1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Aliye Özsoylu: Gelelim Evkaf’ın Su Meselesine
Aliye Özsoylu: Gelelim Evkaf’ın Su Meselesine

Aliye Özsoylu: Gelelim Evkaf’ın Su Meselesine

Ben bırakıyorum, bazen o yaranın gün be gün daha iyiye gidip bağladığı kabuğa bakıyorum. Hoşuma gidiyor çünkü gerçek. Hoşuma gidiyor çünkü düzeni bozuyor. Hoşuma gidiyor çünkü orada, üstü kapatılmamış, es geçilmemiş, görünüyor.

A+A-

Aliye Özsoylu
[email protected]

Gelelim Evkaf’ın Su Meselesine

Kusurlar ve bu kusurların sahip olduğu gücün farkında mıyız? Çoğu insan önce kendine odaklanmaktan çok başkasınınki ile ilgileniyor ve ne yazık ki şu yanılgıya düşüyor. “Ben mükemmelim”. Değilsin, hiçbirimiz değiliz. Hepimiz eksiğiz aslında ve bununla da ne kadar gerçek olduğumuzu kanıtlıyoruz. Tamamlanmayı bekliyoruz. Bunun aksinde ısrar ederek yaşamaya çalışmak bile bile lades olur. Yorar, üzer, kırar, döker ve sonunda kendini kandırmış olduğunla kalırsın. Kusurluyuz ve bunun ne kadar biricik birşey olduğunun farkına varmalıyız. Tıpkı parmak izimiz gibi. Önce kendimizden başlayıp, sonra da bu kusurlarla yine de sizi her türlü arenada savunacak insanlarla devam etmelisiniz. Biriktirmeliyiz, kaldığımız yerden…

Arabanın arka koltuğunda birlikte şarkıya eşlik ederken aniden çok sevdiğiniz, üzerine titrediğiniz, hep iyi olsun diye kaygılandığınız bir çocuktan “senin gibi olmak istiyorum, sen kusursuz bir insansın” cümlesini duysanız vereceğiniz cevap ne olurdu? Tabi ki de içeride bir yerlerde şımararak ve yüzünüzde kocaman bir gülümseme ile “teşekkür ederim” derdiniz. Bu büyük cümle ve hayranlık karşısında, üstelik de özendiğin biri tarafından örnek alınmanın verdiği göklerde olma hissini yaşardınız. Ama gerçek bu mu? Çok azımız bu duyguyu kontrol edip farkındalık yaratmaya çalışır; “aslında ben mükemmel değilim, kimse değil, sen de olmayacaksın, hepimizin hataları var ve senin de olacak, seni de bir gün bunu söylerken duymayı çok isterim ve ben de tabi ki yanında olacağım” demek gerekir. Çünkü gerçek budur. Ne olursa olsun ve kim olursa olsun bu bilinçle büyümek, büyütmek, beraber üstlenmek kendimize yaptığımız en büyük iyiliklerden biridir. Hangimiz iyiyiz peki? Ne kadar kalabiliyoruz ya da? Düşünce aldığın bir diz yarasının kendiliğinden iyileşmesini bekliyor muyuz? Zaman veriyor muyuz buna? Yoksa hemen bir ilaç sürüp anında bir bantla gözümüze gözükmesin diye üzerini mi kapatıyoruz? Ben bırakıyorum, bazen o yaranın gün be gün daha iyiye gidip bağladığı kabuğa bakıyorum. Hoşuma gidiyor çünkü gerçek. Hoşuma gidiyor çünkü düzeni bozuyor. Hoşuma gidiyor çünkü orada, üstü kapatılmamış, es geçilmemiş, görünüyor.

Hatalarımız karşısında yeterince cesaretli miyiz? Ana dilimiz dışında kalan diğer dillerin insanıyla iletişim kurmaya çalışırken yaşanılan ikilemi hatırlayalım. Yeni İngilizce öğrenen bir ortaokul çocuğunun kendinden yaşça büyük bir İngiliz ile ilk karşılaştığında kurmaya çalıştığı o diyalogta, aynı anda zihninde dönen “doğru zaman dilimini mi kullanıyorum? Present tense miydi?” gibi geçen soruların cevabının eğitim kalitesinde ve mükemmel olması gerekmediğini konuşmaya başlayınca anlaması gibi. Hata yaptığında bile karşı tarafın “rahat ol, biz bile kendi dilimizi bu kadar iyi konuşmaya çalışmıyoruz” cevabı gibi. Çünkü konuşma dili hiçbir zaman bu kadar stabil değildir ve o pürüz olarak algılanan şey muhatabı tarafından düzeltilmediğinde bunun ne kadar da doğal bir şey olduğu anlaşılır. Akar ve gider. O çocuk artık “hatalı konuşur muyum” endişesini unutur. Anlaşabilmenin ve anlatabilmenin doğru bir gramer ile değil yerinde kullanılan kelimeler ve tavırlarla olduğunu kavradığı an rahatlar. Sonra da döner kalabalık bir masada yaşı küçük olsa dahi inandığı şeye ve sevdiğine ne pahasına olursa olsun, o kalabalığa aldırmadan sahip çıkar, başı dik bir şekilde, ısrarla aynı şeyi söylemeye devam eder ve yetişkinlere o kız çocuğu cesaretinin ne demek olduğunu öğretir. Gürültülü bir şekilde, gizlemek zorunda kalmadan, içinden gelerek kimi daha çok sevdiğini aldırış etmeden dile getiren o kız çocuğunun gücünü kim istemez ki? İstenir, hem de nasıl…

“Ayıp sana”, “Yakışmıyor”, “Hiç Yeri Değil” cümleleri kaç kez durdurdu bizi? Yazılı kanun gibi karşımıza çıkan o elalem; hadsiz, yersiz ve tatsız. Yolda giderken kolumuza taktıklarımız, ilerlerken vazgeçmediklerimiz ile maceradayken, o inişli çıkışlı heyecan sadece yoldakini ilgilendirir. Kime ne? Anormal olmaya çalışmak; kabul görmek için çokluğun yarattığı o baskıyı umursamadan yürüyüp gitmek kadar değerli değil. Tek bir ses, renk ya da nefes var olmak için yeterli değil. Bu yüzdendir ki sırf toplum normlarına uymak için kendin olmaktan vazgeçmek normalleşmek değil. Kim dedi diye, kim istedi diye, kim selam vermiyor diye bu istemsizce olma hali devam etsin ki? Bülent Ortaçgil’in o meşhur şarkısındaki dile getirdiği gibi; “Biri anlatsın hemen, nedir bu normal?”

Çıkarın renklerinizi, tutmayın içinizde, rahatsız olunacaksa o kusurlardan bu sizin konunuz değil, rahatsız olanın kendi ile halletmesi gereken bir meseledir. Hak ediyoruz kendimiz olurken birlikte yaşamayı, becermek zorundayız birbirimize katlanmayı. Tam da yeri gelmişken, tam da sırasıyken atmalı adımları.

Kaç kez kullandık “kusura bakma” sözcüğünü? Defaten aynı noktadan mı burkuldu yoksa bir kereye mahsus mu tökezlendi? Kusura bakma; “özür dilerim” kelimesinin dillere pelesenk olmuş muadilidir. Neticede bir kusur işlenmiştir ve telafisi de ona bakmamaktır, görmezden gelmektir. Öyle midir gerçekten? Kusurun sahibi karşıdaki değilse onun adına düşünmek de, hafifletmek de kusuru işleyenin alanı değildir. Ama kusur kendinizseniz ve oradaysanız işte o zaman nasıl duracağınızı da siz belirlersiniz. Çünkü kimi zaman varlığınız bile birileri için kusur sayılır ve orada kalmak istemezsiniz. “Kusura bakmayın sanırım yanlış geldim”, “kusura bakmayın ama burası benim yerim”, “kusura bakmayın, geçebilir miyim?”, “Kusura bakmayın ama benim sıram”. Çok tanıdık ve bir o kadar da yabancıya dert anlatan cümleler bunlar. Halbuki, yanlış gelmediniz, orası sizin yeriniz, önünüzü kesene hafif bir başkaldırı teması ile, izin istemeden yolunuzda yürüyebilirsiniz ve evet şimdi sizin sıranız.

Yapılması gerekenler, aman ha konuşulmasın diye sürekli yok sayılanlar, sadece kendi iç huzurunu sürekli kılmak için koca bir toplumu yok sayan içi boş söylemler, hep ama hep en gürültülü sesi çıkaran o meşhur, alışılagelmiş kalıplar. Bağıra bağıra dile getirmek varken, kusur diye gizliden yerin dibine gömülmeye çalışılanlar, tüketilmiş zamanlar ve çürütülmüş beyinler. Bunların hepsi bir kelime mi gerçekten? Kusur…Yıllardır başarıları sürekli hale gelen kadın voleybol takımının, sporcu kimlikleri yerine bacaklarının konuşulmaya çalışıldığı zihniyete inat her seferinde kupayla evine dönerken iki büklüm oturtulmalarına rağmen ışıkları gölgelenemeyen o güç gibi mi? Bayat ve eskimiş bir komiklikle değil de yeni bir dil ile herkes tarafından bilinen gerçekleri yüze vurulan bir mizah yoluyla aktaran komedyen gibi mi? İki erkek karşılıklı 9/8lik dans ediyor diye müstehcen bulunan klip gibi mi? Yoksa aynı sanatçının kaleminden farklı bir şarkıda geçen şarkı sözlerinin toplum ahlakına aykırı bulunarak yargılanması gibi mi? Kendi ülkesinde, sahne kıyafetleri açık seçik, dansları hayasızca hareketler olarak etiketlenip yargılanan müzik grubunun pırıltılı kızlarının herşeye rağmen hayallerini gerçekleştirmeye devam edip global sahnelerde, daha da büyük kitlelere dokunup inadına parlamaya etmesi gibi mi? Her devrin çocukları kendi oyununu kurar, bozuk plaklar düzelir, benzer teraneler rafa kaldırılır. Bırakın çalsın o şarkılar, görünsün o kusurlar. O zaman iyi ki varlar.

Bu haber toplam 230 defa okunmuştur
Gaile 532. Sayısı

Gaile 532. Sayısı