1. YAZARLAR

  2. Çağıl Günalp

  3. Zincirlerimiz ve kaybettiklerimiz
Çağıl Günalp

Çağıl Günalp

Yazarın Tüm Yazıları >

Zincirlerimiz ve kaybettiklerimiz

A+A-

Amerikalı ünlü oyuncu ve yönetmen Sean Penn’in, Jon Krakauer'ın 1996 yılında yayımlanan kitabından uyarladığı Into the Wild isimli 2007 yapımı filmi, Christopher McCandless isimli gencin gerçek yaşamdaki hikâyesini beyazperdeye yansıtan önemli bir filmdir. Öykülemesi, Eddie Vedder’in müzikleri, sinematografisi, Emile Hirsch, Vince Vaughn ve Catherine Keener’in oyunculukları ile başyapıt sıfatını fazlası ile hak eden Into the Wild; aile, medeniyet, toplum, eğitim, doğa ve mutluluk kavramları arasında çok özel sorgulamalar yapar.

Sean Penn’in 148 dakikalık şaheseri üzerinden çok güçlü bir kapitalizm, eğitim eleştirisi yapılabilirken, film, aynı zamanda varoluşçuluk ile de ele alınabilecek güçlü bir hikâyenin, beyaz perdede beden bulmuş halidir.
Filmde, Emile Hirsch tarafından canlandırılan başkarakter Christopher McCandless, Amerika’nın saygın üniversitelerinden biri olarak kabul edilen Emory University’den mezun olduktan sonra sahip olduğu tüm parayı yardım kuruluşlarına bağışlayıp yolculuğa çıkar… Bu yolculuk tıpkı Homeros’un Odysseia’sındaki gibi “eve dönüş” yolculuğudur…

Filmde Christopher McCandless tarafından çıkılan yolculuk; varoluşçu felsefe ışığında anlatacak olursak, insanın kendisini yaratma yolculuğudur. Ev ise doğanın ta kendisidir…

Medeniyetten uzakta, Alaska’nın göbeğinde bir yaşamın peşine düşen Christopher McCandless’in yaşadıkları ve yeni bir yaşam uğruna “feda” ettikleri; aslında McCandless’in kendi kendini yaratma sürecidir, özgüven ve özgürlük arasındaki sarsılmaz bağ ile açıklanacak olaylardır… Filmde de gerek alt metinlerle, gerekse çeşitli edebiyatçılardan yapılan alıntılarla belirtildiği gibi; insanın yüzde 100 kontrol edebileceği tek şey zihnidir. İnsan; sorgulama, yargılama, reddetme, kabul etme, düşünme yetisine sahiptir ve günün sonunda kendi kendini yarattığından başka bir şey değildir.

Alaska’da terk edilmiş bir minibüs içerisinde, yaban hayatının ortasında yaşamaya başlayan Christopher McCandless, Alaska’da özgür ve mutludur. Çünkü McCandless mutluluğun eşyada saklı olmadığını, bunun bir medeniyet yalanı olduğunu idrak edecek yetkinliktedir. Christopher’e göre; mutluluk ve özgürlük, eşyadan veya başkalarından ziyade, yalnızlık ve yalnızlığın getirdiği bağımsızlık sonucu ulaşılabilecek bir hissiyattır. Filmin bu noktada önerisi oldukça nettir: Bağımsızlık; sadece insandan, toplumdan değil maddeden de ‘bağımsızlık’ olabilmelidir. Burada akla ABD'li düşünür ve aktivist Henry David Thoreau gelir… İnsanın, vazgeçebildiği eşya oranında “zengin” olduğunu kaydeden Thoreau, hayatın özümsenmesi, bilinç ile ilgili şunları söyler: “Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için...”

Into the Wild’ta yapılan medeniyet eleştirisinin çok benzerine 1975 yapımı Dersu Uzala’da da rastlanır… Yaklaşık 7 ay önce Gaile dergisinde yayınlanan ve Japon yönetmen Akira Kurosowa’nın 1975 yılı yapımı Dersu Uzala isimli filmi üzerine yaptığım okumada da altını çizdiğim gibi doğa yaşamındaki insan; paradan, tüketim kültüründen, devlet denen erkten azade yaşar... Bu durumdaki insanın doğal ereği; hayatta kalmaktır. Uygar olmayan insan, olayları sebep-sonuç içerisinde değerlendirir. Uygarlıktan uzakta, insan, kendisini doğanın üzerinde hâkimiyet kuracak biri olarak değil; doğanın bir parçası olarak görür. Medeniyetten uzak yaşayan insanın hayatında hiyerarşi yoktur… Medeniyetten uzakta, bilinci olan veya olmayan tüm canlılar eşittir ve doğal yaşamın döngüsü içerisinde diğerinin yaşam hakkına saygı göstermek esastır. Doğa ortamındaki insanın esansını anlamak adına Gaile’deki yazımda da alıntısını yaptığım Jean Jacques Rousseau’nun Emile isimli kitabında vurguladığı noktayı bir kere daha anımsatmakta fayda vardır. Emile’de, insanın doğa ortamında iyi olduğunun altını çizen Rousseau, bu durumda insanın “kendine yeter” ve “mutlu” olduğunu kaydeder.

Doğa durumundaki insan ile özellikle bugünün “Yeni Dünya Düzeni” içerisinde yaşayan, rekabeti, tüketimi yaşamının merkezine koyan uygar insanın tutkularını, hedeflerini, hedefe ulaşmak için yürüdüğü yolu, kullandığı araçları ve bunların doğurduğu sonuçları okumak; uygar ve ilkel insanın ne olduğunu, ne olmadığını oldukça güzel açıklar.

Into the Wild’ın başkarakteri Christopher McCandless’in medeniyetten uzaktaki yaşamındaki gibi doğa durumundaki insanın tutkusu her şeyden önce yaşamda kalmaktır; barınmaktır, avlanmaktır, ısınmaktır… Uygarlıktan uzak insanın otla, böcekle, güneşle, timsahla, kırkayakla, elmayla, balıkla, suyla ilişkisi pozitiftir. Onların üzerine basıp bir yere ulaşmaz; rekabeti kendiyledir, doğa üzerinde hâkimiyet kurmaz, doğanın organik bir parçasına dönüşmüştür.

Uygar insan için ise herkes ile her yerde, her koşulda rekabet en önemli hedeftir. Uygar insan, kariyer denen zırvalık için, daha fazla para kazanmak için yetkinleşmiştir. Etik değerlerin bir önemi yoktur. Machiavellist bir anlayış ile hedefe ulaşmak için her yol mübahtır ve tüm etik değerler ayaklar altına alınabilir…

Tıpkı dünyanın birçok coğrafyasında, milyarlarca insan gibi, Kıbrıs’ın kuzeyinde de çoğu insan, sistem içerisinde olmadığı biri gibi ‘olmaya’ çalışıyor. Toplum bile olmayı başaramamış insan grubu içerisinde dillendirilmemiş anlaşmalar ile herkes kendine biçtiği bir rolü oynuyor ve yaşamımız Truman Burbank’inden farksızlaşıyor. Ada ise topyekûn histerimizi yansıttığımız bir tiyatro sahnesine dönüşüyor ve biz bunun adına “yaşam” diyoruz…

Her gün daha yeni bir telefon, daha lüks bir araba, daha büyük bir ev, daha fazla maaş derdi ile “iki kapılı bir handa” yürüdüğümüzü unutuyor ve bunu başkalarına da unutturuyoruz… Tüm bunlar ile çevrelenmişken, mutluluğun ve gerçek özgürlüğün tanımını yapan küçücük bir azınlık için ise Ada’nın kuzeyinde olduğu insan gibi kalabilmek, tarifi zor bir sızıya dönüşüyor… Sartre’ın söyledikleri ise akıldan bir an olsun çıkmıyor: “Gerçek deniz soğuk ve karadır, içinde hayvanlar kaynaşır, insanları aldatmak için yapılmış ince yeşil zarın altında sürüklenerek ilerler. Çevremdeki şu hava perileri, kendilerini bu aldanışa bırakmış, yalnız ince zarı görüyorlar; ben altını görüyorum…”

 

 

Bu yazı toplam 2671 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar