
Deniz Besim ile söyleşi: Gençlik, kültür ve iki ülke arasında bir yolculuk
Bence hayatın normlarının biraz daha dışına çıkabiliriz; daha farklı yaşamlara daha sıcak bakılabilir
Deniz Besim*
[email protected]
Deniz Besim ile gençlik, kültür ve iki ülke arasında yolculuk üzerine bir söyleşi
*Deniz Besim, Kıbrıs’a altı yedi aylıkken gelen, piyanoyla annesinin ve abisinin ders saatlerinde tanışan ve altı yaşında kendi derslerine başlayan bir müzisyen. Üç yıldır Paris’te yaşıyor; bu yıl yüksek lisansının son senesinde. Onunla iki ülke arasında kurulan bir hayatı, Z kuşağına yapıştırılan etiketleri, “su küçüğün söz büyüğün” deyişinin gölgesini ve dönülecek bir memleketin olup olmadığını konuştuk.
“Dinlemelerini. Nokta.”
Önce seni tanıyalım: Piyano hayatına nasıl girdi? “Ben bu yolda ilerlemek istiyorum” dediğin bir an oldu mu?
Ailem o zamanlar Ankara’daydı; annem çocukları alıp Kıbrıs’a yerleşti. Ankara’da çok yakın bir hocası vardı, ona “Kıbrıs’a gittiğinde mutlaka bu iki kişiyi ara” demiş: Ayhan Kaşıf ve Yılmaz Taner. İkisi de birbirinin çok yakın arkadaşı. Annemle abim Yılmaz Hoca’yla tanışmaya gittiklerinde ders almaya başladılar, ben de o derslere onlarla gidiyordum.
Buraya geldiğimde altı yedi aylıktım; yani o derslere gide gele büyüdüm. Sürekli piyano dinliyordum ve bende de bir kulak alışkanlığı, bir ilgi oluşmaya başladı. Ders sırasında ben de yanaşıp çalmaya çalışıyordum; annemin çaldığı parçaları kulaktan çıkarıp evde çalıyordum. Kendi çapımda projeler yapıyordum – bir elimde melodika, bir elimde piyano. Çok küçük olduğum için Yılmaz Hoca “Biraz daha bekleyelim” dedi; genellikle okuma yazmaya başlandığı dönemde nota okumaya başlamak önerilir, o da o zamanı bekliyordu. Ama çok istekliydim, kıramadı ve altı yaşında ondan ders almaya başladım.
Kıbrıs’tan Fransa’ya gitmek senin için nasıl bir geçişti? Oraya vardığında, burada çok normal sandığın ama aslında normal olmadığını fark ettiğin şeyler oldu mu?
Ben her zaman Paris’e gitmeyi çok istedim. Annem bir dönem bir Avrupa Birliği projesi almıştı, bir aylığına; biz de ailece onu bir haftalığına ziyarete gitmiştik. Çok küçüktüm ve orayı gördükten sonra tüm çocukluğumu “Keşke Paris’te yaşasam, keşke Fransa’da yaşasam” diye geçirdim.
İki ülke arasında benim için asıl farklı olan şey konser kültürü. Annem beni çocukken her türlü etkinliğe, konsere, sergi açılışına götürürdü; ben bununla büyüdüm. Evde bile etkinlikler yapardık, kıyafet ve kostüm işleri çıkarırdık. Ama burada bunlar çok azmış – onu orada gördüm. Paris’e gittiğimde her gün katılabileceğim yüzlerce etkinlik vardı. Açıp baktığımda yüzlerce sergi, yüzlerce film; şu anda vizyonda olmayan, yıllar öncesinin filmlerini, siyah beyaz filmleri gösteren yerler var. Bunun dışında çok farklı konser çeşitleri, gidip katılabileceğiniz açık mikrofon konserleri, şiir ve kitap okuma buluşmaları... Bunlar bana çok farklı geldi. Oradaki sanat kültürünün içinde kayboldum açıkçası.
Üçüncü senen. Orada yaşamak ve eğitim almak Kıbrıs’a bakışını değiştirdi mi?
Çok değiştirdi. Açıkçası ben her zaman gözüm dışarıda büyüdüm: “Bir an önce çıkayım, bir an önce gideyim” diye bakıyordum hayata. Gittiğimde de burayı hiç aramadım, kesinlikle. Tatillerde de çok gelmiyordum. İlk senemde arkadaşlarım gibi üç ay buraya dönmeyi denedim ve neredeyse depresyona girip geri dönüyordum. Annem “Kızım, sen artık üç ay buraya gelemezsin” dedi.
Ama dönüp baktığımda – olgunlaşmanın verdiği bir şey mi bilmiyorum – artık evimi Paris olarak görüyorum, yine de içimde bir şey burayı taşıyor. Ruhumda hissediyorum ve çalıştığım eserlerde de mutlaka Kıbrıs’tan, Türk kültüründen bir parça taşımaya çalışıyorum. Özlem duyuyorum aslında. Farkındalık olarak da şu var: Burada ne yapıp yapamayacağımı en azından biliyorum, orada hangi imkânlarımın olduğunu biliyorum. İkisini artık çok iyi ayırt edebiliyorum; nerede ne yapmak istediğimi şu anda daha iyi biliyorum.
Sence bu “Z kuşağı” denilen insanlar kimler? Kendini bu tanımın içinde buluyor musun? Sizin kuşağı anlatmak için kullanılan “sabırsız, dijital, özgürlükçü, otoriteyi sorgulayan, çabuk sıkılan” gibi tanımlar sana ne kadar doğru geliyor?
Kendimi Z kuşağı olarak tanımlayabilirim – ama dijital anlamda değil, dijital ortamlarla çok iyi bir iletişimim yok maalesef. Özgürlükçü ve otoriteyi sorgulayan biri olarak kendimi tanımlayabilirim. Yenilikçi, farklı düşünen, geleneğin dışına çıkmak isteyen – kesinlikle.
Peki sence bizim kuşağın sizinki hakkında en yanlış bildiği şey nedir? Bu haksız etiket nereden kaynaklanıyor?
Belki bizi tembel zannediyorlar. Ama aslında oturduğumuz yerden birçok işi halledebilecek kapasitedeyiz ve kafamızda çok şey dönüyor. Tembel değiliz yani. Bu etiketin geleneklerden kaynaklandığını düşünüyorum. Yaş itibarıyla bizden büyük ve daha deneyimli oldukları için “Bunlar çalışmıyor, bunlar çok farklı düşünüyor, bu kişi hayal dünyasında yaşıyor” diyorlar. Bir de yaşlılığa saygı meselesi var: Tabii ki saygı duymamız lazım ama büyük birinin lafının üstüne bir şey demek ayıp görülüyor.
“Su küçüğün, söz büyüğün” diye bir deyiş var. Sen bu sözü duyunca ne hissediyorsun? Gerçekten gençlerin sözünün geçtiği bir yer mi burası?
Ben büyüklerin sözlerinin dinlenmesini, dikkate alınmasını kesinlikle destekliyorum. Ama bu, onların dediği olacak demek değildir. Onların söylediğini bir “statement” olarak alıp bir yere koyup düşünmemiz, üzerinde çalışmamız, kendi düşüncelerimizi geliştirmemiz ve ondan sonra bunu hayatımda kullanacak mıyım, böyle bir karar verecek miyim – onu daha sonra kendim çözmem lazım bence.
Bizdeki problem şu: Büyüğün lafının üstüne başka bir şey söylenmez. Böyle bir toplumda yaşadığınızda da genç olarak “O daha gençtir, o daha hayal dünyasında yaşıyor” diyorlar. Bana bu çok geliyor. O yüzden gençlerin daha çok dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum; yeterince dinlenilmediğini ve söylediklerimizin gerçekçi bulunmadığını düşünüyorum açıkçası. Bazen de şu oluyor: Fikrinizi soruyorlar ama o kişi zaten kendi dediğinin doğru olduğunu düşünüyor ve bundan sapmayacak. Ya da sizin söylediğiniz şey ona doğru geliyorsa bile, kendisi büyük olduğu için onu zaten çoktan söylemiştir ve fikrini değiştirmeyecektir.
Saygıyla itaat arasında çok ince bir sınır var. Bu sınır sence nerededir?
Birinin hayatına müdahale edilmedikçe saygı çerçevesinde kalınabilir. Ama eğer sizin hayatınızı etkileyecek seçimler yapmak durumunda kalıyorsanız, o zaman bu itaat olur. “Katılmıyorum. Senin düşünceni anlıyorum, alıp ben de düşüneceğim, bir seçenek olarak değerlendireceğim. Ama ben başka bir şey düşünüyorum” deyip onu seçebiliyorsanız, o zaman süper. Ama “Aman kırarım, aman büyüğümdür, aman bana şöyle yardımcı olmuştu” deyip istemeden onun dediğini yapıyorsanız, evet, o zaman itaat edilmiş oluyor bence.
Arkadaşlarımı düşündüğümde de şu oluyor: “Katılmıyorum” diyebilenlere ilk başta bu ayıp gibi geliyor, evde bir kaos çıkıyor. Sonra “Tamam ya, bu kız da böyle, bu oğlan da böyle” deyip herkes kendi yoluna gidiyor. Bence bir süre sonra o şey kırılıyor.
Bir abin var. Aynı evde büyüyen iki gençsiniz. Onun hareket alanıyla seninkinin aynı olduğunu düşünüyor musun? Onun yapabildiği ama senin yaparken daha fazla açıklama yapmak, izin almak zorunda kaldığın şeyler oldu mu?
Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum. Ailem modern görüşlü, çağdaş bir aile olsa da geleneğin verdiği bir “Kız çocuk, aman dikkat edelim” var. Bu, ailemin bana güvensizliğinden değil, dışarıya olan güvensizlikten kaynaklanıyor – yani sosyal yapıdan. Bir de şunu eklemeliyim: Abimle çok farklı iki karakteriz. O daha evcimen, ailesine daha bağlı; ben ise “Dışarı çıkayım, oraya gideyim, bunu çizeyim, bunu çalayım” diyen biriyim. Ailem iki ayrı çocuk deneyimliyor; tabii ki kısıtlamalar da farklı oluyor.
Sence sizin kuşak anne babanızın kuşağından daha mı özgür? Yoksa sadece kuralların dili mi değişti?
Ben bizim kuşağın özgür olup olmadığından pek emin değilim. Daha özgürmüş gibi görünebiliyoruz ama sanki değiliz. Bir kere teknolojinin verdiği bir “ev hapsi” var bizde. Evet, dijital ortamda çok fazla yere açılabiliyoruz, çok özgür olabiliyoruz; ama sonra kısıtlamalar başlıyor. Covid dönemini yaşadık: Bir odanın içinden farklı dünyalara girdik ama kapalıydık.
Annemle babamın üniversite yıllarını düşünüyorum; anlattıklarına göre çok geziyorlarmış, arabayı alıp uzun yolculuklara çıkıyorlarmış. Aslında üniversitedeyken aileleriyle çok da bağlantıları yoktu, çünkü telefon çok kısıtlıydı. O yüzden kendi hayatlarını kendi özgür iradeleriyle yaşıyorlardı. Şimdi ise bir anda telefondan size ulaşılıp bir yemek masasında özgürlüğünüz kısıtlanabiliyor. Bu iş için de geçerli: Hastaneden arayıp çağırabiliyorlar ya da “Şu dosyada şurası eksik” diye mesaj atabiliyorlar. Onların döneminde iş iş zamanındaydı, gezme gezme zamanında. Kimse kimseyi kısıtlamıyordu; olduğunuz yerde anı yaşıyordunuz, geleceği düşünmüyordunuz. O anlamda onların daha özgür olduğunu düşünüyorum. Biz daha özgür gibi görünebiliriz ama duvarlar var.
Fransa’ya gittiğinde kendini daha genç mi yoksa daha yetişkin mi hissettin? Bir genç kadın olarak hareket alanında bir değişiklik hissettin mi?
Ben her zaman kendimi çok olgun hissettim; sanki hep yaşımın üstündeymişim ya da öyle olmak istiyormuşum gibi. O yüzden Paris’te gerçekten olgun bir genç kadın olduğumu hissettim. Kesinlikle.
Bir taraftan gençlere “Gidin, okuyun, dünyayı görün” diyoruz; öte taraftan “Geri dönün, bu memlekete sahip çıkın” diyoruz. Sence biz size dönebileceğiniz bir memleket hazırlıyor muyuz, yoksa bırakıyor muyuz?
Bu ikilemi ben çok yaşıyorum, özellikle son zamanlarda; çünkü bu sene yüksek lisansımın son senesi. İki durum var: Ya Avrupa’da kalacağım ve kendime başka bir yol çizeceğim ya da buraya döneceğim. Bu soruyu bana her gittiğim yerde soruyorlar: “Buraya gelip bir şey yapmak istemiyor musun?” Evet, istiyorum; tabii ki ülkeme katkı koymak, yeni şeyler yapmak istiyorum. Fakat bunu yapabileceğimiz bir ortamın olduğunu düşünmüyorum. Bir şey yapmaya çalıştığımızda arkamızda duracak insanların olacağını da, saygı duyulacağını da düşünmüyorum. O yüzden buraya temelli dönmektense Avrupa’da kalıp bir ayağımın burada olmasını tercih ediyorum.
Peki o bir ayağın burada kalabilmesi için nelerin değişmesini isterdin?
Her şekilde bir ayağım burada kalacaktır. Ama ne daha iyi olabilirdi? Bir kere halkın da bir şeyler yapmak için istekli olması. Bizim halkımızda heyecan yok. Geçen gün arkadaşlarımla buluştuğumuzda tam da bunu konuştuk: Bir konserde zar zor el çırpılıyor. Gece kulüplerine ben Kıbrıs’ta hiç gitmedim, çünkü gitmek istemiyorum – insanlar müzik çalarken masalarda ayakta durup içki içmeyi, birbirlerine bakmayı ya da sohbet etmeyi tercih ediyorlar. Bu bile bir göstergesi bence.
Bir şey yapmak için bir istek göstergesi yok; olanlar çok az. Olanların da bir süre sonra isteği ve heyecanı aşağıya iniyor, ya yaşayamıyorlar ya da başka bir şey yapmak zorunda kalıyorlar. Mesela Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası sezon boyunca ayda bir konser veriyor; Bellapais’te müzik festivalleri var, bir sürü konser yapılıyor. Fakat salonlar boş. Bu kadar güzel bir imkân var ve boş. Halk daha istekli olsa, belki bizim de bir şey yapmak için daha çok isteğimiz olur diye düşünüyorum.
Bizim kuşağa – Y kuşağına, baby boomers’a, annene, ninene – bir şey söyleme hakkın olsaydı ne söylerdin? Neyi yapmayı bırakmamızı ya da neyi yapmaya başlamamızı isterdin?
Dinlemelerini. Nokta. Dinlemelerini. Çünkü ben de ilk başta anneme ve babama sadece “anne” ve “baba” olarak bakıyordum. Ama bu sene durup baktığımda diyorum ki: “Aslında o da bir insan. O da bu hayatı ilk defa yaşıyor.” Yine aynı noktaya geliyoruz: Bizden büyük oldukları ve çok yaşanmışlıkları olduğu için sanki her şeyi çok iyi biliyorlar; sanki onların sözü dışında bir şey yapsak başımıza kötü bir şey gelecekmiş gibi hissediyoruz. Tabii ki bazı konularda onları dinlememiz lazım, “Sakın dinlemeyin” demiyorum. Ama o da hata yapabilir, ben de hata yapabilirim. Dinleyip birbirimizi gerçekten anlasak ve konuşsak, bence her şey çok daha kolay olacak. Hepimiz için.
Bazen de şöyle diyorum: “Keşke annemle o zamanlar anne–çocuk değil de arkadaş olsaydık.” Şimdi arkadaş gibi bir anne–kız ilişkimiz var; çoğu vaktimizi birlikte geçirdik, sosyal olarak da birlikte çıkarız.
Son olarak: Bizden neyi devralmak istemezsiniz?
Sizin kuşağınızda şöyle bir şey var gibi geliyor bana: Bir yere kurulup orada kalmak, bunun dışına çıkamamak. İşin olacak, evlenmen gerekecek, çocuğun olacak, para kazanman lazım, bir yerde hayat kurman lazım. Hayat böyle kurallar çerçevesinde çok ilerliyor gibi geliyor bana. Bence hayatın normlarının biraz daha dışına çıkabiliriz; daha farklı yaşamlara daha sıcak bakılabilir. Yani devralmak istemediğim şey, alternatiflere kapalı olmak – daha pozitif söyleyeyim: “Alternatiflere açık olmak” diyelim. Ama Y kuşağının eğlence anlayışını çok seviyorum; bence çok saf ve mükemmel.
Not: Söyleşi, ses kaydı çözümü esas alınarak düzenlenmiş; konuşma dili, anlam korunarak yazı diline uyarlanmıştır.





























