1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Dur, Söz Anavatanlarındır!
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

Dur, Söz Anavatanlarındır!

A+A-

Birinci Mont Pelerin görüşmesi noktalandığında 13 Kasım 2016 tarihinde bu köşede yazdığım yazıda şöyle diyordum:

“Öyle anlaşılıyor ki, taraflar kozlarını masaya yatırdılar ve toprak, dönüşümlü başkanlık ve garantiler konularında kozlarını paylaşıp yakınlaştılar. Eğer kozlarını fazla “cimri” kullanmaz ve pazarlık pozisyonlarını çözümü engelleyecek noktaya kadar sürdürmezlerse, çok yakında anlaşma menziline girebilirler.”
Olmadı. İkinci Mont Pelerin görüşmelerinde taraflar kozlarını fazlasıyla “cimri” kullanmaya kalkıştı ve tökezlediler.

Kıbrıs Türk tarafı elindeki “toprak kozunu” “anavatanın hatırına” son ana kadar saklı tuttu ve toprak konusunda son sözün Türkiye’nin de hazır bulunacağı Beşli/Çoklu konferansta söyleneceğinde ısrar etti. Çünkü Türk tarafının kafasında başından beri şu vardı: Toprağı iki lider hallederse, Türkiye garantiler konusunda sıkıştırılabilir. Dolayısıyla, Mustafa Akıncı İkinci Mont Pelerin görüşmelerinde toprak dosyasını kapatmaktan kaçındı ve konuyu Beşli/Çoklu konferansa taşımakta diretti. Kıbrıs Rum tarafını rahatlatmak için toprağın görüşüleceği Beşli/Çoklu konferansta “esnek davranılacağı” konusunda mesajlar vermişse de, özü itibarıyla bunu garantiler konusunda Türkiye’nin almak istediğini alabilmesi için yaptığı aşikardır. Yani, son söz “anavatana” bırakıldı.

Kıbrıs Rum tarafına gelince. Elindeki koz dönüşümlü başkanlıktı ve bunu Beşli/Çoklu zirvede kullanmak istiyordu. Yani, Akıncı’nın toprak konusunda yaptığını, Anastasiadis dönüşümlü başkanlık konusunda yaptı. Onun da kafasında toprağı hallettikten sonra dönüşümlü başkanlığı garantiler konusunda Türk tarafına karşı koz olarak kullanmak vardı. Toprak haritasının son şeklinin Beşli/Çoklu konferansta ortaya çıkmasına itiraz etmesi Yunanistan’dan mı kendisinden mi kaynaklandığı veya birlikte saptadıkları bir taktiğin sonucu mu, tam olarak bilinmiyor. Bilinen şudur ki, Yunan hükümeti, özellikle de Yunanistan dışişleri bakanı Kotsias, garantiler ve güvenlik konusunun görüşüleceği masada toprağın da konuşulmasına şiddetle karşı çıktı. Kotsias, bununla da yetinmeyip, garantiler konusunun görüşüleceği toplantıya katılmak için bu konunun Türkiye ile Yunanistan arasında önceden karara bağlanmasını, üstelik garantilerin ortadan kalkması yönünde karara bağlanması talebini gündeme getirdi.

Birinci Mont Pelerin’ın ardından yazdığım yazıda Kotsias faktörüne dikkat çekmiştim ve “güvenilir kaynaklar, Yunan dışişleri bakanı Kotsias’ın garantiler/güvenlik başlığında zorluk çıkardığını söylüyorlar. Bu durumda, Çipras hükümeti ve Siriza içinde bazı sorunlar yaşanabilir” demiştim.

Öyle de oldu. Kotsias’ın “ben toprak görüşmem, garantileri de sadece onları ortadan kaldırmak için görüşürüm” yönündeki söylemi sürecin hepten sekteye uğramasına yol açtı. Açıkçası, Anastasiadis’in tutumu, “anavatan Yunanistan’a” ağırlığından daha fazla söz söyleme imkanı sağladı ve öyle anlaşılıyor ki şimdi bunun bedelini ödüyor. 1974’ten sonra Yunanistan-Kıbrıs Rum ilişkilerinde gündeme gelen “Lefkoşa karar verir, Atina destekler” doktrini bir anda havaya uçtu ve Kotsias Lefkoşa’ya adeta dayatmada bulunmaya kalkıştı. 21 Kasım günü email ile gönderdiği  ve sabah 5.45 ile 8.30 arasında internette dolaşan, sonra da “geçersizdir” denilerek kaldırılan non paperde Kotsias, Yunanistan’ın toprağın veya dört başlığı ilgilendiren herhangi başka bir konunun konuşulacağı bir toplantıya asla katılmayacağı, sadece garantiler ve güvenlik konularının görüşüleceği toplantıya katılacağını, bunun için de Türk ve Yunan hükümetlerinin önceden anlaşması gerektiğini ileri sürdü. Kotsias, Yunanistan’ın garantiler konusunda tavrının net olduğunu da iddia etti ve Türkiye’nin bugüne kadar garantiler konusunda elini açmadığından, ayrıca, Çavuşoğlu’nun Antalya davetini iptal etmesinden yakındı.

Geçtiğimiz gün Selanik’te yaptığı bir konuşmada kendisine yöneltilen eleştirileri yanıtlarken söyledikleri ise durumun bütün vahametini gözler önüne serdi. Kotsias, Zürih Antlaşmasıyla Karamanlis’in yaptığı “hatayı” yapmayacağını, bunun da “milliyetçilik değil yurtseverlik olduğunu” haykırdı durdu. Kotsias’ın “yurtseverlikten” milli egemenlik, milli bağımsızlık, Batı karşıtlığı ve popülizm karışımı bir hamaseti anladığını bilenler biliyor.
Yunan solu zaten yakın Kıbrıs Sorunu tarihinde hiç bir doğru tavır almadı. Tıpkı Türk solu gibi “Anti-emperyalizm” adına milliyetçi politikaları savuna geldi ve bunun adına “yurtseverlik” dedi.

Kısacası, çözüm süreci zor bir kulvara girdi. Kıbrıslı liderlerin taktiksel manevraları “anavatanlara” son sözü söyleme fırsatını yarattı ve Kıbrıslıların kaderini bir kez daha Türkiye ile Yunanistan’ın belirleyeceği bir ortama girildi.

Buradan mutlaka çıkılmalıdır. Bunun için Kıbrıslı liderler bir an önce hareket geçmelidirler. Önlerinde üç yolun olduğunu düşünüyorum: 1) Kozlara bağlı pazarlık pozisyonlarının çözümün önünü tıkamadığı sürece “meşru” olabileceğini, çözümü engelledikleri anda bunların katılaşıp uzlaşmazlık anlamına geldiği gerçeğinden hareketle, toprak ve dönüşümlü başkanlık kozlarını kendi aralarında paylaşıp bu konularda son noktayı koyabilirler. Bunu yaparlarsa Yunanistan ile Türkiye’ye ister istemez garantileri konuşmak düşer. 2) Üçüncü Mont Pelerin toplantısı hazırlanır ve o toplantıda Kıbrıslı taraflar kendi kozlarını paylaşırken, Türkiye ile Yunanistan da kendi aralarında paralel olarak müzakere ederler. Eğer bu müzakerelerde anlaşma sağlanırsa, Beşli/Çoklu konferansa geçilir. 3) Doğrudan Beşli/Çoklu konferansa gidilir. 

Birinci seçeneğin Akıncı’yı, üçüncü seçeneğin de Anastasiadis’i zorlayacağı ortadadır. Fakat ikinci seçenek belki bir uzlaşma formülü olabilir.

Bu yazı toplam 4724 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar