Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

Özür

A+A-

Geçtiğimiz Pazartesi akşamı RİK televizyonu bir ilke imza atarak Soulla Hacikiriakos’un 1964 çatışmalarıyla ilgili belgeselini gösterdi. Belgesel 1964 yılının Mart ayında Baf’ta yaşanan çatışmaları konu alıyor. Filmde yer alan ve tanıklıklarını paylaşan Kıbrıslı Rumların bir kısmı çatışmalarda bizzat yer alan kişilerdi. Anlatılarından pişmanlık duydukları anlaşılıyordu. En azından bazıları, olup-bitenin “hata” olduğunu ve hiç yaşanmaması gereken olaylar olduğunu söylüyordu. Belgeselin gösterilmesinden sonra Soulla Hacikiriakos’un yönettiği ve benim de katıldığım panelde yer alanlar arasında 1964 çatışmalarında ellerinde silah çarpışan kişiler de vardı. Konuşmalarından onların da pişmanlık duyduğu anlaşılıyordu. Katılımcılardan antropolog Yannis Papadakis, Kıbrıs Rum toplumunun 1963-64’ü hatırlamaktan kaçındığını, çünkü içten içe suçluluk duyduğunu ileri sürüyordu ve Kıbrıslı Türklerden özür dilenmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Toplumların birbirlerinden karşılıklı olarak özür dilemelerinin gerektiği üzerinde durarak tartışmamızı tamamladık. Ertesi gün milliyetçiler adeta ayaklandılar ve hem böyle bir belgeseli gösterdiği için RİK’i hem de böyle bir belgeseli hazırladığı için Soulla’yı topa tuttular. Saldırılardan elbette biz panelistler de payımızı aldık. Olsun. Programı eleştirenler kadar beğenenler de oldu. Hatta gelen tepkilerden beğenenlerin sayısının daha fazla olduğu anlaşılıyor. Kıbrıs Rum toplumu ilk defa devlet televizyonundan 1964 ile ilgili resmi anlatının dışında ve ondan farklı bir anlatıyı dinledi. Bu önemli bir gelişmedir. Bu olaydan birkaç gün sonra FEMA’nın düzenlediği bir etkinlikte bu kez Soulla Hacikiriakos’un başka bir belgeseli gösterildi. 1974 yılında işlenen toplu cinayetleri, cinayetlerden sağ kurtulanların ve katledilenlerin yakınlarının anlatılarıyla gözler önüne seren belgesel, katılımcıları adeta sarstı. Gönyeli Belediyesi’nde gerçekleşen etkinlikte yapılan tartışmalarda özür konusu yine ön plana çıktı. Tartışmaya katılanların büyük çoğunluğu toplumların karşılıklı olarak özür dilemesi gerektiğini söylüyorlardı. Belgeselde yer alan ve katliamlarda ailelerinin neredeyse bütün fertlerini kaybeden Petros Tsipouris ve Hüseyin Akansoy’un bilge duruşları insanın yüreğini yaksa da, aklını kullanmasına da yardımcı oluyordu. İkisi de intikam peşinde koşmanın anlamsızlığını vurguluyor ve “affedebilmekten” söz ediyorlardı. Bu yüce gönüllü insanların söylediklerine katılmamak elde değil. Fakat affedebilmek için faillerin bunu istemeleri gerekiyor. Yani, “hata” yaptıklarını kabul edip af ve özür dilemeleri gerekiyor. İşin zor yanı da burada başlıyor. Birinin “hata” yaptığını kabul etmesi için önce içinde bir “huzursuzluk” duyması gerekiyor. Haksızlık yaptığını, başkalarını mağdur ettiğini düşünmenin verdiği bir huzursuzluk… Bu huzursuzluk duygusu insanı yaptığı “hataya” dair kendisi ile yüzleşmeye sürükler. Yani, birinci aşama hatayı kabul etmekse, ikinci aşama yüzleşme aşamasıdır. Yüzleşmeyi sonuna kadar götürebilirsek, yapmış olduğumuz kabahatleri neden ve niçin yaptığımızı anlayabiliriz. Bu da bizi bilinçsel bir dönüşüme sürekler. Artık sadece yaptığı hataları kabul eden ve bundan pişmanlık duyan biri değil, aynı zamanda, zihniyet dönüşümüne uğramış, Yunancadaki deyişi ile Metania geçirmiş, yani “aklını değiştirmiş” kişi oluruz. Bunu da başardıktan sonra son aşamaya geliriz, özür dileme aşamasına…  Kabahat işlediğimiz kişi veya gruptan özür dilemek. Özür dilemek çok önemlidir. Bir bakıma öteki önünde diz çökmektir. Tıpkı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın Polonya’da yaptığı gibi… Böyle bir özür, geçmiş kabahatlerin kabul edildiği, bunlardan pişmanlık duyulduğu, bunlarla yüzleşildiği ve farklı bir zihniyet düzeyine geçildiğini gösterir. Bir de öyle “özürler” vardır ki, laf ola söylenmiştir ya da birileri bunu bize dayatmıştır. Biz de hemencecik “özür” dileyerek kendimizle hiç yüzleşmeden konuyu aslında kapatmışız, baştan savmışızdır. Gündelik yaşamımızda bunun örneklerine her gün rastlıyoruz.
Kısacası, Kıbrıs’ta bireylerin ve toplumların birbirlerinden özür dilemeleri bir yüzleşme süreci sonucunda gündeme gelmelidir. Aksi halde, yüzeysel bir edim olarak kalmaya mahkûmdur. Hatırlıyorum, Glafkos Kliridis cumhurbaşkanı seçildiği 1993 yılının 1 Ekim bağımsızlık günü kutlamalarında Kıbrıslı Türklerin 1960’lı yıllarda yaşadıkları acılardan ötürü Kıbrıslı Türklerden özür dilemişti. Öylesine söylenmiş bu cümle rüzgâra karışıp gitmişti. Kliridis’in “özrünü” ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar duymuştu.
Bitirirken bir noktanın altını çizelim. Ülkemizde milliyetçiler kabahatleri(ni) kabul etmeye yanaşmıyor ama inkârcılığın çaresi yüzeysel özür dileme değil, yüzleşmenin beraberinde getireceği özürdür.

Bu yazı toplam 6065 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar