
Ahmet Sucubaşı: Çözümü Beklerken
Kendi çalışma ve yaşam koşullarımızla ilgili kararlara bugün müdahale edemiyorsak ülkenin geleceğinde kendiliğimizden güçlü bir taraf hâline gelmeyeceğiz.
Ahmet Sucubaşı*
[email protected]
Çözümü Beklerken
Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü, bizim kuşağımız için içine doğduğumuz hayatın bir parçasıydı. Adayı ikiye bölen olayları öğrenmeden çok önce, iki halkı birbirinden ayıran bir sınırın var olduğunu biliyorduk. Kıbrıs sorunu denen bir mesele olduğunu, yıllardır çözülemediğini duyarak büyüdük. Bir gün çözüleceğini söyleyenler de vardı, hiç çözülmeyeceğine inananlar da; birleşmeyi isteyenler de, ayrılığı savunanlar da. Aile sohbetlerinde, televizyon haberlerinde, okulda bize verilen resmî tarih anlatısında hep karşımıza çıktı bu mesele. Aklımız ermeye başladıkça seçimlerin ve siyasi tartışmaların da değişmeyen gündemi olduğunu gördük. Görüşmeler başladı, kesildi, yeniden başladı; liderler değişti. Umutlar yükseldi, ardından bildik hayal kırıklıkları geldi.
On yıllardır süren bu belirsizliğin sonunda Kıbrıs sorununun çözülebileceğine inananların azalması şaşırtıcı değil. Ne var ki çözümden umut kesmek, zamanla bugün değiştirebileceğimiz şeylerden de umut kesmeye dönüşüyor. Çalışma koşullarından hayat pahalılığına, kamusal eğitim ve sağlık gibi haklarımızın piyasaya peşkeş çekilmesine kadar neyi konuşsak aynı söz çıkıyor karşımıza: “Kıbrıs sorunu çözülmeden hiçbir şey çözülmez.” Kuzeyin Türkiye’ye bağımlılığı hayatımızı böylesine kuşatmışken bu söz kulağa makul gelebiliyor. Fakat haklarımız için mücadele etmeyi belirsiz bir tarihte imzalanacak anlaşmanın sonrasına bıraktığımızda, bugünün sorumluluğunu da üzerimizden atmış oluyoruz. Üstelik o anlaşmanın kimlerin çıkarlarına göre şekilleneceğini yeterince sorgulamıyoruz.
Bunda, çözümden bu kadar söz ederken sorunun kendisini yeterince tartışmamamızın da payı var. Kıbrıs sorunu iki liderin anlaşmazlığından ibaretse yapılabilecek en önemli şey, görüşmelerin yeniden başlamasını beklemek olur. Sorunu iki halk arasındaki düşmanlığa indirgediğimizde bu düşmanlığın nasıl üretildiğini, yalnızca dış güçlerin oyunu olarak gördüğümüzde ise onlarla işbirliği yapan yerli egemenlerin rolünü gözden kaçırırız. Oysa bu açıklamaların her biri gerçeğin bir yanına işaret etse de birbirinden bağımsız değil. Kıbrıs’ın bölünmesini anlamak için emperyalist müdahaleleri, yerli egemen sınıfların çıkarlarını, bunların şoven siyasetlerle ilişkisini ve bu siyasetlerin halklar arasında açtığı derin yaraları birlikte değerlendirmek gerekiyor.
İngiliz sömürgeciliği altında gelişen kapitalist ilişkiler adanın toplumsal yapısını değiştirirken Kıbrıslı Elen burjuvazisiyle Kıbrıslı Türk Yukarı Sınıfı’nın çıkarları farklı doğrultularda şekillendi. Enosis ve Taksim de bu ayrışmanın şoven siyasetteki karşılıkları hâline geldi. Britanya ve ardından ABD emperyalizmi, Doğu Akdeniz’deki hâkimiyetlerini korumak için toplumlar arasındaki çatışmalardan yararlandı. Yerli egemenler ise kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarını güvenceye almak amacıyla emperyalist müdahalelerle işbirliğine yöneldi. Aralarında çelişkiler bulunması, emperyalizmin bölünmedeki belirleyici rolünü ortadan kaldırmıyordu. ABD’nin Acheson Planı’yla güvence altına almak istediği NATO hâkimiyeti, 1974’te askerî müdahalelerle yeni bir aşamaya taşındı. ABD öncülüğündeki NATO’nun güdümünde bulunan faşist Yunan cuntası 15 Temmuz’da darbe yaptı; beş gün sonra yine NATO güdümündeki Türkiye ordusu adaya çıkarma yaptı. Türkiye’nin müdahalesi 14 Ağustos’ta kuzeyin fiilî işgaline dönüşerek bölünmüşlüğü kalıcılaştırdı. Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri adanın geleceğini kendi çıkarlarına göre şekillendirirken iki halkın emekçileri, kendi ülkelerinin kaderini tayin etme hakkından mahrum bırakıldı.
Bugün de bölünmüşlüğün emperyalist hâkimiyetle ilişkisini adanın iki yanında görüyoruz. Kuzey, Türkiye’nin askerî işgali altında tutulurken Ankara’nın siyasi ve ekonomik dayatmaları yerli işbirlikçiler eliyle toplumsal hayatın her alanına taşınıyor. Güneyde Kıbrıs Cumhuriyeti egemenleri, AB emperyalizminin ekonomik hâkimiyeti altında hareket ediyor. Türkiye’nin kuzeydeki askerî varlığını gerekçe gösteren şoven bir güvenlik siyasetiyle ABD ve diğer NATO güçleriyle işbirliğini derinleştirip limanlarını ve askerî tesislerini yabancı güçlerin kullanımına açıyor. Britanya da Ağrotur ve Dikelya’daki egemen üslerini Ortadoğu’ya yönelik askerî faaliyetlerin merkezlerinden biri olarak kullanıyor. Bu üslerden Suriye ve Yemen’e yönelik hava harekâtları gerçekleştirildi; Filistin halkına yönelik soykırım sırasında Gazze üzerinde İngiliz gözetleme uçuşları yapıldı. Ada, emperyalizm açısından Doğu Akdeniz’i denetlemeye ve Ortadoğu’ya müdahale etmeye elverişli bir ileri karakol. Bölünmüşlüğün sürmesi de bu hâkimiyete hizmet ediyor.
Bu düzen yalnızca yabancı ordularla ayakta kalmıyor. Kuzeyde Ankara’nın neoliberal reçetelerini uygulayan hükümetler kamusal alanları sermayeye açarken Türkiye burjuvazisinin ve yerli işbirlikçi sermayedarların çıkarlarını koruyor. Güneydeki egemen sınıflar da emperyalist devletlerle geliştirdikleri ilişkiler aracılığıyla kendi sermaye çevrelerine yeni imkânlar yaratıyor. Birbirleriyle her konuda uzlaşmayan bu kesimler, emekçilerin sömürülmesi söz konusu olduğunda ortak bir sınıfsal zeminde buluşabiliyor. Şoven siyasetler ise iki halkı birbirinden korkutarak bütün bu ilişkilerin sorgulanmasını güçleştiriyor.
İşte Kıbrıs sorununun ne olduğu sorusu burada başka bir anlam kazanıyor. Emperyalistler açısından Kıbrıs, üzerinde askerî ve siyasi hâkimiyet kurulacak stratejik bir coğrafya; yerli egemenler açısından bu ilişkilerden pay alınacak bir iktidar ve servet alanı. Oysa emekçiler için Kıbrıs, yaşadıkları, çalıştıkları, ürettikleri, geleceklerini kurmaya çalıştıkları bir yurt. Başkaları için askerî üs veya ekonomik çıkar alanı olan bu ada üzerinde kendi iradelerini kullanamıyorlar. Bağımsızlık Yolu’nun Kıbrıs sorununu halkların söz, yetki, karar ve iktidar sorunu olarak tanımlaması tam da bu karşıtlığa dayanıyor. Mesele, yalnızca adayı ayıran sınırın varlığı değil; burada yaşayanların kendi hayatlarını ve ülkelerinin geleceğini belirleyen kararların dışında bırakılması.
Sorunu böyle tanımladığımızda, çözümü kimlerden beklediğimiz de önem kazanıyor. Yarın egemenler kendi çıkarlarına uygun bir anlaşmada buluşup sınırları kaldırsalar bile emekçilerin hayatını belirleyen sömürü ilişkileri yerli yerinde kalacaktır. Kapitalizm Kıbrıs sorunu nedeniyle ortaya çıkmadığı gibi sadece Kıbrıs'a özgü de değildir. Geçim sıkıntısı, kamusal haklara yönelik neoliberal saldırılar ve işyerlerindeki sömürü, bu düzenin sorumlularının kendi aralarında varacağı anlaşmayla kendiliğinden sona ermeyecek. Birleşmeyi savunurken bağımsızlığı da savunmamızın, federasyonu savunurken kurulacak ülkede kimin sözünün geçeceğini sormamızın nedeni bu. Kendi çalışma ve yaşam koşullarımızla ilgili kararlara bugün müdahale edemiyorsak ülkenin geleceğinde kendiliğimizden güçlü bir taraf hâline gelmeyeceğiz.
“Kıbrıs sorunu çözülmeden hiçbir şey çözülmez” anlayışının asıl açmazı da burada. Çözümün koşullarını emekçiler lehine değiştirebilecek örgütlü gücün gelişeceği mücadeleleri çözümden sonraya erteliyoruz. Oysa emperyalist devletler, onların taşeronları ve adanın iki yanındaki burjuvazi beklemiyor; kamu kaynaklarını, yasaları ve siyasi kararları kendi çıkarlarına göre şekillendirmeyi sürdürüyorlar. Emekçilerin ücretleri, çalışma koşulları ve kamusal hakları için verdiği mücadeleler ise yalnızca bugünkü haklarımızla ilgili değil. Kendi hayatlarımızı ilgilendiren kararlara müdahale edebilecek bir güç oluşturmanın yolu da buradan geçiyor. Kıbrıs sorununu halkların iktidar sorunu olarak ele aldığımızda, eğitim, sağlık, barınma ve çalışma yaşamındaki hak mücadeleleriyle iki toplumlu, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayalı federasyon hedefini birbirinden ayrı düşünemeyiz. Gündelik mücadelelerde büyüyen örgütlü güç, federasyon mücadelesini de ileri taşıyacaktır. Federasyon hedefi ise bu mücadelelere birleşik ve bağımsız bir Kıbrıs doğrultusunda ortak bir siyasi yön kazandıracaktır.
Ne var ki ortak bir siyasi hedefe sahip olmak, o hedefe ulaşacak örgütlü gücün bir anda ortaya çıkacağı anlamına gelmiyor. Yıllardır “sonuç alınamaması”, bazen her şeyi bir hamlede değiştirmeyecek girişimleri anlamsız saymamıza yol açıyor. Böyle bir eylem yapılamayacaksa hiçbir şey yapılmamasını öğütleyen, geri çekilmeyi radikal bir tutum gibi sunan anlayış da dönemin bireyci ve postmodern havasından besleniyor. Oysa uzun soluklu mücadele, yalnızca zaferlerden oluşmuyor; yenilgilerden öğrenmeyi, gerektiğinde geri çekilmeyi, kazanılmış mevzileri korumayı ve birlikte mücadele edilen insanlarla bağı koparmamayı da gerektiriyor. Bir sonraki mücadeleye daha güçlü başlayabilmenin koşulları böyle oluşuyor. Her girişimi o gün alınan sonuçla ölçmek, emekçilerin örgütlü gücünün nasıl biriktiğini görmemizi engelliyor.
Dünyanın büyük emperyalist güçlerinin cirit attığı bu küçük adada böyle bir gücü yaratmak, önce kendi ada yarımızda hayatımızın öznesi olmakla, ardından Kıbrıslı Elen emekçilerle ve yakın coğrafyamızdaki halklarla dayanışmayı büyütmekle mümkün. İşyerinde, kampüste, sokakta kendi sözümüzü söyleyebildiğimiz; adanın iki yanındaki emek mücadelelerini ortaklaştırabildiğimiz ölçüde ülkenin geleceğinde de ağırlığımız olabilir. İki halkın birbiriyle dayanışarak mücadelelerini güçlendirmesi, birleşme ve bağımsızlık hedefinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Halklarının gerçekten kardeş olduğu birleşik bir Kıbrıs için yürütülen mücadele, emekçilerin kendi hayatlarının öznesi olma mücadelesinden bu yüzden ayrılamaz.
Bizim kuşağımıza düşen sorumluluk da burada başlıyor. Çözümsüzlüğün ve hayal kırıklığının içine doğduk; üstelik ortak çabayı değersizleştiren, bireysel kurtuluşu tek gerçekçi seçenek gibi sunan bir dönemde büyüdük. Böylesi bir dönemde, bizden önceki devrimci kuşakların bıraktığı mirası bir hatıraya dönüştürmek yerine ileri taşımak bizim elimizde. Kampüslerde, işyerlerinde, okullarda ve mahallelerde örgütlenmek; kazanılmış mevzileri koruyarak mücadeleyi büyütmek, adanın iki yanındaki emekçilerin gücünü ortaklaştırmak zorundayız. Çözümü bekleyerek geçen bir hayata razı olmak yerine, ülkemizin geleceğine kendi irademizle müdahale etmeliyiz. Emeğin Kıbrıs’ını bir gün bize sunulacak bir çözümden bekleyemeyiz; onu bugünden birlikte örgütlemeliyiz.
*Bağımsızlık Yolu Üyesi





























