1. YAZARLAR

  2. Niyazi Kızılyürek

  3. Ahlı Topraklar Yüzünden Barıştan Olmayalım
Niyazi Kızılyürek

Niyazi Kızılyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

Ahlı Topraklar Yüzünden Barıştan Olmayalım

A+A-

Annemden o mektubu aldığımda Lefkoşa’da öğrenci yurdunda kalıyordum. 1974’ün sonunda yılbaşında beni “yeni evimize” bekliyordu. Adres “Akçay, B47”…

Akçay diye bir yer olduğunu hayatımda ilk defa duyuyordum. Bizimkiler şimdi oradaydı. Ailem, bitmeyen savaş ülkesinde önce Bodamya’dan Luricina’ya, şimdi de Luricina’dan Akçay’a taşınmıştı. Sağa sola sorarak Akçay’ın ne tarafa düştüğünü öğrendim. Sonra da oraya nasıl gideceğimi…

Lefkoşa’dan otobüsle Omorfo istikametine gidecek, Omorfo’ya varmadan önce son köyde otobüsten inecektim. Orası Akçay’dı. Yani, Argaca...

Omorfo adını ilk defa işitmiştim. Bildiğim biraz Rumca sayesinde bu sözcüğün “güzel” anlamına geldiğini anladım. Nitekim savaşın yarattığı Kuzey Kıbrıs coğrafyasını mekân düzenlemesine tabi tutarak Türkleştirmek isteyen rejim oranın adını “Güzelyurt” olarak değiştirmişti.

Aslında mekânları yeniden isimlendirmek ilk defa yapılmıyordu. “Ya Taksim Ya Ölüm” parolasıyla adayı bölmek için başlatılan milliyetçi seferberlik döneminde (1958) pek çok yerin adı değiştirilmişti. Fakat bu toponomi politikası öncekilerinden farklıydı. 1958’de başlatılan Türkçe isim kampanyası, adanın Helen olduğunu ve Yunanistan’a bağlanması gerektiğini ileri süren Helen milliyetçiliğine bir tepki olarak başlatılmıştı ve adada Kıbrıslı Türklerin varlığına dikkat çekmeyi amaçlıyordu. Yani, bir tür tepkisel-milliyetçi bir kalkışmaydı. Oysa şimdi yer adları silah zoruyla açılan mekânı “vatanlaştırmak” ve Kıbrıslı Rumların izlerini silmek için değiştiriliyordu.

Önceleri komutanların ağzından çıkan sözcükler mekânların yeni adları olurken, daha sonra bu işi disiplin içinde çalışan komiteler devralmıştı. Kuzey Kıbrıs coğrafyasını “vatanlaştırma” yer adlarını değiştirmekle sınırlı değildi. Türk milliyetçiliğinin sembolleri dağa taşa yerleştiriliyordu. Her tarafta Türk bayrakları, her tarafta Atatürk heykelleri…

Açıkçası bir “ülke” (territory) inşa ediliyordu ve territory kavramının etimolojik kökünü oluşturan Territorium kavramının ima ettiği gibi, “içine girilmesi izne tabi olan bölge” yaratılıyordu. Coğrafya üzerinde yapılan bu mühendislikle ülkenin “sahibi” ile “yabancı” birbirinden ayırılıyordu ve Kıbrıslı Türkler mekânların “sahibi”, Kıbrıslı Rumlar ise “yabancı” kılınıyordu. Yani gerçek eğreti ile yer değiştiriyordu.

Yılbaşına doğru beni Akçay’a götürecek olan otobüse bindim. Hava yağmurluydu. Gökyüzü kül rengine boyanmıştı. Bulutların arasından sızan ince güneş ışınları yüzümü ısıtıyordu. Adanın batısına doğru ilerliyorduk. Hiç bilmediğim diyarlardan geçiyor, çeşitli köyleri geride bırakıp Omorfo’ya doğru yol alıyorduk. Giderek doğanın manzarasının değiştiğini fark ediyordum. Mesarya ovasının düz arazisi sona eriyor, küçük tepelerle çevrili farklı bir manzara ortaya çıkıyordu. Geçtiğimiz Rum köylerinde yeni yapılmış betonarme binalar oldukça dikkat çekiciydi. Rumlar zengindi. Bizden çok daha zengin… Son küçük yokuşu da geride bıraktığımızda önümüze birden bire yemyeşil bir “deniz” çıktı. Kilometrelerce uzanan narenciye ağaçlarının yoğun yeşilinden adeta sersemledim. Burası Omorfo ovasıydı. Portakal, greyfurt ve mandarin ağaçlarıyla kaplı ova gözlerimi büyülemişti.

Yol üstünde duran otobüsten indiğimde hava hafif hafif kararmaya başlamıştı. Şoför, “burası Akçay, dümdüz yürüyerek köy meydanına gidebilirsin” dedi. Ağır adımlarla köye doğru yürümeye başladım. Yolun solunda ve sağında gösterişli binalar vardı. Sonradan çok çirkin bulacağım bu evler gözüme oldukça güzel görünüyordu. Bazıları iki katlıydı ve Luricina’nın göçmen evlerinden gelen birisi için şatoyu andırıyordu. Tek katlı olanlar daha az görkemli sayılmazdı. Zengin bir yere geldiğim hemen belli olmuştu.

Köy meydanına ulaştığımda tanıdık simalarla karşılaştım. Bunlar mangalların etrafında toplanmış köylülerimdi. Kısa bir süre önce mevzilerde toplanan bu insanlar şimdi sırtlarında ganimet paltolarla mangalların başında küçük kümeler halinde toplanmışlar, ganimet içkilerini yudumluyorlardı. Annemlerin “evini” sordum. Birkaç dakika sonra üzerinde “B 47” yazan kapının önündeydim. Kapıyı çaldım. Annem açtı ve “yeni evimize hoş geldin oğlum” dedi. “Yeni evimiz mi?” Dört beş odalı betonarme binanın duvarlarında hala Kıbrıslı Rumların fotoğrafları asılıydı. Tuhaf bir duyguya kapıldım. Kendimi yabancı hissettiğim bu yer şimdi bizim evimizdi...

Akrabalarımı sordum. Kimin nereye taşındığını merak ediyordum. Annem, “git filanın evini gör be Niyaz, çok güzeldir” dedi. “Filancanın evi de çok güzeldir onu da gör…” Merakım iyice arttı. Süratle tamamladığım aile ziyaretlerinde herkesin güzel evlerde oturduğunu gördüm. Ev dağıtımı tombala torbasıyla yapılmıştı. Önce evler numaralanmış, sonra da herkes torbadan çektiği numaraya göre gidip bir eve yerleşmiş. Bazı evler tombala torbasına girmemiş, onlar önceden sahiplerini bulmuştu...

Ertesi gün köy kahvesine çıktığımda herkes “kimin ne aldığını” konuşuyordu. Sonu gelmez tartışmalar hep ganimet etrafında dönüyordu. Kooperatifi kim boşaltmıştı, yağları kim satmıştı, traktörleri kimler almıştı… Bu tartışmaları yapanlar daha düne kadar Luricina’nın tepelerinde nöbet tutan yoksul mücahitlerdi. Kısa süre içinde nasıl da başkalaşmışlardı… Kıskançlık, çekememezlik, birbirine laf atmalar ve dedikodudan geçilmiyordu.

Herkesin sırtında Rumlardan kalma bir ceket veya palto vardı. Eğreti kıyafetler içinde eğreti yaşamımıza büyük bir coşkuyla başladık. Güzelim portakal bahçeleri de parsellenerek köylülere dağıtılmıştı. Köylüler “senig neying vardı da bu gadar mal aldıg be” diyerek birbirlerine takılıyorlardı. Herkesin ayağında çizmeler, portakal bahçelerinde gezinip duruyorlardı. Durmadan “bahçelerini” kontrol etmeye gidiyorlardı. Hudutları belirsiz bahçelerde zaman zaman “sınır ihlali” yüzünden gerilim yaşanıyordu. Kimse tarlasının nerede başlayıp nerede bittiğini tam olarak kestiremiyordu. Sohbetlerde en çok dikkatimi çeken, daha çok Kıbrıslı Rumlara gıpta edercesine ama biraz da intikam duygusuyla söylenen ve durmadan tekrarlanan cümlelerdi: “Deli Urum, durmadı aklıynan...” Ya da “Urumun aklı olsaydı, bunlar başına gelir miydi?”

Kıbrıslı Rumların “akıllı” olup olmadıkları bir yana, bizim bulduğumuz ganimet karşısında aklımızı yitirdiğimiz kesindi…

Önemli Not: Bu hikayeyi şunun için anlattım: Kıbrıs Sorununa çözüm bulmak amacıyla yoğunlaştırılan müzakerelerde epeyce yol alınmış olduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki aylarda farklı başlıklarda var olan görüş ayrılıklarını gidermek için yoğun biçimde çalışılacak. Fakat kanaatim odur ki, Toprak ve Mülkiyet konularında yaşanacak olası bir tıkanma bu müzakerelerin de başarısız olmasına yol açacak...
Ahlı Topraklar Yüzünden Barıştan Olmayalım...

Bu yazı toplam 13515 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar