1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. “Ben Makarios’um, Ölmedim Yaşıyorum...”
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

“Ben Makarios’um, Ölmedim Yaşıyorum...”

A+A-

 

Oikios Polemos (iç savaş) ile Polemos (savaş) arasında ayırım yapan Platon, savaşı dışa karşı, iç savaşı da “aile içi” savaş olarak tanımlar. Menexenus adlı eserinde Atina’yı bölen iç savaşa dair şöyle der: “Bizim evimizde cereyan eden savaşımız öyle bir savaştı ki, eğer kader insanlığı çatışmaya mahkum etmiş olsaydı, hiç kimse şehrinin bundan daha farklı acı çekmesini istemeyecekti. Pire’den gelenlerle Şehirden (Atina’dan) gelenler neşe ve yakınlık içinde birbirlerine girdiler.”  

Aile (Oikos) hem çatışmanın hem de uzlaşmanın nedenidir Eski Yunan’da. Platon, “Atinalılar öldürücü bir savaşa kapıldılar ve bunu adeta aile olarak yeniden bir araya gelmek için yaptılar” der. Republic adlı eserinde ise “Helenler, birbirleriyle uzlaşmaya mahkummuş gibi savaşıyorlar” diyecekti.

Ne var ki, Kıbrıslı Rumlar arasında başlayan iç savaş, uzlaşmayla noktalanmadığı gibi, giderek daha da yoğunlaşacak ve tam bir trajediyle sonuçlanacaktı.

Gerilimin tohumları Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğu zaman atılmıştı. Enosis için mücadele eden Kıbrıslı Rumlar, Enosisi yasaklayan bağımsız devlet gerçeği ile karşı karşıya gelince, tam bir bilinç yarılması yaşamışlardı. Bir yanda uzun yıllardan beri hayallerini süsleyen Enosis, diğer yanda da hiç kimsenin benimsemediği bağımsız devlet...

Bu yarılma, kısa süre içinde Makarios-Grivas kavgasına ve oradan da “Makariosçular” “Grivasçılar” bölünmesine yol açacaktı.

1970’li yılların başında Grivas EOKA B adlı yasadışı örgütü kurunca, kavga doruğa tırmanacaktı. Grivas, silahlı eylemlerini canlı hedeflere de yönlendirerek Makariosçu Kıbrıslı Rumların canına kıyıyordu. Bir ara, Limasol’u işgal ederek bu güzide liman şehrini “kurtarılmış bölge” ilan etmeyi bile düşünmüştü. İlginçtir, taraftarlarına verdiği talimatlarda Kıbrıslı Türklere zarar verilmemesini istiyordu. Belli ki, Türkiye’yi tahrik etmekten çekiniyordu.

Bir dizi cinayetten sonra, Makarios nihayet EOKA B’yi yasa dışı ilan etmeye karar verdi ve örgüt üyeleri tutuklanmaya başladı. Doğrusu, aşikar biçimde silahlı eylem yapan bir örgütün yasa dışı ilan edilmesi için epeyce geç kalınmıştı.

Yaşlı General 24 Ocak 1974 tarihinde kalbine yenik düşüp sığındığı sığınakta hayata veda ettiğinde Makarios hükümeti üç gün yas ilan etti. Temsilciler Meclisi, EDEK’in karşı oy kullandığı, AKEL’in ise çekimser kaldığı bir oylamayla Grivas’ı “yurdun değerli evladı” ilan etti.

Siyasetçiler, bazı antropologların “Makyavelist Deha” dedikleri seçici bellekle, Grivas’ın 1955-59 döneminde EOKA’nın “efsane komutanı” olduğunu hatırlıyor ama aynı Grivas’ın yasa dışı EOKA B’nin başında olduğunu unutuyorlardı.

Makarios bir adım daha ileri giderek, tutuklu bulunan veya aranan EOKA B üyelerini affettiğini açıklıyordu. Bu tavrının iç savaşı noktalayıp uzlaşma ve barış getireceğini düşünüyordu. Oysa aynı tarihlerde EOKA B, Yunan Cunta Şefi Dimtris İonnidis ile Makarios’a karşı darbe hazırlığı için işbirliği protokolü imzalamaya hazırlanıyordu.

Kıbrıs’ta görev yapan Yunanlı subay Albay Georkitsis, 15 Temmuz 1974 sabahı saat tam 8.17’de Yunan Genelkurmay Başkanlığına Kıbrıs tarihinin akışını değiştirecek üç kelimeden oluşan mesajını geçti: “Aleksandros Hastaneye Kaldırıldı”.

Bu, “Kıbrıs’ta darbe başlamıştır” anlamına geliyordu. Gerçekten de o dakikalarda tanklar Makarios’un sarayına doğru yürüyordu.

Cunta ve EOKA B kısa sürede yönetime el koydu. Nikos Samson “Cumhurbaşkanı” ilan edildi ve Solcularla Makariosçuların tutuklanmasına geçildi. Cübbesini çıkarıp cumhurbaşkanlığı sarayının kuzey kapısından koşarak anayola çıkan ve bir araba çeviren Makarios, darbeden sağ kurtulmayı başardı. Yanında üç muhafızı ile birlikte Cikko Manastırına, oradan da Baf’a gitti. Sonra da İngiliz üslerinden yardım isteyerek yurt dışına kaçtı.

Bu tarihsel olaylar yaşanırken, yani 15 Temmuz 1974 sabahı, ben her zamanki gibi yaz tatilimi geçirmek üzere çiftlikteydim. O gün saman öğütmek gibi ağır işler olduğundan, büyükler sürüyü benim araziye çıkarmamı istediler. Onlar zahmetli işleri yapmak için çiftlikte kalacaklardı. Sabahın erken saatlerinde sürüyü alıp ovaya açıldım. Yanımdan ayırmadığım radyomu dinliyor ve araziye yayılan hayvanlara göz kulak oluyordum ki, birdenbire programın akışı kesildi ve radyodan önemli olduğunu hissettiğim bir açıklama yapıldı. Öğrendiğim bir kaç kelime Rumca işime yaramıştı. Duyduklarımı az çok anlıyordum. Emin olmak için hemen Bayrak Radyosunu buldum ve kulağımı radyoya dayadım. Tamam, doğruydu! “Makarios ölmüştü...”

Heyecanla çiftliğe koştum. Ortağımız ve aile dostumuz Lukas, yaramaz şakalarımdan birini yaptığımı düşünerek öfkeyle mırıldanmaya başladı. Fakat bu sefer şaka filan yapmıyordum. Radyo’yu kendisi de dinledi ve tam bir şok geçirdi. Babam telaşla derhal köye döndü. Geride kalanlar çiftlik evinde toplandılar. Lukas, başını iki eli arasına alarak “adayı mahvettiler”, “Türkleri adaya getirecekler” diyerek üzüntüden adeta inliyordu. Bir süre sonra, sessizliğin doldurduğu küçük odada Makarios’un sesi duyuldu: “Kıbrıs Rum halkı, kimin konuştuğunu biliyorsun... Ben Makarios’um. Senin seçtiğin liderinim... Atina Cuntasının ve buradaki temsilcilerinin istediği gibi ölü değilim. Yaşıyorum...”

Evet, Makarios yaşıyordu ve Hür Baf Radyosundan Kıbrıs Rum halkına bu sözlerle sesleniyordu...

Fakat Kıbrıs kısa bir süre sonra çanak gibi ikiye bölünecekti...

 

Bu yazı toplam 3204 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar