1. YAZARLAR

  2. Ertuğrul Senova

  3. ‘Devam etme istencinin’ ölümü
Ertuğrul Senova

Ertuğrul Senova

Gazeteci

‘Devam etme istencinin’ ölümü

A+A-

Bu cümleleri, Alevkayası’nın –umarım- pek de bilinmeyen bir noktasından yazıyorum.

Geliyorum arada. Birkaç sevdiğimi de getirmişliğim var...

Eğer bu yazdığım ‘şeyi’ yayınlarsam, tam bu noktayı olmasa da yakınlardaki bir diğer favori mekanımı seninle paylaşırım...

Mekanın keşfedilme hikâyesini yazmayı çok isterdim ama birkaç kişinin demir parmaklıklar ardına gönderilmesini kaldıracak psikolojide değilim...

Her neyse.

Bugün biraz spontane oldu.

Sandalyemi çektim, hoparlörümü açtım, “Dark and Chill” isimli bir ‘playlist’ başlattım.

Tavsiye ederim! Fugazi’den I am So Tired ile başlıyor, Cigarettes After Sex’e, oradan Slowdive’a, hatta Pink Floyd’a kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahip.

Bu güzel tınılar, doğanın derin uğultusuyla birleşiyor...

Sadece oturup, doğayı izlemek yetmiyor; insanın içinden bir şeyleri yazarak ‘kusmak’ geliyor…

Şükür ki laptop arabadaydı, fazladan 20 dakika yürümek, iyi hissettirmek dışında bir işe yaramazdı…

Pilim yüzde 60. Umarım hayat enerjimle yarışmaya kalkmaz.

***

Karşımda Mesarya’nın kahvesi ağır, yeşili seyrek tonları, biraz yürürsem solumda Akdeniz’in maviliği. Biraz daha sola gidersem, askeri yasak bölge...

Gitmesem daha iyi.

Bu arada, Alevkayası’na çıkış yolu da asker tarafından kapatılmıştı.

Yolu bekleyen kamuflajlı adama sordum “Neden duruyorsun” diye. Havan atışı yapıyorlarmış. Güvenliğim için, tabiata çıkmamam gerekiyormuş…

Ordunun bu zevki de elimden almasına izin veremezdim. Bufavento Restoran’ın yanından devam eden yolu kullandım. İyi ki de yapmışım. Güzergah daha da renkliydi.

Teşekkürler canım ordumuz…

Buraya her oturduğumda aklıma aynı şey geliyor: O meşhur yeşil hattın çizgisinden, askerinden, devletinden, faşistinden, kötüsünden arındırılmış bir görüntü.

Sınır falan görünmüyor. Barikatların ‘yalanlığını’ anlatıyor. Bir adım geriye çekilince, nasıl bir oyunun içinde olduğumuzu fark etmemiz gerektiğini söylüyor...

Aynı manzara, Cem Karaca’nın “Oh Be!” isimli parçasını da aklıma getiriyor: “Kuş olup da o yakaya uçasım gelir. Uçsam da konamam ki of be!”

Gülüyorum, ‘dönek herif’ diye geçiriyorum aklımdan...

Ama bugün her zamankinden farklı, yeni bir düşünce zihnimde beliriyor.

Beynin derinliklerinde doğduğu an yok etmeye çalıştığımız, üzerine düşünmekten itinayla uzak durduğumuz, belki de tek gerçek.

Ölüm.

Bulunduğum konumdan sadece dört adım uzakta. Öylece duruyor. Davetkâr değil, kendi halinde takılıyor...

O dört adım; buralara birlikte geldiğimiz bir sevdiğimin sözlerini anımsatıyor: “Devam etme istencim öldü.”

O, bu cümleyi bir başka insan için sarf etmişti.

Ama sanırım her şey için geçerli.

O dört adım, devam etme istencin hayatta olduğu sürece uzak. Ama öldüğü an hayat buluyor.

Tam da bu noktada mutlak gerçeğin üzerine düşünmeye karar verdim. Zor bir deneyim ancak, farklı şeyleri gün yüzüne çıkarıyor.

Salt ölümün yanı sıra; ‘beyin ölümü’ akla geliyor mesela. Ama bilinen beyin ölümünün aksine; körelen, köleleşen bir beyni tasvir eden bir ‘ölü beyin.’

Sonra ölü devletler. Hatta ölü doğan devlet. Çok tanıdık...

Ölü devlette yaşamayı normalleştiren ölü toplumlar...

Pilim yüzde 40. Evet, sanırım yarışıyorlar…

***

Bir zamanlar, Zenon diye bir yurttaş doğmuş bu adada.

“Kıbrıslı Zenon.”

Ya da Larnakalı Zenon… 

Bugünün Larnakası, geçmişin Kition’unda doğmuş.

Kendisi, Stoacı felsefenin mimarı...

“Acaba o da bu dağa çıkıp Mersarya’yı izledi ve derinlere daldı mı” diye bir fikir geçmiyor aklımdan. MÖ 334’ten bahsediyoruz. Larnaka’dan buraya yürümesi pek olası değil. 

Zenon’un eserleri günümüze ulaşmasa da öğretileri, geçerliliğini hala koruyor.

O’na göre sınırlar, paralar, tapınaklar gereksizdir. Hukuk, erdemli insanların ortak aklıdır. Tabiatla iç içe, ortak bir yaşamdır esas olan.

Bu yönüyle Zenon, -tam olmasa da- belki de tarihin ilk anarşistlerindendir...

Zenon’dan yaklaşık 300 yıl sonra hayata gelen Romalı düşünür Lucius Annaeus Seneca, Stoacı düşüncenin en önemli mirasçılarından biri.

Ve Seneca’nın ölüme dair sade, derin bir tespiti vardır:

“Korkulması gereken ölüm değil, ölüm düşüncesidir... Uzun olan her acı katlanılabilir, katlanılamayan ise zaten kısadır.”

Kurulan cümleler tam olarak bunlar olmasa da, benim anladığım bu. Latincem yok, çeviri desteği aldım…

Yine benim anladığım; eğer bir acı uzun sürüyorsa, insan buna uyum sağlayabilir.

Zihin kendini ayarlar, dayanma gücü üretir.

Fakat bir acı katlanılamayacak kadar şiddetliyse, zaten uzun sürmez.

“Devam etme istencin ölür.”

Ya kendisini bitirir ya da seni.

Pilim yüzde 34. Hayat enerjimi söylemek istemiyorum…

***

Hava biraz soğudu, hafiften yağmur başladı. Tabiat ıslanıyor, her manada… Hafif keskin, ekşi bir koku yükseliyor. İnsanı kendine getiren cinsten.

Bu yazdığım şeyin fazla ‘Ertu’ olduğunu fark ediyorum.

Bağlamından kopmuş, savruluyor. Nerede başladığını, nereye gideceğini ve nasıl biteceğini bilmiyor.

Bir dönem Kıbrıs Postası’nda, gazeteci Rasıh Reşat ile çalışmıştım. Kelimelerle dans etmeyi bilen bir insan. Yazdığım haberlerle ilgili şöyle bir eleştiri yapmıştı: “Word sayfasını bir tuval, klavyeyi bir fırça gibi kullan. Çizdiğin şeye tekrar tekrar bak, rötuşlar çok önemlidir.”

Sanırım bu cümleyi sevmiştim ama uygulamaya pek koyamıyorum. Özellikle de bu yazdığım şeyde.

Her neyse…

Tüm bu savrulmuş hal, yaşadığım topraklardaki sistemin bir sonucu olabilir mi diye de düşünüyordum…

‘Devlet’ denilen şeyin, en az bu yazı kadar bağlamından kopartıldığı bir dünyada yaşıyoruz.

Devletin insan için değil, insanın devlet için var olduğu bir düzen. Bu yüzden ‘devletsiz yapamam’ fikri, benim için geçerli değil.

Ancak ölü bir devlette doğmak, yaşamı ne kadar gerçekçi kılar?

Ya da bu ölülük hali, kimileri tarafından nasıl bu kadar normalleştirilebilir?

Ölü bir yapının içinde yaşamak, ölü gibi düşünmeyi mi doğurur?

Yine Stoacılara dönecek olursak; seçimlerimiz, yargılarımız, niyetlerimiz gibi şeylerin iyi ya da kötü olması, onun bizim kontrolümüzde olup olmamasıyla ilgilidir.

‘KKTC’nin egemenliğinin olmaması, kendi kararlarını alamaması, sürekli dış iradeye bağlı olması…

Sanki pek de bizim kontrolümüzde değil gibi.

Stoacı gözle bakıldığında, bu yapı “Ölü doğmuş bir devlet.”

Çünkü bu yapı ahlaki bir özne olabilecek koşullara hiç sahip olmadı.

Ölülük halinin normalleştirilmesine değinecek olursak; yine Stoacılar için toplum, sadece aynı yerde yaşayanlar değil, ortak bir akıldır. Hatta hemen her metinlerinde kullandıkları o kelimedir: Erdemli.

Bir toplum itiraz etmiyorsa, yanlış olanı “kader” sanıyorsa, kendi iradesini askıya almışsa – bana göre değil, Stoacılara göre - fiziksel olarak hayatta, ahlaki olarak ölüdür.

Bu bir hakaret değil. Bu bir ahlaki durum tespiti.

Bence bu ölülük hali, yorgunluktan geliyor…

“Devlet ölü” gerçeği ile “O hâlde düşünmenin, itirazın, özne olmanın anlamı yok” fikri aynı şey değil.

Seneca’nın “Korkulması gereken ölüm değil, ölüm düşüncesidir... Uzun olan her acı katlanılabilir, katlanılamayan ise zaten kısadır” sözünü hatırla.

Mevcut yapıda yaşanan her şey, uzatılmış bir acı hâli.

Bu acı ya gerçekten katlanılabilir ve insanı erdemli kılacak bir sınavdır ya da insanlar, katlanmayı seçtikleri için bu acı uzuyordur.

Ölüm değil, ölüm fikriyle yaşamak toplumu çökertiyor…

Bu yapı, devam etme istencimizi öldürüyor…

Pilim de, enerjim de bitti.

Mutlu pazarlar.


f25ed5f8-827c-4a4c-864f-ccf9b164e027.jpg

'O' mekan olmasa da, yakınlardaki bir diğer favorim.

Bu yazı toplam 1004 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar