
Feyza Akgünlü: Gençlik, Kimlik ve Aynılık Çemberi
Hepimizin tek bir yarışın ve renksiz bir aynılığın içine sokulmaya çalışılmasının bir yorgunluk yarattığını düşünüyorum.
Feyza Akgünlü
[email protected]
Gençlik, Kimlik ve Aynılık Çemberi
Bu dünya sahnesinde her insan ayrı bir ritim tutar; herkesin şarkısı farklı bir tondan, farklı bir yankıyla duyulur. Günümüzde gençliğe, kendi kuşağıma dair bir şeyler yazmaya niyetlendiğimde beni ilk karşılayan şey "çelişkili çeşitlilik" diye ifade edeceğim kutupsallık oldu. Etrafımdaki enstantaneleri fark ederken, baktığım her yerde bambaşka hayat çizgileri, bambaşka koşuşturmacalar görüyorum; gençliğe dair birbirinden farklı sorular, sorgulamalar ve düşünceler duyuyorum.
Bir yanda üniversite okumayı seçen, kendi alanında yükselen gençler var; diğer yanda aldığı eğitimi cebinde saklayıp bambaşka bir yola girenler... Başka bir tarafta bir flâneur gibi dünyayı dolaşan, kendini sınırlandırmayı reddedip keşfe çıkan özgür ruhlar çoğalırken; işini gücünü eline alıp kendine ait bir yuvası olan ya da ailesinin çatısı altında yaşamını sürdürmek zorunda kalanlar var. Bir kutupta henüz kendi düzenini oturtamamış, bu hayatta ne yapacağına karar veremeyip adeta sürüklenen, kendini bu yaşamda yalnız hisseden bir çoğunluk görülürken; diğer kutupta ne istediğini çok iyi bilen, hatta evleneceği insanı çoktan seçen, hayatı kiminle bölüşeceğinin kararlılığını taşıyan şanslılar mevcut…
Farklı duygular, farklı düşünceler hâkim her bir gençlik deneyiminde. Kimi yaşadığı ülkeden birtakım sebeplerden ötürü taşınıyor ve gençliğine bir göç hikâyesi sığdırıyor; kimi doğduğu şehirden ayrılmıyor. Tüm bu hikâyeleri irdelerken politik ve toplumsal etkenlerin bu multipolar gençlik anlatısını yarattığı gerçeğine değinmeden geçemedim. Bu ikilik dünyasında ortak bir türkü tutturamıyor, gittikçe farklılaşan deneyimlerle kendi küçük dünyamızı kuruyor, bireysel sorgulamalara giriyoruz. Böylece değişen sorular, her insanın yalnızca kendi hayat akışına göre yanıt verebileceği biricik cevaplar yaratıyor.
Dünyaya kuşbakışı baktığımda, sosyoekonomik şartların ağır yükünü omuzlarında taşıyan, gençliğini doya doya yaşamak bir yana dursun, hayatın sert gerçekleriyle erkenden yüzleşmek zorunda kalan insanları görüyorum. Ama aynı zamanda, aynı coğrafyada ve aynı jenerasyonun içinde, bu şartların sunduğu imkânlarla çok daha uçuş uçuş, çok daha kaygısız ve özgür bir gençlik hikâyesi yazabilenlerin varlığı da yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Bazen aynı çatının altında büyüyen iki kardeşin yalnızca cinsiyetleri, üstlendikleri sorumluluklar yüzünden "genç olmak" denilen şeyin tanımını baştan aşağı değiştiriyor. Birbirine taban tabana zıt gerçekler içeren bu gençlik portrelerini düşünürken kendi içimde hem içinde yer aldığımız dünyada adalet terazisinin kefelerinin eşitsizliğini hem de kişisel terazimde hazlarımla beraber etik bir yaşam sürdürmenin ne derece mümkün olduğunu sorguluyorum. Bazen en yalın isteklerimin, kişisel heveslerimin bile var olan o eşitsizlik duvarına bir tuğla daha koyup koymadığı endişesini taşıyorum.
Bu hayata hangi pencereden bakarsak bakalım; politik ve ekonomik açıdan son derece değişken, son derece kaygan bir zeminde duruyoruz. Algımı dışarıdan içeriye doğru çevirecek olursam, ben kendi dünyamda bu kayganlığın yarattığı düşünsel güvensizliği oldukça yoğun bir şekilde hissederken, dolanıp durduğum yerin sağlam zemin olmasına özen göstermeye çalışıyorum. Gerek zihinsel çabamla, okuyup araştırdıklarımla gerekse bugüne kadar kendi içimde sessizce biriktirdiğim tüm o deneyimler, sezgiler ve düşünsel bagajla kendi çocukluğum ve yetişkinliğimin arasında bir yerde, bir gelecek inşa ediyorum. Amacım arkama dönüp baktığımda "Ben bu hayatı kendi adımlarımla yaşadım." diyebilmek.
Bu yolda yürürken doğup büyüdüğüm mekânların, eğitim aldığım kurumların ve birlikte yürüdüğüm insanların etkisi oldukça yoğun hissediliyor. İçimdeki birtakım korkular ve kaygılar gerçekten bana mı ait, yoksa bir başkasının sesi mi diye durup düşündüğüm çok oldu. Ama artık biliyorum ki bunlar benim iç sesim değil; kolektifin kaygıları, sistemin baskıları, yaşanmış hikâyelerin artıkları… İç ses diye addettiğim bu düşünce silsilesi yoğunlaştıkça, kendi gençliğimi kendi seçimlerimle yaşamadığımı fark ettim. Ve yıllar sonra geri dönüp baktığımda, kendi gençliğime karşı yoğun bir pişmanlık ve tiksinti hissedebileceğimi düşünmek, içimde derin bir rahatsızlık uyandırdı. Ayrıca adı geçen bu tiksinti duygusu, kendime karşı yönlendirdiğim bir öz nefret olabileceği gibi, dışarıya yönelttiğim bir öfke bulutu da doğurabilirdi kolayca. Ve ben bu duygusal girdaplarla beraber yaşamak istemedim.
İşte tam da bu yüzden, üzerimdeki bu gölgeyi, beraberinde getirdiği öfkeyi ya da dürtüsel davranış örüntümü öyle kolayca silemesem bile, yalnızca gözlemleyerek ve olabildiğince kendi seçimlerimi yapmaya özen göstererek omuzlarımda hissettiğim bu yükleri bertaraf etmeye çalıştım. Biliyorum ki birtakım seçimleri zorunluluktan ve başkalarının istekleriyle harmanlayıp yapınca o ana adeta bir sis çöküyor; insan tam olarak yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyor. Kendi seçimlerimi yapabilmenin hayatımda ne denli hayati dönüm noktaları yarattığını idrak ediyorum. Kendi yolumu seçtiğimde yaşama sevinci, merak duygusu ve gençlik enerjisinin açığa çıkardığı ateş yeniden görünür, hissedilir kılınıyor.
Kendi patikamda ilerlemeyi göze aldım almasına; fakat günümüz dünyasında bu özgürlüğün ne kadar ayrıcalıklı olduğunun son derece farkındayım. Biliyorum ki kişinin yalnızca kendi arzusunun peşinden gidebilmesi bile, başlı başına toplumsal bir imkânı işaret ediyor. Ve en rahat görünen gerçeklikte olsan bile, kendi arzunun peşinden gittiğinde kulağına belli başlı cızırtılar çalınıyor. Evet, arkamı yaslayabildiğim kimi konfor alanlarına sahibim; ancak ne kadar özerk davranırsak davranalım, hepimiz belli bir formüle sıkışmış ve sıkıştırılmış bir düzenin içinde yaşıyoruz. Zihnime net ve kaçınılmaz bir denklem yerleşiyor zamanla: Ruhunu besleyen işi seçip maddi darlıkla yüzleşmek ya da istemediğin bir yaşamı benimseyip o darlığı bir nebze hafifletmek… İki ihtimal de günün sonunda insana aynı kapıyı aralıyor: Sınırları çizilmiş bir şehir yaşantısında, bir şeylerden feragat etme zorunluluğu… Hikâyemi anlamlandırmaya çalışırken kendime en çok sorduğum sorum ve sorunum tam olarak burada beliriyor: Ben neyden feragat edeceğim ve bu düzende neden feragat etmek zorundayım?
Acıdan, zorluktan ya da can sıkıntısından arınmış pürüzsüz bir yaşam hayali kurmak değil benimkisi. Zira yaşamın kendi doğasında tamamen steril bir düzen tasarısının mümkün olduğuna inanmıyorum; tüm o zihinsel dalgaların üzerinde sörf yapabilme becerisini geliştirmek ya da kendimi sürekli oyalamak yerine canımın sıkılmasına izin verdikten sonra o can sıkıntısından ortaya çıkan fikirlerin ve yaratıcı çözümlerin bolluğunu görmek hayatı benim gözümde hakiki ve anlamlı kılan şeylerin başında geliyor. Eğer içinde büyüdüğüm toplum bu kadar çok çelişki barındırıyorsa, bu atmosferde kendi gençliğini yaşayan bir insan olarak elbette ben de birtakım darboğazların içine girip çıkacağım diye düşünüyorum. Bundan pek kaçış olmadığını biliyorum. Hatta bu toplumun içinde yaşarken genel olarak hissettiklerimizin, anlattıklarımızın ve aramızda paylaştıklarımızın çok kıymetli olduğuna inanıyorum; çünkü tüm bu deneyimler, bu kazanç ve kayıp döngüsü zamanın ruhuna dair ortak ve hakiki bir iz bırakıyor. Ben de kolaylık ve zorluğun iç içe geçtiği bu yaşamda kendi anlayışımı ve direncimi geliştirmeye çalışıyorum, kendi yaşam okumamı yapıyorum, dersime çalışıyorum.
"Bu hayatta neyden, nasıl feragat edeceğim?" sorusuna geri dönüyorum; madem birtakım sıkışmışlıkların içine gireceğim ben de her genç gibi, en azından bu mücadelenin başkalarının dayatması değil, kendi yaşantımın bir parçası olmasını istiyorum. O zorluğu göğüsleyip çözmeye çalıştıkça aslında bir tür bağışıklık kazandığımı hissediyorum. Gençlik enerjisi dediğim şeyin içinde barındığı o potansiyel güç de tam olarak burada saklı. Yaşadığım zorluklara karşı bağışıklık kazandıkça güçleneceğime, bu yıl karşılaştığım bir engeli gelecek yıl nasıl aşacağımı öğreneceğime dair inancım artıyor. Ancak kendi kararlarımın sonucu olan bedelleri kendi irademle üstlendiğimde, seçimlerimden duyduğum hoşnutluk ve tatmin de bir o kadar derinleşiyor.
Diğer taraftan toplum bana ve akranlarıma hep aynı temkinli fısıltıyla yaklaşıyor: "Özgür ol ama kontrollü ol; sınırlarını aşma, fazla uçma, hayal kurma... Yoksa geride kalırsın." Özellikle de yanı başımdaki insandan, belki aynı sıralarda dirsek çürüttüğüm arkadaşımdan, dostumdan ya da partnerimden geri kalma, hatta yapayalnız kalma korkusuyla yetiştirilmek zihnimi yoruyor. Yazının başına tekrar dönecek olursak bizlerin, yani bu gençlik tecrübesini paylaşan insanların ne kadar çeşitli olduğunu, her birimizin bambaşka kişiliklere, yeteneklere, hayallere ve ideallere sahip olduğunun unutulduğunu ve birkaç tanıma sığdırıldığını yineliyorum. Hepimizin tek bir yarışın ve renksiz bir aynılığın içine sokulmaya çalışılmasının bir yorgunluk yarattığını düşünüyorum.
Biliyorum ki her dönemin kendine ait sancıları var. Bizim payımıza düşen bu zaman diliminde de sıkıntıyı anında görünmez kılmaya çalışan, Byung-Chul Han'ın ifadesiyle acıyı ve huzursuzluğu anestezi altına almaya çalışan palyatif bir topluma dönüşmemizden tutun da sosyal medyanın zihinlerimizi kuşatan etkisine kadar sayısız problemle çevriliyiz. Böyle bir iklimde bireysel olarak kendim için istediğim esnekliği, özgürlüğü ve basit bir şekilde kendi kendime iyi gelme hâlini aslında kolektif için de arzuluyorum. Zira benim iyileşme çabam bir başkasının hayatına da incecik bir temas sunabilir.
Ancak bu konuda zaman zaman içine düştüğüm bir illüzyon daha var: "Ben değişirsem tüm dünya değişir." Oysa karşı karşıya olduğumuz tıkanıklıklar sadece benim bireysel dönüşümümle çözülemeyecek kadar yapısal, toplumsal ve derin. Sorumluluğu ve suçu tek başıma kendi üzerimde arayıp kendimi yükler altında ezmeden, meseleye daha geniş bir yerden bakabilmeyi önemsiyorum. Benim değişmem bana ve mikro çevreme kuşkusuz iyi gelebilir; fakat asıl dönüşüm, bu farkındalığın kitleselleşmesi ve her yaştan insanın birbirine destek olarak hareket etmesiyle daha kolay olabilir.
Bu yapısal sorunun sebeplerini ve çözümlerini irdelemek belki başka bir yazının konusudur. Ancak gençliğe dair düşündüğümde, üstüne tartışacağımız çözümlerden biri o hiç sönmeyen gençlik ateşini anlamaktan geçiyor olabilir mi, diye sormak isterim. Birbirimize içtenlikle kulak vermenin, ne söylenmek istendiğini gerçekten anlamaya çalışmanın gerekliliğine inanıyorum. Ve belki de en önemlisi; her yaştan insanın kendi gençliğiyle, o ilk günkü arzusuyla, sorularıyla ve arayışıyla yeniden bağ kurabilmesi... Çünkü o arzuyu ve zihindeki kök soruları diri tutmak, hepimizi kendi yaşamımızın eşiğinde tutacak tek şey. Sanırım günün sonunda benim de en çok ihtiyaç duyduğum iki şey bu: anlamak ve anlaşılmak…





























