibaren herşeyi yaşadık ama bunları yazabilecek fırsatımız olamadı. İstedim ki edebiyat kanalıyla geçmişten geleceğe bir köprü kurayım. Bunun için bu işe giriştim. Bana göre edebiyat; bir milletin bir toplumun yaşadıklarını, tarihi, sosyal kültürel gelişimlerini geleceğe taşıyan bir ayna konumundadır. Öyleyse ben edebiyatçı olarak bunu yapmalıydım. Bunu yaparken de edebiyatın her dalına eğilmeliydi. Şiir olsun roman olsun diğer bütün yazı türleri olsun, gerçi şiir biraz daha öne çıkıyor ama şunu gördüm ki; şiirde olsun romanda olsun hikâyede olsun hakikaten bizim yazarlarımız şairlerimiz geçmişi bize gayet güzel, günümüzü ve geleceğimizi çok güzel yansıtabilmektedirler.

 

gulgun-serdar.jpg

 

 

Peki nasıl bir dil kullanılmalıydı. O dilin etkinliği, sadeliği ve gücü noktasında neredeyiz...

 

Edebiyat eğer güzel bir dil kullanılırsa, sanatın bütün dalları da öyledir de, güzel bir aletin kullanılması güzel bir dekorun kullanılması gibi o zaman o edebiyat daha güçlü olur. Bunun için de dilin güçlü olması gerekir. Yahya Kemal dil için, "Türkçe ağzımda annemin sütüdür " der ama bizden Orbay Deliceırmak da "Türkçem dilimin varı yoğu, Türkçem usumu uyandıran doğu, Türkçem sevgimin sevda odağı, günümün güneşi, gecemin ayı, Türkçem İngilizce sevemem ki Leylayı" diye sorar. Bizim edebiyatçılarımız dili kullanmada gerçekten çok güçlü. Gerçekten burada mükemmel bir Türkçe kullanılmaktadır. Hatta biliyorsun Osman Türkây iki kez de Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmiş birisidir. Dolayısıyla edebiyattan yola çıkmak istedim ve edebiyatın gelişimini geçmişten günümüze taşıdıklarını anlatmaya çalıştım. Bir öğretmen olarak, Kıbrıs'tan bir öğretmen olarak bir başka şeyi daha düşündüm. "İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır" der Yunus Emre. Öyleyse ben Kıbrıs Türk Edebiyatı'nı da bilmeli ve öğretmeliydim. Bunun için Kıbrıs Türk Edebiyatı olarak yola çıktım ve üniversite mezuniyet tezim de, "Kıbrıs'ta Kahramanlık Şiiri"dir.  Çünkü 1963'te ben burda değildim, bu olayları yaşayamadım Türkiye'de yaşadıklarımı kitaba aktarmaya çalıştım ama '55'ler, '58'ler, '67'ler, '74'ler , '83'ler bütün onları da aktarmaya çalıştım. Yani edebiyat yoluyla anılar yoluyla geçmişi geleceğe taşıyan bir köprü olmaya gayret ettim.

 

Dünyanın başka yerlerinde özellikle sözlü tarih açısından kaynak oluşturabilmek adına devletlerin hükümetlerin ayrı bir komisyon oluşturdukları ve böylesi çalışmaları desteklediklerini görüyoruz. Bu aslında bireysel bir destek değil aksine toplumun hafızasına bir katkıdır. Ama Kıbrıs'ın kuzeyinde özellikle bu alanda başarılı olduğumuz söylenemez. Ya da yeterli. Böyle olunca da ne yazık ki tanıklıklar sayflara ve yazıya aktarılamamaktadır... 6 bölümden oluşan DOKU kitabının içeriğine doğru yol alıyoruz Gülgün hocanımla...

 

Bu kitabın birinci bölümünde, önce Kıbrıs Türk Edebiyatı sonra Kıbrıs Türk Kadın Kimliği üzerinde durdum bir kadın, bir anne olarak. Kadının geçirdiği bütün aşamaları anlatmaya çalıştım, bütün zorlukları, bugünlere nasıl gelindiğini. Kadının aslında erkeğiyle omuz omuza yürüyerek burada bir varoluş türküsü söylediğini anlatmaya çalıştım. Üçüncü bölüm, önemli tarih ve anıları içeriyordur. Ben daha önce de söylediğim gibi pek çok tarihi olayı bire bir yaşamış bir insanım. Ve merhum Nevzat Yalçın'ın veya Haşmet Gürkan gibi araştırmacıların veya "Dağarcık" yayınını bize kazandıran Kutlu Adalı'nın dediği gibi, olayları o günün şartlarında değerlendirmek gerekir. Daha sonra olaylara baktığımız zaman bize ters gelen pek çok şey olabilir içerisinde.

Ben bu anılarda özellikle 27-28 Ocak anılarımı günü gününe hatıra tutma gibi bir alışkanlığım vardı. Ve oraya aldığım yazı da zaten yine BRT'de bir radyoda anlatılmıştır. Hepsinin kaynaklarını söylüyorum. O günün o öğrencileri izinli olarak çıktığımız bir yürüyüşte sonra coplarla ve gaz bombalarıyla karşılaşmak, ondan sonra bir "sokağa çıkma yasağı"nda kendi evimin kurşunlanması gibi olayları yaşamak, bir çocuk ruhunda neler yaratabilirdi. Nasıl bir korku nasıl bir travma olabilirdi. Bütün bunları o günlerin şartlarında bire bir, hiçbir ilâve yapmadan, hatta hatırlayamadığım isimler için "hatırlayamıyorum" diyorum. Hatırladıklarım için konuşuyorum. Onun ardında '63'te biz burda değildik ama Türkiye'de olduğumuz yerlerden çıkarıldık para ödeyemedik yurtlara, Türkiye Cumhuriyeti bizlere sahip çıktı kendi yurtlarına aldı, bütün öğrencilere burs bağladı ve biz otobüslerle Antalya'ya inip vapur kaçırarak Kıbrıs'a gelmeye karar verdik. Rahmetli Manizade bizi götürdü, erkek arkadaşlarımız atış talimleri görürken biz hastahanelerde ilk yardım kursları gördük. Koğuşlara girdik iğneler yaptık hastalara, sonradan kitapta da anlattığım gibi bir kısmımız yarı yoldan geriye dönüyoruz, zaten sonunda herkes geriye dönüyor ve Erenköy'e çıkacak arkadaşlarımız farklı bir şekilde çıkıyorlar.

'67'i anlatıyorum, 15 Kasım'da Rumlar Geçitkale-Boğaziçi'ne saldırıyorlar. Görevli olarak üç-dört arkadaş ailelerimizden izin alınarak ve eğer yakalanırsak kimsenin suçu olmadığını söyleyecek durumda yani neredeyse fedai olarak gönderiliyoruz buraya ve orada gördüklerimizi rapor haline getiriyoruz. Orda insanların o feryadını görmek duymak, yanan Mehmet Emin'in orda vücudundan kalan bazı izleri görmek, hani hep söylüyorum, Ümit Yaşar Oğuzcan der ki "ve gecenin koynunda Geçitkale köyünde dalgalanan bir bayrak gibi yandı Mehmet Emin." Orda yanık insan etinin kokusunu duyuyorsunuz...

 

Böylesi savaş ortamlarının, yaşanmışlıkların okuyucuya anlatılmasında kullanılan dil büyük önem taşımaktadır. Bir olay anlatılırken dilin çok sert, çok kan dolu ve düşmanlık aşılayıcı nitelikteki kaleme alış yerine, dile ve olaylara insan faktörünün oturtulması, insanlık ve barış adına büyük önem taşımaktadır. Dünyada bütün insanlar bunu yaşayabilirler ama önemli olan yeniden yaşanmaması doğrultusunda bir dil ve mesaj oluşturması yönündeki düşüncemi paylaşıyorum Gülgün hocanımla...

 

Bir yere takılıp kalmamak lâzım. Meselâ ben bütün bunları yaşamış bir insan olarak sonradan kendi konuşmalarımda... der ki Atatürk "Savaş bir zaruret olmadıkça bir cinayettir." Dolayısıyla bu cinayetleri durdurmak için sevgili Neriman Cahit'in yazdığı birşey vardır, Rum annelerine seslenir, "Gelin Yeşilhat'a badem ağaçları ekelim, barışı aşılayalım dallarına, her bahar çiçeğe duracak." Ben konuşmalarımda bunu kullanmış insanım. Yaşam ile ölüm arasındaki o çizgide kaç kez gidip gelmiş bir insan olarak, diyorum ki öldürmekle birşey olmaz, kavgayla bir yere gelemeyiz, "Ben gelmedim kavga için, benim derdim sevi için, sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz."

Öyleyse bir barış eli uzatalım ama karşı tarafın da size aynı şekilde bir el uzatması lâzım ki tokalaşabilesiniz veya merhum Denktaş'ın dediği gibi "dans edeceksek iki kişi beraber dans edeceğiz, tek başına olamayacak bu iş."

 

Bu yazı toplam 1489 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar