1. YAZARLAR

  2. Cenk Mutluyakalı

  3. Kendi sınırlarımız içine hapsolmak
Cenk Mutluyakalı

Cenk Mutluyakalı

Kendi sınırlarımız içine hapsolmak

A+A-

Kendi sınırlarımızın dışında anlamsız bir ülkeyiz maalesef...
Ya da sınırlarımız içinde hapsolmuş.

Tam bir "plato" gibi!
Yüksekte duran ama etrafı uçurumlarla çevrili, dış dünyaya kapalı bir düzlük...

Örneğin "Başbakan" diyoruz!
"İçişleri Bakanı..."
"Dışişleri Bakanı..."

Bu sınırlar içinde hepsinin bir karşılığı var elbet. Peki, ötesinde nerede var kıymeti?

Şimdilerde "yurttaşlık" konuşuluyor yine...
Dünyanın hangi ülkesinde geçerli kktc kimliği, pasaportu ya da o yurttaşlık dedikleri?

Tapusu öyle...
Ehliyeti öyle...
Mührü öyle...

Geçenlerde bir arkadaşımla sabaha kadar tartıştım; bizim buradaki diplomaların, özellikle de akademik unvanların dünyanın başka ülkelerinde bir geçerliliği var mı? Denklik alınsa, içeriği tanınsa bile... Sanırım çok azı.

"Var ama yok" gibi bir hayat bu...

Elbette sınırlarımız dahilinde her şeyin bir karşılığı var... Ya alın teri var, ya yalan... Ya emek var ya talan... 

***
Yeni bir seçim yaptık ve yüzde 63 gibi güçlü bir irade ortaya çıktı. Kıbrıslı Türkler yeni bir lider seçti. Üstelik dünya bu lideri tanıyor... Ama görüyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki iktidar halen bu iradeyi yeterince umursamıyor.

Kıbrıs çözümüne dair tanımladıkları yol, bizi kendi sınırlarımız içine hapsediyor. Üstelik bu yaklaşım son seçimde toplumdan karşılık bulmadı. Böylesi bir seçim hiç olmamış gibi sözleri, tavırları, düşünceleri...

Tufan hocamızla Cevdet Yılmaz'ın görüşmesini ve açıklamaları birkaç kez okudum... Nezaketle konuşuyorlar ama aynı dili konuşmuyorlar.

Tufan Hoca, Türkiye ile bir gerilim ortamı yaratmamak adına kavramlarını son derece seçici kullanıyor. Bunun karşısındaki dil ise buyurgan, "dediğim dedik" türünden... Bir tarafın "özneleşme" çabası ve hassas kavramları, diğer tarafın stratejik ve buyurgan diliyle çarpışıyor aslında.

***
Ne zor bir durum!
Çünkü Kıbrıslı Rum liderliğinin yaklaşımı da aynı...
Üstenci bir dil, bir tepeden bakma hali...
İki tarafın bu tutumu birbirini besliyor.

Yani Türkiye’nin dili, Kıbrıslı Rum liderliğine bakarak daha da sertleşiyor. Kıbrıslı Rum liderliği de Türkiye’ye bakarak kendi pozisyonunu belirliyor.
Bu şartlarda, "müzakere masası ne kadar geç kurulursa o kadar iyi" mantığıyla hareket ediliyor maalesef.

Çünkü o masa bir kurulsa; herkesin başka bir telden çaldığı o "Babil Kulesi" karmaşası iyice gün yüzüne çıkacak.

***
Adanın bu yarısında kayboluyoruz biz...

Türkiye'nin "iki ayrı devlet" diye ısrar ettiği çizgi, burayı Türkiye yapıyor... Hatta Türkiye bile yapmıyor; bir "alt yönetim" olarak hayatlarımızı askıda tutuyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti ise öylece duruyor yerinde... Avrupa Birliği üyesi, bir dünya devleti olarak... Avrupalı liderlerin barikatları gezdiği, mazgal deliklerinden kuzeyi izlediği o tablo, moralimizi iyice bozuyor.

Gel be kuzeye!
Burada da yurttaşların var.
Gel, gör, konuş!

O kum torbalarının, o varillerin, o dikenli tellerin olduğu yerde bitiyor "kktc"nin sınırları... Dünyayla bağımız bitiyor.

Yine de bir hayat var adanın kuzeyinde...

Kıbrıs’ı dönüştürmenin yolu, duvardaki delikten bakmak değil; o duvarı inşa eden dili ve zihniyeti kökten değiştirmektir aslında.

***
"Eşitlik" ya da "egemenlik" gibi kavramlar birer ayrılık ifadesine dönüşürken, adayı bölen semboller üzerine adeta bir müze kuruluyor. Bizler de o müzenin içindeki "müzelik" eşyalar gibiyiz.

Hayat, sınırlara hapsoluyor. Dört yanımız bölünmüşlükten ve çözümsüzlükten besleniyor. O barikatların ve kum torbalarının arasında sıkışıp kalan, dünyadan uzak edilen tek topluluk Kıbrıslı Türkler yine de... Bu yalnızlık bizim...

 

Bu yazı toplam 672 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar