1. YAZARLAR

  2. Tümay Tuğyan

  3. Bir 20 Temmuz mecburiyeti
Salih Sarpten

Salih Sarpten

Gençlere Ne Veriyoruz?

A+A-

Gece tatbikatı yapan savaş gemisinde, gözetleme kulesindeki askere hitaben komutanın şu emiri duyulur:

- Asker, yakınımızda herhangi bir gemi var mı?

- Sanırım evet komutanım. Tam karşımızda yanıp sönen bir ışık görüyorum

Biraz hiddetlenen komutan yeni emrini vermekte gecikmez:

- Hemen mesaj gönder, 20 derece doğu tarafımızda olmazsa çarpışacağız.

Bunun üzerine karşıdan mesaj gelir:

- Haklısınız çarpışmak üzereyiz, 20 derece batıda olmanız lazım.

Daha da öfkelenen komutan şu emrin gönderilmesini ister:

- Ben amiralim ve bu da benim gemim, hemen 20 derece doğuya gitmeni emrediyorum.

Karşı taraftan durumun anlaşıldığını belirten ve şu cümleyle biten yeni bir mesaj gelir:

- Ben bir deniz onbaşısıyım ve burası da deniz feneri her şeye rağmen rotanızı değiştirmeyecekseniz birazdan çarpışacağız...

Önyargının, kalıplar içerisinde düşünmenin ya da tam ve doğru bilgiye sahip olmadan hüküm vermenin nasıl sonuçlanabileceğini anlatan komik ama oldukça manidar bir gülmece…

Kuşkusuz, çeşitli konularda olumlu ya da olumsuz önyargılara sahibiz. Ancak konu eğitim ve gelecek olunca her nedense bu önyargılar daha da bir tehlikeli hal alıyor...

Çocuk ergen ve gençler için oluşturulan bir sistemi, onlarsız yönetmek, onlardan tek bir cümle görüş almadan idare etme gibi bir yanılgı içine düşüveriyor ülkeyi yönetenler… Ve ne yazık ki sadece eğitim değil her alanda, bugünümüzü değil geleceğimizi de ipotek altına alma istencinin ayak sesleri duyuluyor iyice…

İşte tam bu noktada güvenebileceğimiz önemli bir unsur var: Gençlik…

Nedir bu gençlerin yapmak istedikleri diye hayıflananlar vardır elbette ama genç olmak sanılanın aksine böyle davranmaktır işte…

Gençlerden tam bir itaat bekleyenler oldukça fazladır kanımca. Ne de olsa yetişkinler yanılmazlar ve gençler henüz toydurlar… Gençlerin bugününü de geleceğini de yetişkinler yaratmalıdırlar diye düşünler az değildir…           

Oysa gençlik öyle bir şey değildir. Gençlik, bir yaş sorunu ya da atlatılması gereken bir dönem de değildir. Gençlik dayanaksız bir asilik de uyumsuzluk da değildir. Belki kendini bulma savaşıdır ama başkalarının iteklemesiyle değil…

Gençlik, tecrübesizlik ve hatasızlık da değildir. Kendini anlatamama ve anlaşılmama sorunu da değildir. Gençlik sorun üretme dönemi ya da deşarj olma sorunu da değildir.

Peki, ama nedir bu gençlik?

Gençlik, bastırılmaması geren bir olgudur. Güvenilmemeye, aciz görülmeye, kabullenilmemeye karşı durma durumudur. Özgürlüklerinin kısıtlanmasına, sorumluluk verilirken yaşatılan kargaşayı ortadan kaldırma isteğidir. O güne kadar çok fazla şeye hayır demeyen ama artık beğenmediği, istemediği, kabul etmediği her şeye tereddütsüz karşı koyma dönemedir.

Duyguların ve en yakın arkadaşlıklar çoşkulu yaşandığı dönemdir gençlik. Her şeyin daha renkli, daha canlı, geleceğe, iyiye, güzele ve değişimin gerekliliğine en sıkı bağlarla bağlanıldığı anlardır gençlik… Dürüst olmak, doğruyu savunmak, zarar göreceğini bile bile gerekirse bu yoldan vazgeçmemektir…

Aslında zordur genç olmak… Çünkü genç olmak, o güne kadar insanın biriktirdiği ne varsa hepsini ortaya koyup düşünme ve onlara bir biçim verme zamanıdır…

İşte tam da bu noktada yetişkinlerin esas görevi sahne alır. Yanıtlanması gereken esas soru; “gençlere biriktirmek için neler veriyoruz ya da neler veremiyoruz?”

Kuşkusuz her yetişkinin görevidir bu ama esas görev ülkeyi yönetenlerindir. O halde “Ülkeyi yönetenler, gençlere ne veriyoruz?”

  • Adil uygulamalar mı? Yoksa partizanlıklar, adam kayırmacılıklar mı?
  • Gelecek için umut dolu yarınlar mı? Yoksa belirsizlik dolu yıllar mı?
  • Kendini geliştirmesi için, ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel ortamlar mı? Yoksa “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışının hakim kılındığı ortamlar mı?

Yanıtları siz verin… Verdiğiniz yanıtları alt alta yazdığınız bizi bekleyen tehlikeyi de gelecek için yapmamız gerekenler de önyargılara gerek kalmadan kendiliğinden ortaya çıkacaktır.


Gülmece

 

Doğru Yanıt

Küçük Ali okula başladığından beri her gün öğretmeni Aysel Hanım'a gidip,"Öğretmenim beni yanlış sınıfa koydunuz, benım yerim birinci sınıf değil, ablam üçüncü sınıfta ama ben en az onun kadar akıllıyım, hiç olmazsa beni üçüncü sınıfa alın" diye şikayet edermiş. Bundan sıkılan Aysel Öğretmen bir gün Ali'yi kaptığı gibi okul müdürüne çıkmış ve olayı anlatmış.

Okul müdürü:

  • "Peki" demiş, "Bu çocuğu bir imtihan edelim, yeri üçüncü sınıfsa o sınıfa koyalım" ve başlamış sorgulamaya, Aysel öğretmen sormaya başlamış.
  •  İki kere iki?
  • “Dört",
  • "Sekiz kere dokuz?"
  • "Yetmiş iki"
  • "Kaç mevsim var?
  • "Dört"

Aysel öğretmen: “Aferin Ali hepsini bildin ama şimdi zeka soruları soruyorum bunları da bilirsen üçüncü sınıf olacaksın” der.

  • Söyle bakalım Ali, ineklerde dört tane ama bende iki tane var, bu nedir?"
    Ali’den “Ayak” yanıtı gelir.

Aysel Öğretmen devam eder::

  • "Peki senin pantolonunda olupta benim pantolonumda olmayan şey nedir?"
    Ali hemen yanıtlamış “cep”.

Bunun üzerine Aysel Hoca müdüre dönerek:
-"Üçe koyalım hocam çok zeki çocuk”.

Müdür:
- "Hocam, bu çocuğu üçe değil beşinci sınıfa koyalım, zira son iki  soruya ben doğru cevap veremedim."

 

 

Bu yazı toplam 550 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar